6-7 eylül olayları-alıntı

#1




Kontr-gerillanın kirli savaş tarihinden karanlık bir sayfa!



6-7 Eylül olaylarının Kıbrıs dolayısıyla çıktığı yerleşik bir kanıdır. Fakat bu yerleşmiş kanı gerçekliğin yalnızca küçük bir parçasıdır. Oysa ki bu iğrenç provokasyon yakın tarihi anlamak açısından anahtar rolü görebilecek önemdedir. 6-7 Eylül’ün gerçekliğini anlamak, o dönemin somutunda Türk burjuvazisinin düzen ve devlet gerçekliğini, emperyalizmle ilişkilerini ve Kıbrıs sorunundaki tutumunun arka planını anlamak demektir.

Adım adım örgütlenen planlı saldırılar

1955’te yaşanan olaylar esasta iki ilde meydana gelmiştir, İstanbul ve İzmir. İstanbul’da yaşanan olayların fitili, (sahibi o zamanki adı MAH olan MİT’in hizmetinde çalışan) İstanbul Ekspres gazetesi tarafından ateşlendi. Fakat geçmeden belirtelim, olayların zemini bir bütün olarak dönemin mehmetçik basını tarafından (özellikle Cumhuriyet, Tercüman, Hürriyet ve Yeni Sabah) önceden hazırlanmıştır. Yaratılan Rum karşıtı hava bilinçli olarak sokaklara da yansıtılmıştır. Olayların bir tek zamanı bilinmemektedir. Patlayacak bombanın fitili 6 Eylül tarihli İstanbul Ekspres’in 2. baskısınca ateşlenir. Geçmeden ekleyelim, bu gazete normalde 20-30 bin basmaktadır, ancak bu sefer 290 bin basmıştır. Sonradan ifade edilenlere göre bu miktarda bir baskı o dönemin teknikleriyle birkaç günde gerçekleştirilebilirdi. Bu bilgilerin sonucu olarak “2. baskının” daha önceden hazırlandığ sonucuna varabiliriz.

Gazetenin manşet haberi Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığıdır. Kıbrıs bahanesiyle tansiyonun doruğa çıkarıldığı, İngiltere’nin daveti, Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla gerçekleşen Kıbrıs Konferansı’nın devam ettiği bir zamanda, böyle bir haber bardağı taşırmaya aday bir damla niteliğindedir. Manşetin altında ise yine istihbarat örgütünün içinde yuvalandığı iki örgütün yetkililerinin tehdit içeren açıklamaları vardır. Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin (KTC) Milli Amele Teşkilatı (MAH) Genel Sekreteri Kamil Önal, “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalı ödeteceğiz... Ödeteceğimizi söylemekte artık bir mahsur görmüyoruz.” İstanbul Yüksek Okul Talebeleri Birliği (İYOTB) Başkanı Bahaettin Erton ise, Atatürk’ün evini “tahrip etme küstahlığında bulunanlara gerekli cevabı vermekte bir an gecikmeyecek”lerini söylemektedir.


Bombalama olayı elbette tümüyle bir kontr-gerilla provokasyonudur. Bombalanan ev Türk Konsolosluğu ile aynı bahçededir. Bombalar Selanik Başkonsolos Yardımcısı Ali Tekinalp tarafından götürülmüştür. Sonradan MİT’te çalışacak ve Nevşehir Valisi yapılacak olan Oktay Engin’in azmettirmesi ile, konsolosluk hizmetlisi Hasan Uçar tarafından bombalar eve konulmuştur.

Gazetenin yaygın dağıtımı sonrasında, KTC ve İYOTB tarafından Taksim’de miting yapılır. Miting sonrasında yağma ve vahşete başlar. İlkin Rumlar’a ait mekanların cam ve çerçevelerinin indirilmesiyle başlanır.

Muhtarlardan alınan bilgiler ışığında Rumlar’a ait mekanların duvarları önceden kırmızı haçlarla işaretlenmiştir. İstanbul’un 52 ayrı yerinde aynı anda yangın çıkarılmıştır. Olaylar için şehir dışından adam getirtilmiştir. Adam getirtilen şehirlerden biri Eskişehir’dir. Olaylarda kullanılan tahrip aletleri de tek tiptir. Kamyonlarla vatan evlatlarının (!) hizmetine sunulan sopa, balta, kazma gibi aletler tek tiptir. Yine camilerde birbirine benzeyen vaazlarla cemaat Rumlar’a karşı kışkırtılmıştır.

Yine dönemin gazetelerinden öğrendiğimize göre, kolluk güçleri öncesinde Rumlar’ın yoğun olarak yaşadığı semtlerde, kilise vb. yerlerde yoğun güvenlik önlemleri almıştır. Fakat olaylar sırasında müdahalede bulunmazlar. Ordunun tankları gösteriler sırasında kürsü görevi görür. Polis ise yardım isteyenlere alaylı cevaplar verir. Üniformalı polisler yağmaya bizzat katılmıştır. Katılmadıkları yerde ise ya yol gösterici olurlar ya da sessiz kalırlar.

Olayların İstanbul’daki bilançosu genellikle şöyle ifade edilmektedir: 3 ölü, 30 yaralı, 200’e yakın tecavüz vakası, 74 kilise, 1 havra, 8 ayazma, 3 manastır, 3584’ü Rumlar’a ait olmak üzere 5583 işyeri ve ev yağmalanmış, yakılmış, yıkılmıştır.

İzmir’de yaşananlar İstanbul’a göre çok küçük çaptadır. 8 Eylül tarihli Hürriyet gazetesi İzmir’de yaşananların bilançosunu şöyle verir: 14 ev, 6 dükkan, 1 pansiyon, Yunan Konsolosluğu, Katolik Kilisesi, İngiliz Kültürevi yakılmıştır. Dönemin İzmir gazeteleri ise 7 kişinin ağır, 50 kişinin hafif yaralı olduğunu yazar.

“6-7 Eylül bir Özel Harp işiydi ve
muhteşem bir örgütlenmeydi...”

Olayların hemen sonrasında basın yaşananları “milli galeyan”, “duygusal halk tepkisi” gibi ifadelerle göklere çıkarır. Fakat aradan bir gün bile geçmeden basının bu tavrı tersine döner. Olaylar bu sefer “çapulcu yağması” ve “olaylarda komünist parmağı” şeklinde nitelenir. Bunun nedenini anlamak için 1960 yılında görülen Yassıada davası duruşma tutanaklarına bakmamız gerekiyor. Tutanaklarda dönemin Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü, bu aklı o sırada tesadüfen (!) Türkiye’de bulunan CIA şefi A. Dulles’in kendilerine verdiğini söyler.

Olaylardan sonra İstanbul ve İzmir’de örfi idare (olağanüstü hal) ilan edilir.

Olaylar sonrasında İstanbul’da 6 bin kişi, İzmir’de 424 kişi gözaltına alınır. Fakat İzmir’de 9, İstanbul’da sınırlı sayıda kişi yağma ve çapulculuk suçundan cezalandırılmıştır.


Olaylar Aziz Nesin’in de aralarında bulunduğu 45 kişilik listede yer alanlara yıkılmaya çalışılır. Aceleye gelen listede o tarihten önce ölmüş olanlar, olaylar sırasında askerde olanlar da vardır. Fakat olaylar sırasında İstanbul’da 5 adet uluslararası kongre olduğundan, kongreleri izlemeye gelen gazeteciler kanalı ile olaylar dünyada geniş yankı bulur. Aziz Nesin, bu sayede olayların sorumlusu olarak “ipten kurtulduklarını” söyler. Çünkü dönemin İstanbul Örfi İdare Komutanı N. Aknoz yargıçlarla yaptığı toplantılarda 45’likleri “salkım salkım” asılı görmek istediğini söylemektedir.
Olaylar CIA yönlendiriciliğinde kontr-gerilla tarafından örgütlenmiştir. Ordu, polis, istihbarat, muhalefet, basın, üniversite gibi düzenin temel kurumları, o zamanki ismi Seferberlik Tetkik Kurulu olan Özel Harp Dairesi’nin komutasında olaylarda yer almıştır.

Özel Harpçi general Sabri Yirmibeşoğlu, ‘90’lı yıllarda gazeteci Fatih Güllapoğlu’yla yaptığı bir ropörtajda açıkça, “6-7 Eylül bir Özel Harp işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” demekte bir sakınca görmemiştir.
 
#2
1955 ile 2010 (Hatay) arasında değişne ne? (bir kesim açısından)...


Linç kültürü ne zaman sonlanır...ya da sönümlenir? günümüze baktığımızda bunun sönümlenmediği apaçık bir şekilde ortada...Linç şayet bir ''kültür'' ise,kültür nerede yaşar ve kim tarafından yaşatılır?

Akla ilk gelen cevap,ulus-devlet;merkezi yönetim olsa gerek...Ulus-devlet sönümlense Linç ''kültürü'''de ortadan kalkar mı?



saygı ve dostlukla
 
#3
Zaman yokluğundan yazamadığımdan yine alıntı ile küçük bir katkı...
Engin


Linç kavramı Türkçe sözlüğe göre ; ‘Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak taş, sopa vb. araçlarla döverek öldürmesi, ‘ diye açıklanıyor. Bu açıklamadan sonra bu kelimenin etimolojik olarak ne anlama geldiğine ve birde hangi koşullarda ortaya çıktığına bir göz atalım.

Bu kavramın ilk kez ne zaman ve nerde kullanıldığı, yada kavramın kökeni hakkında ileri sürülen bir yığın hipotez var. Bunlardan birine göre ; Linç kavramı, tarihte ilk kez Amerika’da 1742-1820 yıllarında yaşamış olan William Lynch adlı bir yargıç’ın isminden aldığı yönündedir. Amerikalı bu yargıcın, görev yaptığı sürede, suçlu yada potansiel suçlu olarak varsaydığı kişilere (çogunlukla zenciler) karşı takındığı tutum ve davranışı (onların anında yargılanmadan, hemen cezalandırılması) onun ününün ülkenin her yerine yayılmasına neden olmuş. Buna göre ;William Lynch tarafından potansiel suçlu olarak kabul edilen yani suçu halen kesin olarak belli olmayan ama William Lynch‘in suçlu olarak gördüğü yada tanımladığı kişi veya kişileri hemen etkisizleştirmek, ve onu (yada onları) cezalandırıp devre dışı bırakarak böylece onların yeni suç işlemelerini engellemek metodudur ve bu metoda linç metodu denildi. Sonra bu metot giderek her yere yayıldı. Bu sefer insanlar kendilerinden farklı olan (sosyal, kültürel, dinsel, etnik, düşünsel) kişileri toplumda onlar hakkında varolan ön yargılardan hareketle kendi başlarına cezalandırma eylemine giriştiler. Çünkü bu metoda göre potansiyel suçlu olarak varsayılan kişi hemen cezalandırılmalı, sonra onun hakkında yavaş yavaş bilgi alma eylemine geçilmelidir. Bu metottan hareketle bu kavram tüm dünya dillerine linç etmek olarak geçmiştir.

Fransızca sözlükte ise bu kavram şöyle tanımlanıyor :’kalabalık bir gurubun Bir kişiyi, yada kişileri yargılamadan öldürmesi, yada öldürmeye teşebus etmesi,’dir (le Robert).

Amerikalı olan bu yargıcın kişiler hakkında tek yanlı düşüncesi, yada uygulamaya koyduğu bu subjektif pratik süreç içinde ABD de 1882 -1968 yılları arasında 4742 Zenci değişik nedenlerden dolayı linç edildi (Tuskegee Enstitusu). Bunlardan bir kaç örnek verelim :

07/12/1899: Richard Coleman haksız yere katil olmakla suçlandı, canlı olarak yakıldı.

24/03/1900: Louis Rice mahkemede Zenci biri için tanıklık yapmaktan dolayı asıldı.

17/03/1901: Zenci bir kadın kardeşi hırsızlıkla suçlandığı için idam edildi.

27/07/1903: Zenci bir kadın birini zehirlemekten dolayı suçlandığı için ve suçu henüz belli olmadan asıldı.

05/08/1911: Sam Verge adında biri kardeşi polisçe aranıp bulunamadığı için linç edildi.

09/04/1912: Zenci biri, beyaz birine küfürlü bir mesaj yazdığı iddiasıyla linç edildi.

24/02/1913: 2 Zenci at çaldıkları iddiasıyla, yargıya maruz kalmadan linç edildiler.

29/04/1914: Charley Jonas isminde bir Zenci bir çift ayakkabı çaldığı iddiasıyla linç edildi.

08/05/1920: Edwards Roach birine saldırdığı iddiasıyla linç edilerek asıldı,sonra suçsuz olduğu ortaya çıktı.

Bu tür olaylar halen dünya’nın dört bir yanında değişik biçim ve metotlarla devam etmektedir. Bu olaylar kimi yerde yabancı düşmanlığına, kimi yerde ise ırk ayırımına dönüşerek, insanların birbirilerini düşman görmesine ve birbirine saldırmasına neden olmaktadır. Günümüzde ise bu tur metotlar daha çok aşırı sağcı, gerici, yada faşist kesimler tarafından halkı bölüp parçalamak için kullanılmaktadır. Mesela Hitler iktidarı ele geçirmeden önce ve sonra SSleri aracılığıyla Yahudilere karşı linç eylemlerini organize eden biriydi.

ABD de ise bugün halen Zencilere ve Güney Amerikalılara karşı linç olaylarını teşvik ve telkin eden Ku Klux Klan gibi aşırı sağcı faşist örgütler mevcuttur. Ku Klux Klan, 1860'larda ABD Tennessee'de İskoç rıtıne bağlı bir grup mason tarafından kurulan Zenci karşıtı ırkçı gizli örgüttür.

ABD’de bir buçuk yüz yıl önce Zencilere karşı yürütülen bu iğrenç, yada aşağılık linç etme olayları bugün ”çağdaş Türk devleti” tarafından bilinçli olarak Kürtlere karşı yürütülmektedir.

Neden Kürtler bu linç olaylarına maruz kalmaktadır? Türk devletine göre ”Türkiye’de yaşayan herkes Türktür(!)”. ”Kürtler Türklerin bir boyudur(!)” Gerçek böyle midir? Bunu anlamak için Kürtlerin tarihine biraz bakmak yeterli olacaktır.

Kürdistan, Coğrafik olarak kuzeyde Ağrı Dağı ile Urmiye Gölü’nün batı yakasından başlayarak Zağros dağları doğrultusunda aşağı Mezopotamya’nın sınırlarına kadar giden bölgenin Dicle ve Fırat nehirlerinin kapsadığı alan olarak tarif edilmektedir. Yüzölçümü yaklaşık 550.000 kilometrekare olup 1923 Lozan Antlaşması’yla dört parçaya bölünmüş bir ülkedir. İstatistiklere bakıldığında bu konuda değişik rakamlar ileri sürülmektedir. Buna göre Kuzey Kürdistan’da (Türkiye sömürgesi) 15-20 milyon; Doğu Kürdistan’da (İran sömürgesi) 8-10 milyon; Güney Kürdistan’da (Irak sömürgesi) 5 milyon; Güney-Batı Kürdistan’da (Suriye sömürgesi) 1,5-2 milyon kadar olmak üzere toplam 30-35 milyonun üstünde bir Kürt nüfusu vardır.
Antropologlara, yada tarihçilere göree Kürtler, Medlerin varisleridirler.
Kürtler dört bin yıldan beri “Mezopotamya”da (Latince deki anlamıyla iki ırmak arasında) yaşamaktadırlar. Türkler ise Orta Asya dan Anadolu’ya ve Kürdistan’a yerleşmeye başlamaları 11.yüzyılın ikinci yarısına ve 12.yüzyıla rastlamaktadır. ”Sonradan gelip, orada yaşayan bir ulusun dilini, kültürünü yadsımak, reddetmek onu tarihten silmeye kalkmak hem bir ayıp hem de eşi bulunmaz bir barbarlıktır”.

Türk devleti1924’teki anayasasında “devletimiz milli bir devlettir. Resmi dil Türkçe’dir. Orada yaşayan herkes Türk’tür,” denilmekte.. ve “missaki milli sınırlarda sadece Türkler yaşıyor “diyerek bu konuda ne kadar inkarcı ve ne kadar milliyetçi bir politikaya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Türk Devleti bu milliyetçiliğin siyasi gıdasını Kemalizm’den almaktadır. Kemalizme göre ”Bir Türk dünyaya bedeldir.” Devletin üst düzeydeki ideologları ırkçılığın felsefesini yapıp bu felsefeye uygun insanlar yetiştirmek için birde güneş –dil teorisini ortaya attılar. Dolayısıyla inkar ve asimilasyon politikası, resmi bir devlet politikası haline geldi ve ardından “ne mutlu Türküm diyene” sloganı dağlara taşlara yazıldı.

Kemalistler iktidara gelir gelmez Kürtçe konuşma yasağı getirdiler, bu yasağa uymayanlar cezalandırıldı. ”Kürt diye bir ulusun olmadığı”, ”Kürtçe’nin Türkçe’nin bir lehçesi olduğu” ve “Kürtlerin bir Türk boyu olduğu” savı ileri sürüldü. Hatta daha da ileri gidilerek, Kürt isminin kar üzerinde yürürken çıkan “kart-kurt” seslerinden oluştuğu söylendi.

Tüm bu kuşatma ve saldırılara rağmen Kürtler tarih boyunca bu haksızlıklara ve yalanlara karsı sessiz kalmayıp seslerini değişik biçimlerde dünyaya duyurmaya çalıştılar. Daha T.C kurulmadan 1921 de “Koçgiri ayaklanması” oldu. Kürt halkının bu ayaklanması kan ve zorbalıkla bastırılarak ayaklanmaya katılan halk ve isyanın önderleri vahşice katledildi.

Daha sonra 1925 te Şeyh Sait İsyanı denilen (Azadi Örgütünün öncülüğünde gelişen hareket) ayaklanma oldu. Bu ayaklanmadan sonrada ,1927-1930 yıllarında Ağrı isyanı patlak verdi ve hemen onun akabinde ise 1937-1938 Dersim isyanı tarihteki yerini aldı. Bütün bu ayaklanmalar, Kürt ulusunun ulusal ve toplumsal kurtuluşu uğrunda yürüttüğü mücadelenin birer parçasıydı..

Ama, diğer ayaklanmalarda olduğu gibi, bu ayaklanmalarda da ona katılanlar vahşice katledildiler. Kemalist rejim bu isyanları kan ve zorbalıkla bastırdığı gibi birde Kürtlerin aleyhine bir yığın yasa çıkardı.

Bu yasalardan biri “Takriri-sukün kanunu “1925 de, ikincisi de “Mecburi iskan kanunu” olarak 1934 de çıktı. Bu kanunlar vasıtasıyla Kürtler topluca Türklerin yaşadığı bölgelere sürgün edilip, onlara karşı asimilasyon politikası uygulandı. Bu sürgünler esnasında binlerce kişi, açlık sefalet ve hastalık sonucu yaşamlarını yitirdiler.

Bu örneklerden de görüleceği gibi Kürtler tarih boyunca sürekli baskı zulüm ve katliamlara maruz kaldılar. Kurşuna dizildiler, boyunlarına ilmik geçirildi, dışkı yemeğe mecbur edildiler ama asla diz çökmediler düşman karşısında. Kendi kaderlerini kendilerini tayin etme ve dünyada var olan ulusların içinde onurluca yer alma mücadelesini kararlılıkla sürdürdüler. Kürt ulusunun vermiş olduğu ulusal bağımsızlık mücadelesi Türk devleti tarafından «bölücülük» olarak nitelendirildiği gibi, bu mücadeleyi yürütenler yada ona destek verenler ise «vatan hainliğiyle» suçlandı.

Bugün Türkiye’de gelişen ve tehlikeli boyutlara ulaşan linç olaylarını bu konjonktürde ele alıp olayları yorumlamak lazım. Linç olayları esas olarak Kemalist ideolojinin ırkçı politikasının dışa vurması, yani Kürt halkının mücadelesine olan kinin dışa vurmasıdır. Linç olaylarıyla birlikte linç edilen insanlara ilişkin bir kaç örnek verelim :

-Trabzon'da linç edilmeye çalışılan 5 TAYAD'lı toplumsal infial yaratmakla suçlanıp tutuklandı.

Buna neden olay ise; Bildiri dağıtan TAYAD üyelerinin "Türk bayrağını yaktığı, PKK bayrağı açtığı, Öcalan posteri açtığı" iddiası. Aynı zamanda konuyla ilgili olarak Trabzon TV 'PKK'lılar Uzun sokağa bayrak astılar' diye alt yazı geçti..

Trabzon’da yayın yapan yerel gazeteler linç girişimini "vatandaşın tepkisi" olarak yorumladılar.

Karadeniz Haber gazetesinde, Salih Çamoğlu "Trabzon Hassasiyeti " yazısında şöyle diyor: ”Ülkesinin birliğini ve bütünlüğünü savunan, bayrağını seven, şehidini ölümsüzleştirip gönlünde yaşatan, Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne bağlı her görüşten insanın, tepkisi bu olmalı”.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, Papa 2. Jean Paul'ün cenaze törenine katılmak için Roma'ya hareket etmeden önce, Trabzon'da yaşananları "bayrak ve istiklal marşı hassasiyetine" bağlayarak, "Halkımızın hassasiyetleri vardır. Bir şey yapıldığında, bu hassasiyetleri dikkate alarak yapmak gerekir" dedi. (kaynak: BİA Haber Merkezi 07/04/2005 ).

Yine yıllar önce Sivas’ta başbakan Tayyip Erdoğan’ın dediği “hassasiyetleri kaşınan” bu türden vatandaşlar, Madımak oteline saldırarak, konuşan, şiir okuyan yazarları aydınları ve türkü söyleyen sanatçıları yakmışlardı. Bu devletin ordusu, polisi, hükümeti de olayı bir film seyreder gibi seyretmişti. Bu linç eylemi esnasında 37 kişi yanıp kül oldu.

Olayları kronolojik bir şekilde sıralamaya devam edersek; geçtiğimiz günlerde (4 Eylül 2006 de) DHA Sakarya muhabiri gazetesinde söyle bir başlık atmıştı:

KÜRTÇE SLOGAN SÖYLENTİSİ HALKI AYAKLANDIRDI : Sakarya'nın Akyazı İlçesi'nde Diyarbakırlı oldukları bildirilen 4 fındık işçisinin, çay bahçesinde tartıştıkları bir genci dövmesi ilçede gerginliğe neden oldu. Galeyana gelen ilçe halkı polisin gözaltına aldığı 4 zanlıyı linç etmek amacıyla İlçe Emniyet müdürlüğü önünde toplandı. Akyazı'ya fındık bahçelerinde çalışmak üzere Diyarbakır'dan geldikleri bildirilen 4 kişi, saat 22.00 sıralarında ilçe merkezinde oturdukları çay bahçesinde henüz belirlenemeyen nedenle, bir gençle tartıştı. Kısa süre sonra 4 kişi tartıştıkları genci, diğer müşterilerin müdahalesine rağmen feci şekilde dövdü.

İhbar üzerine olay yerine gelen polis, zanlıları yakalarken, dövülen genç ise hastaneye götürüldü. Yaklaşık bin 500'e ulaşan öfkeli kalabalık, PKK ve Öcalan aleyhine sloganlar atarak, zanlıları linç etmek için Emniyet Müdürlüğü'ne girmek istedi. Gergin geçen 4 saatin ardından evlerine dağılan vatandaşların bazılarının evlerin pencere ve balkonlarına Türk bayrakları asmaları da dikkat çekti.

Yine 30-Agustos -2006: Konya'nın Bozkır ilçesinde yüzlerce kişi Kürt işçileri linç etmek istedi. 'Ya Allah, Bismillah Allahü Ekber', 'Bozkır’da Doğulu istemiyoruz', 'Siz PKK'lisiniz burayı terk edin gidin" sözleriyle Kürtlere yapılan saldırıda, 2 işçi ağır yaralandı. Polis olaylara müdahale etmezken, Kürtler can güvenliği olmadığı gerekçesiyle ilçeyi terk etmeye hazırlanıyor. Olaya POLİS MÜDAHALE ETMEDİ
30 Ağustos 2006: Vatan Caddesi’ndeki 30 Ağustos töreni sırasında, İktidarın Lübnan'a Asker göndermesini protesto eden gruba linç girişiminde bulunuldu. Protokol tribününün yaklaşık 30 metre ilerisinde, askeri birliklerin tören geçişi yaptığı sırada yola çıkan biri bayan 4 kişi, slogan atmaya başladı. "İsrail askeri olmayacağız" şeklinde pankart açan guruba, polis müdahale etti. Töreni izlemeye gelen sözde "halk", “Şehitler ölmez vatan bölünmez" sloganı atarak, göstericileri linç etmek istedi. Linç girişimine polis müdahale etmekte geç kaldı. Konu hakkında açıklama yapan İstanbul Emniyet Müdürü sayın Celalettin Cerrah ; “Bu tipteki kişilere büyük tepki var. Eylemciler biri kadın, üçü erkek ve üniversitede okuyorlar. Üniversite gençliğinden. Birtakım şeyler konuşmuşlar, vatandaşlarımız da müdahale ediyor. Polis de vatandaşın müdahalesinden korumak için bunları aldı. Vatandaş pankartı açtırmamış. Bunlar maalesef üniversite öğrencisi. Vatandaşımız da gerekli olan tepkiyi gösterdi. Güzel bir tepki vatandaşımızın tepkisidir."(Kaynak;Sabah Gazetesi)

29 Ağustos 2006: Konya Bozkır'da Kürt işçilerle mermer işçilerin kavgası 1000 kişinin katılmasıyla linçe dönüştü. 25 Kürt ilçeden çıkarıldı.
22 Ağustos2006: Tokat'ta sınava gelen öğrenci, PKK sloganı attığı öne sürülerek ülkücüler tarafından dövüldü.

20 Temmuz 2006: Kırklareli Kıyıköy'de kamp kuran Temel Haklar ve Özgürlükler Dernekleri Federasyonu üyeleri, aranan iki kişiyi jandarmaya vermeyince olay çıktı. 61 kişi Vize'ye getirilirken, ilçede 'PKK'lılar yakalandı' söylentisiyle galeyana gelen kalabalık linç girişiminde bulundu.

Temmuz 2006:İzmir'in Ödemiş İlçesi'ne, 6'sı kadın ve hepsi akraba olan 16 mevsimlik kürt işçi linç edilmek istendi.

3 Haziran2006: İzmir'in Torbalı İlçesi'ne bağlı Pancar Beldesi'nde iki genç arasında bir düğün esnasında yaşanan tartışma sonucunda patlak veren kavga, beldede Kürt-Türk çatışmasına dönüşmüştü. Yüzlerce kişinin linç girişimine maruz kalan Kürtler öldürülmekle tehdit edilmişti.

5 Mayıs2006: İzmir'in Kemalpaşa İlçesi'ne bağlı Bağyurdu Beldesi'nde Kürt pazarcılarla zabıtalar arasında başlayan kavga, MHP'lilerin karışmasıyla Kürt linçine dönüştü. Birçok kişinin yaralandığı linçin ardından birçok kişide gözaltına alındı.

8 Nisan2006: Isparta'da, YÖK aleyhine bildiri dağıtan üniversiteliler 'PKK'lı' denilerek linç edilmek istendi.
8 Nisan 2006: Erzincan'da Türkiye Gençlik Federasyonu üyesi 15 kişi 'Tecrit’e son verilsin' sloganı atarak oturma eylemi yaptı. Sağ görüşlü grup, Türk bayraklarıyla saldırdı.
30 Mart2006: Sakarya'da Mahir Çayan'ın afişini asan iki üniversiteli 2 bin kişi tarafından linç edilmek istendi, DTP il örgütü tahrip edildi.
25 Şubat 2006: İzmit'te Ülkü Ocağı üyesi 1000 kişi, bayrağı tekmelediğini iddia ettikleri bir kişiyi linçe kalkıştı.
28 Ocak2006: Ordu'da 'Komünist' gazetesi satan TKP'liler dövüldü.
31 Aralık 2005: Artvin'in Şavşat ilçesinde bildiri dağıtırken dövülen TAYAD'lılar tutuksuz yargılanıyor.
12 Aralık2005: Samsun'da, bildiri dağıtan Temel Haklar Federasyonu üyesi dört kişi linç edilmek istendi.
10 Ekim2005: Kayseri'de Ezilenlerin Sosyalist Platformu'nun 15 üyesi TMY'yi protesto ederken dövüldü.
6 Eylül 2005: Öcalan'a destek mitingine giden iki otobüs Bozüyük'te taşlandı. Olaylarda 144 kişi yaralandı.
22 Ağustos2005: İzmir'de park kavgasında gözaltına alınan Siirt ve Diyarbakırlı beş kişi 1500 kişi tarafından 'PKK'lı diye linç edilmek istendi.
12 Nisan2005: Sakarya'da, TAYAD'a saldırılara karşı bildiri dağıtan beş genç linç edilmek istendi.

Yakın zamanda Ermeni Gazeteci Hırant Dink, Türk yazar Orhan Pamuk ve en son Gazeteci, yazar Perihan Mağden ‘in adliye önlerinde linç girişimlerinde bulunuldu.

Bütün bu linç olayları devletin Kürt sorunu karşısında izlediği milliyetçi inkarcı politikasının sonucudur. Generallerin “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, yalnızca terör sorunu vardır” diyerek halkı “teröre karşı bir cephe” oluşturmaya çağırmaları ne anlama geliyor?

Bu çağrıyı yapmak demek Türk halkını Kürtlere karşı kışkırtmaktır. Buna göre; Kürtler teröristtir, bölücüdür ve haindir. O halde hep beraber onların hakkından gelelim demektir.

Bu linç olaylarının karşında başbakan Erdoğan’ın tavrı generallerden farklı değil. Erdoğan, Trabzon’daki olaylara değinirken “vatandaşın hassasiyetlerini düşünmeleri gerekir,”diyerek linççileri mazur göstermiş ve bildiri dağıtanları suçlamıştı. Diyarbekir deki olaylar esnasında “hiç çekinmeden çocuklara bile ateş edebileceklerini “tv de alenen söyleyerek linççilerin nereye kadar gidebileceğini yada Kürtlere karşı yapılan her saldırının mubah görüleceğini dolaylı olarak belirtmişti.

Kürtlere karşı gelişen bu linç girişimlerine rağmen, Kürt halkı soğukkanlılığını kaybetmeden Türk halkına kardeşlik elini uzatmaktadır.

Türk devletinin (ordu-polis-medya-mahkemeler) ırkçı, sömürgeci politikasına rağmen, Kürdistan ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi Kürdistan bozkırlarını tutuşturarak bölgenin her yerine bir meşale olarak yayılmakta ve metropollere doğru yol almaktadır.

Kürdistan Mücadelesi, zafere giden bu şanlı yolda Türk emekçilerinin ve demokratlarının da enternasyonal desteğine ihtiyaç duymaktadır.Türk ve Kürt halkını birbirine düşman ettirmeye çalışan Kemalist devlet iki halkın ve proleterlerin düşmanıdır.

Bugün Türk Halkının ve devrimcilerinin asıl görevi bu kirli savaşta Kürdistan mücadelesinin yanında olmak, onun maruz kaldığı katliamlara karşı çıkıp, devleti teşhir etmek ve kendi evlatlarını askere göndermemektir. Namuslu Türk aydınlarının görevi, tek taraflı ateşkes çağrısı yerine, Türk devletinin gerçekleştirdiği vahşi katliamları teşhir edip bu katliamları gerçekleştirenlerin yargılanmasını savunmaktır. Saldırıya uğrayan, çoluk çocuk demeden katledilen (son Amed olayı buna örnektir), bok yedirilen Türkler değil Kürtlerdir. Unutulmamalı dır ki, Kürtlere sıkılan her kurşun, özgürlüğe sıkılan kurşundur. Tarihe karşı sorumluluk duyan herkes bu gerçekleri yorum biçimine göre tarih tarafından bir gün yargılanacaktır.

Enternasyonalist olmak, yalnızca Filistin ya da Arap halklarının mücadelesini desteklemek demek değildir. Ortadoğuda Filistin den başka Kürdistan da var. Enternasyonalist olmak ayağa kalkan, ezilen, horlanan Kürt Ulusunun haklı davasını da desteklemek ve o mücadelesine omuz vermektir..Unutulmamalıdır ”bir ulusu ezen başka bir ulus da özgür olamaz”
 
Üst