Ahlaktan Yoksun Apoculuk Olmaz !

#1
Bir insanın, militan kadronun hangi ayak izini takip ettiğini söylemiyle değil; eylemi, duruş ve düşünce yapısıyla anlarız.








A.ÖCALAN SOSYAL BİLİMLER AKADEMİSİ

Partileşmenin, değişim ve direnişin anlam bulduğu yer, militan yaşam karşısındaki duruş ve eylemdir. Parti yaşamı Önderliksel direnişin kendisi olduğu için Apocu devrimcilikte gelişen, onu geriye çeken, bozan her şey burada kendini ele verir. Kim neyi, nasıl ne kadar yaşıyor? Bu yaşam duruşu ve eylemiyle neyi, nasıl ve hangi düzeyde yaşatıyor? Gibi can alıcı sorular burada cevabını bulur. Parti hakikatine uygun olanla sahte olan ayrışır. Başka zihniyet ve yaşam biçimlerine ait özellikler bireyin eyleminde saldırı halindedir. Yani doğal yaşam gelişimini direnişle sağlamış ve varlığını da öyle sürdürmektedir. Dolayısıyla parti yaşamı kendi içindeki yabancı etkilere karşı bir öz savunma, dıştan gelen saldırılara karşı da etkin meşru savunmadır. Doğudan ve dolaylı bir eylemiyle gelen saldırı bir bilincin, ideolojik kimliğin ürünüdür. Bu durumda ideoloji yaşam biçimi olurken, yaşam da bu bilincin eylemsel biçimi haline geliyor. Bu yüzden parti yaşamında APOCU direniş çizgisine yönelik saldırılar ilkin ideolojik alanda başlıyor. Bilincin çarpıtılması özgür yaşam eyleminin çarpıtılması demektir. Rêber APO’nun deyimiyle “ideoloji insanın içtiği su, aldığı nefes, yediği ekmektir” bazılarının iddia ettiği gibi “İdeolojik bakış, ideolojiye bağlılık ayrı, siyasal duruş ayrıdır” gibisinden veya “Siyasal-örgütsel alan ayrı, sosyal alan ve bireysel alan ayrıdır” gibisinden anlayış ve yaklaşımlar bir bilinç çarpıtmasıdır. Bu tür yaklaşımlar ideolojik başkalaşım anlamına da gelir. İdeolojiden yoksun bir sosyal yaşam tasarımı, özgür toplumsal ahlaktan yoksun bir APOCU’LUK örgütsel ve komünaliteden ayrı bir devrimci duruş ve özgür yaşamdan bahsedilmez. Bu tarz bir söylem ve duruşun özgürlük hareketi militanın yaşam ve direniş anlayışıyla bir yakınlığı yoktur. Doğrultu yitimini ifade eder.

Demokratik komünalitenin ideolojik-felsefik doğrultudan uzak, farklı ideoloji ve siyasal çizgilerin izlerini taşıyan; yeni paradigmamızın demokrasi, özgür birey ve konfederalizm, öncü kadro, değişim, meşru savunma, örgüt, hiyerarşi, iktidar, metafizik vb gibi temel kavramları özünden saptıran, ben merkezci düşünüş ve buna bağlı oluş ve eylemleşme hali sorunludur. Rêber APO’nun yeni paradigmayı muazzam açımlayan savunmaları, partinin demokratik değişim süresince netleşen çizgi ölçülerine rağmen, halen özgürlük hareketi içinde tahakkümcü, bireyci, örgütselliği ve komünaliteyi yadsıyan bir sosyalite doğru görülüp, yaşanmak isteniyorsa, değişim adına bireyin başkalaştığına, düzen içi bir savrulmayı yaşadığına işaret eder.

Paradigmaya, değişime, partileşmeye, komünal yaşam ölçülerimize kendine göre yaklaşım toplumsallığımızda değer aşımına ve bireyde aidiyet yitimine yol açıyor. Esasen biçimsel bazda PKK’li veya örgüt kadrosu olunsa da cevheren parti gerçekliğini ve onun militan direniş ruhunu reddeden, onun hakikatiyle çalışıp-çatışan bunu da “değişim” “yeniden yapılanma” ve gerçek APOCU’LUK olarak algılayan yanılsamalı bir durum ortaya çıkıyor. Bu hakikat, Önderliksel oluşun ve gelişim esaslarına göre değişim sürecini ve yeni partileşmeyi kendimizde doğru bir tarzda anlamlandırmamamızın sonuçlarıdır.

Anlayış yetersizliği temelinde yaşanan sorunlara bakıldığında bunların tamamen bireyin ideolojik bakışındaki muğlâklık ve başkalaşımdan kaynaklandığını görürüz. Komünal yaşam ve örgütsel çalışmalara coşkuyla katılmayan, örgütsel yürütmeyi teknik basit bir koordineye indirgeyen, toplantı, eğitim, eylem, kadro yetiştirme gibi örgütsel çalışmaları ”doğal katılım” anlayışla kendiliğindenciliğe terk eden, parti dışı çelişkileri çözümleyip bireyi netleştirme yerine idareciliği esas alan v.b yetmez yönetsel sorunlar yanı sıra “gönüllü katılım” adına örgütsel çalışmalara katılmayan, eğitim ve toplantıları formaliteye indirgeyen, özeleştiriyi basit bir özür dileme olarak algılayan ya da ona bile yanaşmayan, insanlarla uğraşıp, emek verip değiştirmeyi esas almak yerine bireyi kendi haline terk eden, parti kaynaklarını küçümseyen, parti ölçülerini küçük gören, “modern erkek” ve “geleneksel kadın“ kişiliklerine özenen, yoldaşını beğenmeyen, birlikte iş yapabilecek biri olarak görmeyen, didişen, örgütsel ilişki ve komün yaşamının dışına çıkmakta sakınca görmeyen bunca yıldan sonra “kimi bireysel çalışma ve uğraşlarım var, yoğunlaşma alanlarım var” diyerek örgütle arasına mesafe koyan daha da sıralayabileceğimiz birçok parti-dışı anlayış ideolojik sorunlarımızla bağlantılıdır.

Şunu artık parti militanlığının ABC’ si olarak kafalarımızda netleştirmek zorundayız; ideoloji demek, ölçü demektir. İdeolojik çalışma ise bir ölçü yaratma eylemidir. Anlayış, doğrultu kazandırma, yaşamı ortak duygu ve bilinç ile okuma faaliyetidir. İdeolojik netliğin olduğu bir yerde ve ortamda birbiriyle çelişen eylem ve söylemleri görmek zordur. Bir yerde kendine görelik boy vermişse, herkes bir diğerine “doğru” olduğunu iddia ediyor ve ayrıksı yaşam ölçülerinin hâkim olduğu bir durum yaşanıyorsa hemen bileceğiz ki bu bünyede ideolojik bozulma ve savrulma vardır ve bünye için öncelikli çalışma ideolojik çalışmadır. İdeolojik netliğin sağlanmadığı her gün parti dışı kendine göre hizipçi, dedikoducu anlayışın kendini daha fazla yaşaması anlamına gelecektir. Bu muğlâk ortamın yaratılması tam da çeteciliğe, tasfiyeciliğe zemin sunar

Şahin Dönmez de başlarken bu yürüyüşün bir parçasıydı. Mazlum da keza Şener ve Kemal PİR de öyle; neden birileri tüm zorluklara göğüs gerip temel insani erdemlerin savunuculuğuna ölümleri pahasına soyunurken başlangıçta benzer iddida olan diğerleri erkenden vazgeçip karşıtlaştılar. Hangi insani faaliyetler mücadelenin hangi duraklarında su yüzüne çıkmaya başladı, bunlar kendini nasıl gösterdi ve bireyleri nelere sürükledi. Yarattıkları sonuçlar neler oldu? Anlaşılması gereken hususlar tam da bunlardır. Adı Şener olmuş Ahmet olmuş Mehmet olmuş fark etmez. Burada kast edilen Şener’ in yaşadığı ve yaşattıkları kendisini beslediği zeminle dile gelen anlayıştır. Bu anlayış en fazla hangi dönemlerde ve hangi zamanlarda yaşam olanağı buluyor. Partileşmede zorlanan kişiliklerin hangi yetmezlikleri bilerek ya da bilemeyerek Şener’in ya da diğer tasfiyecilerin fiilleriyle benzer kılıyor mesele budur.

28 yıl önce şehit düşen Kemal PİR ‘in yüzünü sadece fotoğraflardan görüyor ve onun yürüdüğü iz üzerinde yürüyerek nasıl onun ardalı olabiliyorsak, 20 yıl önce ölen ve yine sadece fotoğraflardan bilinen Şener’ in izleri üzerinde yürüyerek onun ardılı olabiliriz. Bunun bilinçli ya da bilinçsiz yapılması ayak izlerinin kime ait olduğunun farkında olunmaması çok şeyi değiştirmez. Her iki ayak izi de aslında tercih biçimi, çizilen yoldur. Bir insanın, militan kadronun hangi ayak izini takip ettiğini söylemiyle değil; eylemi, duruş ve düşünce yapısıyla anlarız. Yılların birikimi ve tecrübe yapısıyla parti ve önderlik bundan yola çıkarak daha önce o yollardan kimlerin yürüdüğünü belirtip uyarıcı olmaktadır. Dile getirilen mahkûm edilmiş bir suçlama değil, ayak izlerini iyi tanıyan tarih bilincinin ciddi uyarıcılarıdır.
 
Üst