Devrimci Sol'dan DHKP-C'ye

#21
15 Temmuz 1994
Sıvas’ın Zara ilçesi kırsalında Kanlıçayır köyü Otluçimen mezrasındaki çatışmalarda şehit düştüler.

Nihat ŞAHİN 1965 Malatya Hekimhan doğumlu ve Kürt milliyetindendi. 78’de devrimci düşüncelerle tanıştı. Sıvas Kangal Dereköyü’nde öğretmenlik yaptı. 1993 Haziran’ında aynı bölgede gerilla saflarına katıldı. Kısa süre sonra da Ahmet Karlangaç Kır Silahlı Devrimci Birliği komutan yardımcısı oldu.


Gülnaz SARIOĞLU 1970 Antakya doğumlu ve Arap milliyetindendi. Ortaokul ve liseyi dışarıdan bitirdi. Aynı yıllar devrimcileştiği yıllardır. 1993 yazında Sıvas dağlarına adım atarak kurtuluş savaşçılarına katıldı.




Murat KAYMAK 1974 Sıvas doğumlu ve Türk milliyetindendir. 91’de Liseli DEV-GENÇ saflarında mücadeleye başladı. 91 yazında Ahmet Karlangaç Kır Silahlı Birliklerine savaşçı olarak katıldı.




Osman SÖNMEZ 1961 Bursa Gemlik doğumludur. Annesi Türk, babası Gürcü’ydü. Lise yıllarında devrimcilerle tanıştı. Bursa bölgesinde legal, illegal birçok görev aldı. 7 yıl tutsak olarak kaldı. 91’de gerillaya katıldı.
 
#22
Bahattin İŞCAN 16 Temmuz 1988 12 Eylül sonrasının hapishane direnişinde onurlu bir mücadele verdi. Tahliye olduktan sonra çalıştığı işyerinde elektrik çarpması sonucu kaybettik.
 
#23
Kemal AYGÜL 16 Temmuz 1993 Devrimci Sol Halk Milisleri içinde yeralan Kemal Aygül, İstanbul Şirinevler’de polis tarafından sokak ortasında kurşunlanarak katledildi. 1968’de Malatya Kürecik’te doğdu. Örgütlü mücadeleye 89’da Yenibosna’da YENDER’e gelip gitmesiyle başladı.
 
#24
Mahir Çayanlar'ın Türkiye devriminin yolunu netleştirmesiyle silaha sarılmıştı Cepheliler. Silahlı mücadelenin temel alındığı bir stratejiyi benimsemişlerdi. Çünkü aslında, başka bir stratejiyle devrim şansı yoktu. İşte bunun için devrimci hareket, 37 yıllık tarihi boyunca silahlı mücadelede ısrarın adı oldu aynı zamanda.

8 Nisan 2007 Dersim'in Hozat İlçesi kırsal alanında oligarşinin askeri güçleriyle Cephe gerillaları arasında çıkan çatışmada şehit düştüler!

 
#25


Ergani ARSLAN

10 Eylül 1981'de Mehmet Dede Obruk Köyü, Dodurga/Çorum doğumludur. Babası Kürt, annesi Türk milliyetindendir. Emekçi bir ailenin çocuğudur. İlkokuldan sonra hep çalışmıştır. Mesleği fırıncılıktır.
1996'da çalışmak için Almanya'ya gitti. Bu dönemde Kurtuluş Dergisi'ni okumaya başladı. Bir süre sonra kendi deyişiyle "Kurtuluş gibi düşünmeye başladığını" farketti. Almanya'da "kaçak" olarak bulunduğu için o dönem eylemlere katılamasa da, sonunda kesin kararını vererek, 1999'da örgütlü mücadeleye katıldı. Bu tercihi için daha sonraki bir yazısında şöyle diyecektir: "Örgütlü mücadeleyi seçmemdeki neden haksızlığa olan tahammülsüzlüğümdür. İkincisi devrimcilerin sıcak ve içtenlikleri beni mücadeleye çeken nedenler olmuştur. Doğru ve yapılması gerektiğine inandığım için örgütlü mücadeleye katıldım."
Dortmund ve Duisburg'da demokratik faaliyetlere katıldı. Dernek, dergi, kampanya, gece çalışmalarında görev aldı. Başından beri gerilla olma isteği vardı. Hiçbir zaman kendini sınırlamadı. "Yapamam" veya "hayır" gibi bir tutumu olmadı hiç. Çünkü, kendini mücadelenin her zaman en önünde gördü. Her zaman daha iyisini yapma çabası içinde oldu.
Ergani yoldaşımız, Hareketin kendisi için ne ifade ettiğini şu sözlerle anlatıyordu: "Hareket benim için umuttur. Halkımızı kurtuluşa götürecek öncüdür. Anadolu toprakları üzerinde isyanın adı olmuştur. Kararlılığın, ölüp teslim olmama geleneğinin mirasçısıdır. Kurtuluşa giden bir yoldur hareket. Benim için bir öğretmen, bir ailedir. Sevdanın en güzelidir. Ne mutlu ki böyle bir hareketimiz var, ne mutlu ki Parti-Cepheli olma onurunu yaşıyorum..."
Halkın kurtuluşu için dağlardaydı. Kurtuluşa giden yolda ölen ama teslim olmayanlar geleneğine yeni bir halka ekleyerek ölümsüzleşti.

8 Nisan 2007 Dersim Hozat
 
#26

Solmaz DEMİR

Solmaz DEMİR, 25 Nisan 1984 doğumludur. Dersim Hozat, Taçkirek Köyü'nde doğdu. Ortaokulu bitirmiş, bir emekçi olarak kadın kuaföründe çalışıyordu. Devrimcileri yakından tanıdıktan sonra devrimci olmaya karar verdi. 16 Eylül 2006'da gerillaya katıldı. Tanıdığı devrimciler gibi, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için savaştı, devrim savaşçısı olarak ölümsüzleşti.

8 Nisan 2007 Dersim Hozat
 
#27


Gülender ÇAKMAK

Gülender ÇAKMAK, 2 Nisan 1973, Çorum doğumludur. İlk, orta ve liseyi Çorum'da okudu. 1993'de Dicle Üniversitesi, Kimya Eğitim Fakültesi'ne girdi. Ve mücadeleye de üniversite yıllarında, 1995'de başladı. TÖDEF çalışmaları içinde yeraldı. Onun örgütlü olduğu, kavgaya başladığı dönem, Diyarbakır'da dört TÖDEF'linin katledildiği dönemdi. O buna rağmen, kavgaya adım atıyordu. Dicle Üniversitesi'ni de mücadele etmek istediği için seçmişti zaten.
Kendini ısrarla ve istikrarlı biçimde geliştiren Gülender, bölge çapında görevler üstlendi. Üniversite yıllarında birçok kez gözaltına alındı. TÖDEF'in yaz kampından gözaltına alındığında Adana Kürkçüler Hapishanesi'nde 3 ay tutuklu kaldı. 3. sınıfta iken devrim mücadelesine daha çok şey katabilmek için okulunu terk etti. Bir süre sonra İstanbul'da illegal alanda istihdam edildi.
Gençlik örgütlenmesi içinde birlikte mücadele ettikleri yoldaşı Yusuf ARACI ile sözlüydüler. Yusuf Aracı, hatırlanacağı gibi, 26 Mart 2003'de ölüm orucunda şehit düştü. Gülender, Dersim dağlarında Yusuflar'ın direnişinin mirasçısı olarak savaşıyordu.
Hareket onun için şunları ifade ediyordu: "Türkiye devrimini gerçekleştirecek, halkı kurtuluşa götürecek tek yol olarak görüyorum Hareketi. Hareket benim için adaleti, onuru, eşitliği, özgürlüğü ifade ediyor." İşte bunun için dağlardaydı. Bunun için silaha sarılmıştı. Halkın kurtuluş savaşında, bir özgürlük savaşçısı olarak ölümsüzleşti.

8 Nisan 2007 Dersim Hozat
 
#28


Yunus GÜNDOĞDU

Yunus GÜNDOĞDU, 5 Ocak 1980, Dersim, Çemişkezek Fotogçayır doğumludur. Bir emekçiydi Yunus. 2002 Şubat'ında oligarşinin ordusunda askerlik yaptı. Askerliğini Ankara İl Jandarma'da yapan Yunus, Ankara Numune Hastanesi'ne nöbete götürülüyordu. İşte orada ölüm orucu direnişçileriyle tanıştı ve o dönem devrimci olmaya karar verdi.
Askerliğini bitirdikten sonra 2004 yılı başlarında İstanbul İkitelli'de örgütlü mücadeleye katıldı. İkitelli, Esenler, Nurtepe semtlerinde gecekondu yoksullarının mücadele ve örgütlenmesinde yeraldı. Esenler Temel Haklar'da çalışmalar yürüttü. 2004 Kasım'ında Esenler'de tutuklandı. Yunus, 2006 Nisan'ında tahliye oldu ve Nurtepe'de mücadeleye devam etti.
2005 sonunda özel bazı nedenlerden dolayı hareketle ilişkisi kesilen Yunus'la, 2006 Ağustos'unda gerilla birliğimiz ilişki kurdu. Bunun ardından Yunus gerillaya katılma talebinde bulundu ve o da 18 Ağustos'ta gerillaya katıldı. Oligarşinin ordusunda askerken tanımıştı devrim düşüncesini. Halkın kurtuluş cephesinde bir savaşçı olarak halkının kurtuluş kavgasında ölümsüzleşti.

8 Nisan 2007 Dersim Hozat
 
#30


"Denizden geldim ben
Yakamozlar arasından

Karadeniz'den geldim ben
Dağların doruklarından

Fındık ve çay bahçelerinden geldim ben
Hamsi avlamaktan, tütün kırmaktan geldim

Bir elimde ondörtlü
Bir elimde kemençe

Kaçkarların doruklarında gezerim

Karadeniz'den çıkıp
Halkımın deryasına dolarım.

Sudaki balık gibi
Halkımın içinde yaşarım

Ben denizin
ben halkımın
öncüsüyüm.

FARUK KADIOĞLU

Kim demiş ölüm var diye bize / kardeş kardeş atan bu yürek bizim / Bize ölüm yok... Bize ölüm yok... Bize ölüm yok... / Bu yürek hiç durmayacak / Bize ölüm yok... Bize ölüm yok... Bize ölüm yok... / Bu yürek hiç susmayacak...





Hücre Duvarındaki Kan

Son mesajlarını da yazdıktan sonra kalemi bıraktı masanın üzerine. Heyecanlıydı. Ama bir o kadar da sakin... Bant takma törenindeki duygularını sorduklarında da böyle anlatmıştı. Ayağından başlayıp tırnaklarının ucuna kadar her hücresini saran bir heyecanla sesi titremişti o gün. "Sözümüz söz yoldaşlar..." diyebildikten sonra eklemişti: "Sözümün eri olacağım. Şerefimle yemin ediyorum ki, başaracağım... Şerefli yaşayıp, şerefli öleceğim. Şerefsizce bir yaşamın dayatıldığı günümüz dünyasında şerefli olmak en erdemli davranışların başında geliyor".
O an'ın coşkusundan hiç sıyrılmadı günlerce, o gün sıktığı sol yumruğunu hiç gevşetmedi. Şakağında atan kan, parmaklarının ucuna yürüyordu onyedi gündür, ha boşaldı boşalacaktı.
Havalandırmaya çıktı, yoldaşlarına yazdığı son kısa notu 'top'a sarıp fırlatacaktı. Etrafı gözledi, düşmanın haberi olmamalıydı. Bedeninden yükselecek alevin sıcaklığıyla uyanmalı, Feda'nın zalimin yüreğine saldığı korkuyu hissetmeliydiler tenlerinde. Yanmalıydılar, kendi zulümlerinin aleviyle. Çıldırtan bir umutsuzlukla dövünmeli, "bir gece yatağından" uyanıp, "tanrım bu ne zor bilmece" diyen celladın çaresizliğindeki gibi; "Öldürdükçe çoğalıyor adamlar, oysa ben tükenmekteyim öldürdükçe" diye düşünmeliydiler.
Güzel konuşmanın bir "sanat" olduğu söylenir hep. Ölümleriyle konuşmak zorunda kalanların, ölümlerini de bir sanatçı inceliğinde işleyip, tarifsiz inançlarına yeni anlamlar yüklüyor olmalarında şaşılacak hiçbir şey olmamalıdır. Halkın en yiğit evlatlarının ölümlerinin sıradanlaştırılmak istendiği, insana dair bütün erdemlerin, inancı uğruna bedel ödemenin yoksayılmaya çalışıldığı bugünlerde, birileri kendi ölümlerini zalime vurulan bir darbeye, uyuyanları uyandıran bir gök gürültüsüne dönüştürmek için, canıyla birlikte yaratıcılığını da sürüyor mevziye. Bu Büyük Direnişte kaç kez verdiler bunun örneklerini. Kurşun yağmurları altında halaya durduklarında da, bedenlerini tutuşturup zebanilerin üzerine yürüdüklerinde de, bulundukları mekanların her karesinde düşman gözleri fır dönüyorken saklı kuytularda birden tutuşturdukları alevlerin ortasına bağdaş kurup oturduklarında da, hücre hücre erirken de... tek bir amaçları vardı. Yaşatmak.
O da öyle yapacaktı.
Dün gece bütün ayrıntıları kafasında yeniden değerlendirmiş, sıraya koymuştu. 12. Ekibi'nin neferlerinden olduğu Büyük Direniş gibi sabırla, eli titremeden yerine getiriyordu şimdi.
Küçük kağıda yazılmış, "önderime, partime, halkıma selamlarımı iletin. Halkımı çok seviyorum. Görüşeceğiz. Zafer..." sözlerinin yer aldığı notu gönderdi yoldaşlarına.
Yoldaş...
Başka hangi kavram bu kadar titretir yürekleri. Başka hangi kelimeyle anlatılabilir, bu tek kelimenin anlattığı o büyük sevgi. 'Yoldaşlar; gözüm arkada kalmayacak...' diyerek kaç yiğit fırladı siperlerinden de ölümü kucakladı yoldaşları uğruna. Yok yok, bir ananın sahiplenmesinden de öte bir şey bu. Kan değil aralarındaki bağ, göbek bağı hiç değil. Aynı kavgaya baş koymaktan, aynı idealler için gerektiğinde ölümü kucaklayabilmekten, aynı hedefe ulaşabilmek için gösterilen sınırsız fedakarlıktan beslendi onyıllar boyu. Zafer olup kucakladı bazen birbirini, kimi zaman da sıkılı bir yumruk oldu gidenin ardından.
Daha uzun bir mektup da, "tüm yoldaşlarına!" bıraktı. Son veda gibi değildi, yapılacak işleri, örgütlenmenin gerekliliğini anlattı umut yüklü satırlarında. Birkaç saat sonra ölüme gidecek birinin satırları olduğuna kimsenin inanması mümkün değildi. Olsa olsa, bir öğretmenin son dersi, öğrencilerine son öğüdü...
Yatağın üzerine bir de dilekçe bıraktı. Son "arzuhuli" değil, suçluyu yargılayan son satırlarıydı bunlar da. Neden bedenini ölüme yatırdığını, şu son onyedi günde neler yaşadığını ve neden şimdi kendini feda ettiğini anlattı. 'TECRİT' dedi, benim katilim odur, başka suçlu aramayın, beklemeyin bizden boyun eğmemizi bu zulme. Ölürüz de düşüncelerimizden vazgeçmeyiz, yanarız da tecrit altındaki bir yaşamı sineye çekmeyiz...
Onlar da biliyordu, bu direnişte daha bir öğrenmişlerdi özgür tutsakların başeğmezliğini. Dört duvar arasından yükselen çığlıkları, ölümlerin haykırışını sansürün kalın duvarları arasında kaybettiklerini düşünüyorlar, kimsenin duymamasından cesaret alarak sürdürüyorlardı bu zulmü. Yasalar çıkarıyorlar, direnişçileri moralmen çökertmek için akla gelmedik yöntemlere başvuruyorlardı. 1 Haziran'da da yeni bir yasa çıkacak, direnme hakkına müdahale faşizmin yasası olarak tarihe geçecekti.
Faruk bunları düşündükçe öfkesi daha bir arttı. Ölüm orucuna başladıktan sonra yoldaşlarıyla, dışarıyla bütün ilişkilerini kesmeye çalışmışlardı. Ailesine yaptığı hediyeler 'yok olmuş', önceki görüşte amcasının oğlu ile görüştürülmemişti. Amcasının oğluna izin almak için savcıya gittiğinde, odasında siyasi şube polisini gördüğünü de sonradan öğrenmişti. Hiçbir mektubunu gönderemiyordu onyedi gündür, yüzlerce tutsaktan ve dışarıdan gelen mektuplarını da alamamıştı. 'Moral verir' diyordu Yankilerin çocukları. Moralsiz olmalı bu mekanın insanları. Talimat büyük yerdendi. Hapishaneleri "konuk evimiz" diye anlatıp, konuklarını öldürenler böyle buyurmuştu.
Egemenlerin yüzyıl önceye dayanan, deneylerinden öğrenmişlerdi tecritin nasıl uygulanacağını. Dört duvar arasına kapatmak yetmiyor, insani ve sosyal bütün ilişkilerini yoketmek gerekiyordu tutsağın. Düşüncelerinden vazgeçirmeye zorlamanın en ince detayları geliştirildi yıllar boyu. Amerikan emperyalizmine hizmet etmiş Dr. Schein "Tutsaklar yeterince tecrit edilen bölümlere yerleştirilmeli" diyordu, '24 Maddelik Beyin Yıkama Programı'nda. Çünkü böylece, "duygusal ilişkiler başarılı bir şekilde koparılabilir" buyuruyordu. Ne bilsindi ki, fiziken ayrı olsalar da devrimciler yürekleriyle o ilişkiyi dipdiri tutarlardı. "Tutsaklara gelen postanın sistemli olarak denetlenmesi ve saklanması" gerektiğini de bu deneylerden öğrenmişti oligarşinin tecrit uzmanları. Ama daha pervasızdılar 1950'li yıllara göre. Çağımız; hukukun ayaklar altına alındığı, halkların binyıllara dayanan değerlerinin ve kazanımlarının yokedilmek istendiği, muhalif olanların bombalarla yokedilip, tecritle susturulduğu, bir pervasızlık çağıydı. Bu yüzden saklamıyorlar, "imha edilmesine karar verdik. Çünkü bu mektuplar tutuklulara moral veriyor" diyorlardı.
Son olarak, tutsakların ürettiği Aile Postası isimli dergi hakkında, içinde Faruk'un röportajı var, "uyduruk cümleler geçiyor" diye imha kararı vermişlerdi. "Uyduruk cümleler"; F tiplerinde tecrit gerçeğinden başka bir şey değildi. Ölümüyle tecriti anlatanların, bir dergi sayfasındaki sözlerini sansürleyince, gerçeği gizleyeceklerini düşünecek kadar cahil ve acizdi tecritçiler.
İşte tüm bunlara cevap vaktiydi bugün. 118 yoldaşı her saldırıya nasıl cevap olmuşsa, o da direnme hakkını yoketmek isteyenlere, tecritte ısrar edenlere cevap olacaktı.
Havalandırmada ağır ağır voltalamaya başladı. Bu arada koridordan "akşam yemeği"ni dağıtan el arabasının sesi duyuldu. O'nun açlığı özgürlüğeydi, yoldaşlarıyla birarada yaşamaya; neylesindi o çağrıyı, dönüp bakmadı. Saatine göz attığında "vaktin yaklaştığını" düşündü. Yeniden girdi daracık hücresine. İnsanın hücreye sığmayacağını bir kez daha duyumsadı bütün benliğiyle. "Yıkacağız seni..." dedi, öfkeyle hücre duvarlarına bakarak.
Feda eylemini nasıl gerçekleştireceğini önceden belirlemiş, gerekli malzemelerini hazırlamıştı. Malzemelerini özenle alt kata indirdi ve 'öbeği' hazırladı. Planı oydu ki, öbeğin ortasına oturup bedenini alevleştirmekle kalmayacak, devrimin en duyarlı "sanatçılarından" biri olduğunu gösterecekti.
Hazırladığı dövizleri, yüzü içeriye dönük şekilde alt katın duvarlarına astı. Mazgaldan görülmemeliydi şimdilik dövizler. Az sonra alevleriyle söyleyeceği sözleri işlemişti dövizlere: "Tecriti Kaldırın", "Yaşasın Feda Eylemimiz."
Saat 18:00...
Tarihi kanlarıyla yazanların soyundandı, kanıyla yazacaktı bir kez daha bu gerçeği.
Önce sol serçe parmağını ve yüzük parmağını keserek, yüreğinin orta yerinde adeta milyonluk bir ordu tarafından haykırılıyormuş gibi yankılanıp duran sloganları yazmaya çalıştı. Olmadı... Günlerdir parmaklarının ucuna yürüyen kan yetmiyor, soğuk duvarın arasında eriyip gidiyordu. İlk kez açtı yumruğunu, sol bileğini keserek akıttı kanını. Bu arada yirmi dakika geçmişti eylemine başlayalı. Kimselere fark ettirmeden, düşmanını sarsacak hazırlıklarını sürdürüyordu. Kentin gecekondularından burjuva karargahlarına sessizce süzülen bir militandı bu anda.
Bileğinden iki dakika boyunca kan aktı. Acıyordu canı dayanılmaz bir şekilde. Ama dayanıyordu O. 118 yoldaşının acısından daha büyük bir acı olamazdı ki...
Damarından bir isyan fırtınasıyla boşalan kanıyla, megafon ve butonun olduğu duvara, "Halkım her şey sizin için" yazdı. Karadeniz'in fındık, tütün, çay bahçelerinde çifte sömürüye tabi tutulanlara, Çukurova'nın pamuk tarlalarında alınterine karışan sıtmaya direnen mevsimlik işçilere, gecekonduların yoksullarına, fabrikada demiri döven işçiye, faşizmin kimliksizleştirme politikalarına ısrarla direnen gençlere... seslendi. Sözünü kanıyla imzaladı.
Sonra mutfak dolabının üstüne yöneldi. Burası, mazgaldan bakınca görülecek ilk yerdi. Revire çıkan yoldaşları görecekti sonra bu yazıyı. "Kanla yazılan tarih silinemez" yazdı kanıyla. Kanı suyla yıkamaya çalışacaklara da, uğraşlarının beyhude olduğu mesajını veriyordu.
Saat 18.40...
Gülümsedi... Çakmağı çaktı... Öbek tutuştu bir ucundan. Gün batmadan güneşin sofrasına oturur gibi, oturdu ateşin ortasına. Börklüce'ydi şimdi; Bedreddin'in karşısında bağdaş kurup, 'yarın yanağından başka her şeyde, her yerde hep beraber demek için" kavgaya tutuşmadan önce son öğütlerini hatmediyordu. Vietkong'du şimdi; yeraltı sığınaklarında Ho Amca'nın emperyalizmi perişan eden taktiklerini dinliyordu dikkatle. Kızıl bir partizandı; faşizme karşı direnme suçunu işlediği için Auschwitz'de yakılıyordu. Halkının aydınıydı şimdi; Madımak'da küllerini göğe savuruyordu. Stalingrad siperlerinde yoldaşlar arasında kurşun sıkıyordu faşizme. Sabo'ydu; nisan şafağını sosyalizmin kızıl bayrağıyla selamlıyordu tarakalar eşliğinde. Ve özgürlüktü tepeden tırnağa; alevlere karışıp firari bir isyana dönüşmeye hazırlanıyordu...
Ateş ateş iken yakmaya kıyamıyordu. Tutup alevlerin elinden, koynuna doldurdu Faruk. Yüreğinde yanan kavga ateşinin koruyla bütünleştikçe daha bir yükseldi göğe alevler.
Ses telleri tutuşana kadar "Bize ölüm yok!" marşını söyledi. Hiç olur muydu, böyle bir ölüme, ölüm! Yaşatmak için ölenler, yoldaşlarının bilincinde, halkın yüreğinde hep yaşamaz mıydı zaten...
Karadeniz'de hamsi avına çıkan takalar gibi bir o yana bir bu yana dalgalandı hafifçe ateşin ortasında. Hamsi avına çıkmadan önce ya da sonra horon deperdi Karadeniz uşağı. Eyleminin yarıda kesileceği kaygısını taşımasa kalkıp horon depecekti alevlerle elele tutuşarak.
Bilinçle almıştı eyleminin kararını, alevlerin bilincini yakmasına son ana kadar izin vermedi. Her çarpışmada galebe çaldı ona. Bağırmadı, etlerini yakan alevin verdiği acıyla. Zamanı gelmeden atmadı o sloganı, duyan olur da Feda'm yarıda kalır, diye.
Nasıl bir irade bu! Bu nasıl, acıyı bilinçle yenmek...
Sarkmaya başlayan etlerine baktı ateşli gözleriyle... Zamanıydı şimdi... İki kez "Yaşasın Feda Eylemimiz" sloganını attı ateşten sesiyle.
Saat 18.45...
Tesadüfen, hücreden çıkan dumanları gören gardiyanlar, toplaştılar alevlerin başına. Biraz olsun beynini satmamış olanları; "yanan kimdi, kül olan neydi gerçekte?" sorularını sordu, amirlerine göstermeden.
Ateş söndüğünde ağır yanıklarla kaldırıldı revire. Şaşkındı zulmün sahipleri. Daha 17 gün olmuştu ölüm orucuna başlayalı. Düşünmediler elbette, biz bu insanlara nasıl bir zulüm uyguluyoruz ki... diye. Onlar düşünmedi ama gizleyemediler de kimselerden. Herkes düşündü, "tecrit nasıl bir işkencedir ki, insanlar böyle pervasızca ölüme yürüyorlar..." diye.
Hapishane müdürleri, savcılar, "neden bu kadar erken olduğunu..." aralarında tartışırken, ölümsüzleşti ateşin oğlu. Aynı hücrede bulunan yoldaşını sorguya çekip, tek kişilik hücreye attılar. "Gördün, neden zile basmadın" diyordu, oligarşinin savcıları ve müdürleri. Oysa görmemişti O da. Ama biliyordu o çakmağı kimin çaktığını. Kendi suçlarını örtbas etmek için "sanık" arayanlara verdi cevabını: "Sorumlusu tecrittir, tecriti kaldırın..."
Analar ağıt yakarken, yoldaşları ateşler yaktılar o gece. Tekirdağ F Tipi'nin bütün havalandırmalarının tepesindeki tellere ateşler asıldı. Gökyüzü kızıllaştı. İnanç, isyan, kararlılık oldu alevler, tutuşturdu dikenli telleri. Oysa, tecriti koyulaştırmak, tutsaklar arasındaki haberleşmeyi kesmek için yapmışlardı o dikenli telleri. Haberleşmişler, örgütlenmişlerdi işte. Aynı anda tutuşan alevler "Faruklar oldukça örgütlülüğümüzü engelleyemezsiniz" diye haykırdılar.
 
#32
2 Temmuz 1980
İstanbul Topkapı’da “işkencelere ve faşist teröre karşı” gerçekleştirilen bir gösteride polisle girdikleri çatışmada şehit edildiler. Talip ve İbrahim 1960 doğumluydu.
Talip GÜLDAL

İbrahim KARAKUŞ
Yüksel KARAN
 
#33
BİLAL KARAKAYA (1962....)

Bilal KARAKAYA , devrimci yaşamla 1980 öncesinin antifaşist mücadele döneminde tanıştı. Ve devrimci mücadele içinde aktif olarak yer aldı. Cunta döneminde tutsak düştü. Direnişini 12 Eylül zindanlarında da sürdürdü ve tahliye olup, kavgayı kaldığı yerden sürdürdü.
Simitçilikten boyacılığa, işportacılığa kadar birçok işte çalışan Bilal KARAKAYA, bir süre hem ailesini geçindirdi, hem de devrimci faaliyet yürüttü. Proleter kişiliği onu profesyonel devrimcilik yapma noktasına getirdi.
O, sessiz ve tevazu sahibi bir devrim emekçisi, isimsiz kahramanlardan biriydi. Devrimci saflığın ne olduğunu anlamak için ona bakmak yeterliydi. O hep görev aşkıyla yanıp tutuştu, zorluklardan bir kez olsun şikayet etmedi.


bilal için en doğru şey yazılmış..,
çanakkalede aynı bölümde(hücreler) kalmıştım.. onu hiç unutmayacağım.. saf ve temiz yüreğini hep örnek almaya çalışacağım..
duygusal bir nedenle yazdım.. ve duygularımı belirtme gereği de duydum.. dilerim sayfayı örselemedim..
bilal'e sonsuz sevgi ve saygılarımla
 
#35
Osman KORKMAZ
Uğur KORKMAZ

7 Temmuz 1980
Osman 1959, Uğur 1960 doğumluydu. 7 Temmuz’da Sirkeci’de polisle çıkan çatışmada şehit düştüler. Gençlik alanındaki Faşist Teröre Karşı Mücadele Ekipleri’nde savaşçıydılar.

 
#37
H. İbrahim BAYRAKTAR
Temmuz 1980

DEV-GENÇ saflarında mücadele etti. “İşkenceye ve Faşist Teröre Karşı Mücadele” kampanyası çerçevesinde düzenlenen Çemberlitaş’taki gösteri sırasında askeri tim tarafından katledildi.

 
#39
Recai DİNÇEL
Avni TURAN
İbrahim Yalçın ARKAN

Kaldıkları ev 24 Mart 1993 gecesi kuşatıldı. Katliamcıların teslim ol çağrılarına karşı misyonlarına yakışır tarzda direniş geleneğine yeni bir sayfa ekleyerek ölümsüzleştiler.
Recai DİNÇEL, 1958 Sinop doğumlu, emekçi bir ailenin oğluydu. Yüksek öğrenime başladığında devrimci saflarda yerini aldı. 1978'de Dev-Genç Aksaray Bölge Komitesi'nde ve FTKSME'de yer aldı. 12 Eylül öncesi, tutsak düştü. 1987'de Metris Hapishanesi Komitesi'nde yer aldı. '90'da tahliye oldu. Karadeniz Bölgesi Sorumluluğu'na atandı.
İbrahim Yalçın ARKAN, 1958 İstanbul doğumluydu. 1976- lardan itibaren lisede mücadeleye katıldı. 12 Eylül öncesi Ege Bölge Komitesi'nde görev yaptı. '82'de tutsak düştü. Mahkemede idam kararı verildi. 1991'de Fazıl Özdemir yoldaşıyla beraber Gaziantep Hapishanesi'nden firar etti. Sivas-Tokat dağlarında bir gerilla birliğini komuta etti. Bir süre sonra Ege dağlarında bir gerilla birliğini örgütlemek görevini aldı.
Avni TURAN, 1954 Düzce doğumluydu. 1975'lerde, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde mücadeleye katıldı. Dev-Genç içerisinde görevler aldı. Bölge örgütlenmelerinde sorumluluklar üstlendi. 12 Eylül'den sonra tutsak düştü. 1984 Ölüm Orucu'nda yer aldı. 1986'da tahliye oldu. '88'de Avrupa Komitesi'ne atandı. '90'da kamp çalışmasında görevlendirilenler arasındaydı. '91 yazında Sivas-Tokat dağlarında, gerilla birliğinin komutan yardımcısıydı.

 
#40



Kaybedilme tarihi:


31 Mart 1998
yer:




Seferihisar
Ege Bolgesinde gozaltina alinarak
kaybedildiler
Bir yil sonra, Turan unal adli
kontrgerilla elemaninin itiraflari
sonucu, Foca’daki bir askeri birlikte
iskence yapildiktan sonra, bir
tekneye konulduklari ve teknenin
Seferihisar aciklarinda bombayla

batirildigi ogrenildi.
 
Üst