12 Eylül rejiminin etkileri sürüyor..

#1
12 Eylül faşizmi, burjuva parlamentarizmine son vererek Meclisi kapatmakla kalmamış, işçilerin dayanışma örgütlerinden, sendikalardan ve siyasal partilerden hayvansever derneklerine varıncaya kadar neredeyse tüm örgütlerin kapısına kilit vurmuştu. Se...ndikaların işçilerin alınteri anlamına gelen tüm mal varlıklarına el konulmuş ve çalışanlarından yöneticilerine dek tüm sendika aktivistleri yıllar boyunca hapishanelere tıkılarak, yüzlerce yıllık cezalarla yargılanmışlardı. Her türlü örgütlenmenin yanı sıra, her türlü gösteri, en başta da işçi eylemleri ve grevler yasaklanmıştı. İlerleyen yıllar içerisinde, işçileri doğrudan ilgilendiren, çalışma yasaları, grev-toplu sözleşme yasaları, dernekler kanunu vb. gibi yasalarda yapılan faşist düzenlemeler aracılığıyla, işçi sınıfının sendikal, siyasal ve sosyal hakları büyük ölçüde yok edilmiş, kalanlar ise kuşa çevrilmişti. Böylelikle daha 12 Eylül darbesini takip eden ilk günden itibaren işçiler, örgütsüzlüğe, bilinçsizliğe, kölece çalışmaya ve sefalet ücretlerine mahkûm edilmişlerdi. Burjuvazinin arzu ettiği yapısal dönüşümleri hayata geçiren faşizm, işçiler açısından tam bir cehennem demekti. Öyle ki, 1978 yılındaki gerçek asgari ücret 100 kabul edilirse, bu rakam darbeyi takiben 1980’de 52’ye inmişti! 1990’ların ortalarına kadar bu endeks 60’ların altında kalmaya devam etti ve bugün bile 100’ün altındadır! Bir başka deyişle, işçilerin yaşam standartları en azından yarı yarıya düşmüş durumdaydı. Ama aynı yıllarda, işçilerin ne derece sömürüldüğünün önemli göstergelerinden biri olan “emek verimliliği”nde büyük bir patlama yaşanıyordu: 1970-79 döneminde işgücü verimliliğindeki artış imalat sanayinde %3.4 iken, 1980-89 döneminde %7.3 ve 1990-96 döneminde ise %10.5 olmuştu. Yani emeğin sömürüsü katmerlenerek artmıştı! Bu çalışma koşulları, Türk burjuvazisi için dikensiz gül bahçesi anlamına geliyordu. İşçi hareketinden gelebilecek tüm engellemeleri bu hareketi acımasızca ve kanla ezerek bertaraf eden sermaye sınıfı, kapitalist dünya sistemiyle daha derinden entegre olarak, emperyalist hiyerarşide daha üst basamaklara tırmanıyordu. İşçi hareketinin bu denli geriye savrulması hiç kuşkusuz yalnızca sendikalar üzerindeki baskı ve yasaklamalara dayanmıyordu. Nitekim 12 Eylül faşizminin çözülüş süreciyle birlikte sendikalar tekrar faaliyete geçse de, sendikal hareket 1980’den bu yana devam eden büyük bir kriz içerisinde can çekişmektedir. Bu krizin en temel nedeni, işçi hareketine doğru bir yol gösterebilecek devrimci siyasal bir önderliğin bulunmayışıdır. Bunun bilincinde olan burjuva iktidarlar, böylesi bir devrimci önderliğin oluşturulmasını engellemek ya da en azından geciktirmek amacıyla, sosyalist hareketin üzerinden sopayı hiç eksik etmemişlerdir. Yalnızca 12 Eylül rejiminin en azgın faşist baskılarının yaşandığı yıllarda, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmış, 7 bin kişi için idam cezası istenmiş, 50 kişi idam edilmiş, 171 kişinin işkencede öldürüldüğü belgelenmişti. Belgelenenler dışında, işkencelerde, hapishanelerde, sokakta ve ev baskınlarında 541 kişi katledilmiş ve bu katliamlar bir biçimde kitabına uydurulmuştu. Bu dönem boyunca 71 bin kişi, komünizm propagandası yapmak ve örgüt üyeliği suçlarından yargılanarak yıllar boyunca zindanlarda tutuldular. Kapatılan 24 bin derneğin yanı sıra, her türlü sosyalist içerikli yayın, dergi ve kitabın da yasaklanmasıyla, sosyalist hareket ve genel olarak devrimci hareket ölümcül bir ezme operasyonuna tâbi tutuldu. Böylelikle işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi muazzam bir tahribata uğratıldı. Bu yenilginin ardından sosyalist hareket bugün dahi belini doğrultabilmiş değildir. Ama geçmişle karşılaştırıldığında son derece zayıf olmasına rağmen, bugün bile burjuva iktidarlar, sosyalist hareket ve özellikle de onun devrimci kanadı üzerindeki baskı ve yasak cenderesini gevşetmekten korkmaktadırlar. 12 Eylül faşizminin temel nedeni, 1960’lardan itibaren gelişen ve özellikle 1970’lerin ikinci yarısında giderek devrimci bir çizgiye kaymaya başlayan işçi hareketindeki yükselişin önüne geçerek burjuva rejimi güvence altına almaktı. Böylelikle bir yandan da Türkiye’deki burjuva rejimin yapısal bunalımlarına çözüm olarak acı reçetelerin (burjuvalar buna yapısal dönüşüm programı diyorlar) uygulanmasının önündeki engeller kaldırılmış olacaktı. Öte yandan, faşist darbenin önemli motivasyonlarından birini de 70’li yılların sonlarında yükselen Kürt ulusal kurtuluş hareketinin yarattığı tehdidin bertaraf edilmesi oluşturuyordu. Keza yukarıda kısa bir özetini verdiğimiz baskıların en ağır, en insanlık dışı, en sistematik ve en uzun ömürlü biçimleri Kürt devrimcileri üzerinde uygulandı ve bugün dozajı azalsa bile neredeyse bütün Kürt emekçilerine yaygınlaştırılarak uygulanmaya devam ediyor. Kürt coğrafyası, 12 Eylül öncesinden başlayan ve günümüze kadar uzanan bir olağanüstü hali yaşıyor. 12 Eylül faşizminin pekiştirdiği askeri vesayet sisteminin etkilerinin bugüne dek taşınmasının burjuva kamuoyundaki en temel meşruiyet gerekçesini de bu haksız savaş oluşturuyor. Bu savaştan çıkarı olanların başında ise, savaşın sona ermesinin, askeri bürokrasinin yetki ve ayrıcalıklarını ve iktidardaki özgün konumunu tehdit etmesinden korkan statükocu burjuva kesimler gelmektedir. Gerek işçi sınıfının, gerek sosyalist hareketin gerekse de Kürt halkının durumu açısından baktığımızda, 12 Eylül rejiminin açtığı son derece ağır yaralar halen kapanmamıştır: “Faşizmin işçi sınıfının örgütlü güçleri açısından yarattığı tahribatın izleri hâlâ silinmedi. Türkiye işçi sınıfı, örgütlerini dağıtıp parçalayan, nice canları içinden çekip alan, darağaçlarında sallandıran, işkencelerde katleden, sakat bırakan faşist bir diktatörlük döneminin hesabını soramadan bugünlere geldi. İşçi hareketi ve devrimci mücadele, bugün hâlâ yenilgi psikolojisinden sıyrılıp kendine olan güvenini kazanamadı.” (Elif Çağlı, 12 Eylül Faşizminin Hesabı Sorulmalı, MT, no:6) 12 Eylül rejiminin topluma giydirdiği deli gömleği, kimi yerlerinden sökülmüş durumda olsa bile, halen toplumun emekçi ve ezilen kesimlerinin elini kolunu bağlar durumdadır. Bu rejimin yerleştirdiği ya da yeniden şekillendirdiği tüm kurumlar bugün bir biçimde hâlâ ayaktadırlar. Kırk yerinden delinmiş olsa bile, işçi-emekçilerin ve başta Kürtler olmak üzere tüm azınlıkların demokratik haklarına düşmanca özünü kaybetmemiş olan 12 Eylül Anayasası yürürlüktedir. MGK’nın belirleyici rolü, asker-polis devleti uygulamaları ve öğrenci gençliği ve ilerici akademisyenleri cendere altında tutma aracı olan YÖK ayaktadır. Ve belki de hepsinden önce, yürüttüğü haksız savaşla kendisini meşrulaştırmak isteyen askeri vesayet sistemi halen egemenliğini bir şekilde sürdürmektedir. Çok rahatlıkla söylenebilir ki; bugün, geçmişle karşılaştırıldığında, milyonlarca işçi-emekçi en düşük ücretlerle en ağır koşullarda gerçek ve kapsamlı bir sosyal güvence olmaksızın her türlü aşağılanmaya katlanarak çalışmak zorunda kalıyorsa; gençliğin geniş kesimleri için yaşamın kendisi ve gelecek kavramı hiçbir anlam ifade etmez hale gelmişse, bunun en temel nedenlerinden biri, kapitalist sömürüyü ve toplumsal çürümeyi katmerleştiren 12 Eylül faşizminin etkilerinin halen sürüyor olmasıdır. Yaşam standartlarından memnun olmayan her işçinin, kapitalizmin sunduğu çıkışsızlıktan bunalan ve geleceğe dair umutları birer birer sönen her gencin dönüp ilk bakması gereken noktalardan biri budur.


Alıntı...
 
#2
Darbenin bilançosu

İstanbul Haber Servisi - TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.

650 bin kişi gözaltına alındı.

1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

7 bin kişi için idam cezası istendi.

517 kişiye idam cezası verildi.

Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).

İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.

71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

98 bin 404 kişi ''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı.

388 bin kişiye pasaport verilmedi.

30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı.

14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

30 bin kişi ''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına gitti.

300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

171 kişinin ''işkenceden öldüğü'' belgelendi.

937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

31 gazeteci cezaevine girdi.

300 gazeteci saldırıya uğradı.

3 gazeteci silahla öldürüldü.

Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

39 ton gazete ve dergi imha edildi.

Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

14 kişi açlık grevinde öldü.

16 kişi ''kaçarken'' vuruldu.

95 kişi ''çatışmada'' öldü.

73 kişiye ''doğal ölüm raporu'' verildi.

43 kişinin ''intihar ettiği'' bildirildi.
 
#3
Eğitimde 12 Eylül izleri

- Din dersleri zorunlu hale getirildi, imam- hatiplerin sayısı arttırıldı, Öğretim Birliği Yasası delindi.

- Üniversite özerkliğine darbe vuruldu. Öğretmenlerin örgütü TÖB-DER kapatıldı, yöneticileri gözaltına alıpın sorgulandı, yüzlercesi görevlerinden uzaklaştırıldı.

- YÖK getirildi, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu'yla çok sayıda ilerici bilim adamı üniversitelerdeki görevlerinden uzaklaştırıldı, eğitimin kalitesi düştü, bilimsel araştırmalar geriledi.

- Milli Eğitim ve Üniversitelerde gerçekleştirilen ırkçı-şeriatçı kadrolaşmayla Türk-İslam sentezci anlayış egemen kılındı.

- Sorgulayıcı araştırıcı eğitim modeli yerine, ezberci model dayatıldı.

- Öğrenciye potansiyel suçlu gözüyle bakıldı, demokratik katılımı önlendi, tepki gösterenler polisle karşı karşıya bırakıldı.

12 Eylül Belgeleri
 
Üst