Devrimci Sol'dan DHKP-C'ye

#87
DHKC Açıklama 379
2009.07.27


Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi basın bürosu 27 Temmuz 2009 tarihinde 379 nolu yazılı açıklama yayınladı:



Tarih: 27 Temmuz 2009
Açıklama: 379

Komplo teorisyenleri, şimdi de
oligarşi içi it dalaşının hizmetinde
SABANCI EYLEMİNİN NEDENİ BELLİDİR!
KARARTMALAR,
KARA ÇALMALAR, GERÇEĞİ DEĞİŞTİREMEZ!

Kalemlerini burjuvaziye satarak alçaklığı bir meslek haline getirenler, komplo teorileriyle devrimci eylemlere ve devrimci harekete saldırmaya devam ediyorlar. "Karanlıkta" kalan birşeylerin aydınlatılmasını istiyor görünürken, gerçekleri karartıyorlar. Gerçeğin peşindeymiş gibi görünürken, oligarşinin yalanlarının hizmetindeler; iktidarların ihtiyaçlarına göre teori ve politika yapanlar, gerçeğin en büyük düşmanlarıdırlar. Bu savaşın galibi bellidir; gerçekle yalanın, doğrularla yanlışların savaşı, tarihsel olarak sonucu baştan belli bir savaştır. Yalanda, karalamada, çarpıtmada, komplo teorilerinde ısrar, uzun da sürebilir, yanlışları düzeltmek, büyük bir emek ve zaman da gerektirebilir, fakat bizim tüm emeğimiz, enerjimiz, zamanımız gerçeğin savaşı içindir zaten.

Burjuvazinin kalemşörlerinden, politikacılarından ve MİT'çilerden komplo teorisyenliğini devralmış görülen Can Dündar, Özdemir Sabancı'nın örgütümüz tarafından cezalandırılması üzerine ortaya atılan ve devrimci hareket hakkında karalama yapmaktan, şaibe yaymaktan başka amacı olmayan yalanları belki kırkıncı defa yazdı. Derya Sazak da bu komplo teorisyenini kaynak göstererek benzer iddiaları köşesine taşıdı.


İktidarların ihtiyaçlarına göre teori ve politika yapanlar,
gerçeğin en büyük düşmanlarıdırlar

İlk olarak 1999 ayının Şubatında bu iddiaları yazdı Can Dündar. "Komplo teorilerini pek sevmem" diyerek yazmıştı. 11 yıldır yazıyor bu komplo teorisini. Teorinin "kaynakları" şöyleydi: "Biri Dündar'ın bürosuna telefon etmiş, Sabancı suikastını üstlenen örgütten olduğunu söylemiş..." sonra da işte birşeyler anlatmış. Biri de "Eyüp Aşık'a telefon etmiş", o da bir şeyler anlatmış... Sonra, Sabancı eylemini gerçekleştiren militanlardan biri olan Mustafa Duyar, tam Can Dündar'a birşeyler anlatacağında Afyon Hapishanesi'nde öldürülmüş... O kadar. Telefondaki kimlerdi, ne o gün, ne sonra bunu öğrenemediler hiç. Ama telefonda söylenenleri, kesin gerçekler gibi yazıp duruyorlar o zamandan beri.

Dündar, geçen hafta, 25 Temmuz 2009 tarihli Milliyet'te bir kez daha yazdı bunları.

Ancak bu kez, komplo teorisine bir isim daha eklenmişti: Ali Suat Ertosun. Can Dündar, Duyar'la hapishanede görüşmesini engelleyen bürokratın Ertosun olduğunu açıklıyordu yıllar sonra.

Ertosun, Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyesi idi ve anlaşıldığı kadarıyla, HSYK AKP'nin istediği atamalara karşı çıkıyordu. Tam bu noktada Yeni Şafak, Zaman gibi AKP borazanı gazeteler birden Ertosun'un 19-22 Aralık katliamının mimarı olduğunu hatırlarken, Can Dündar gibi kimileri de onun Duyar'ın öldürülmesindeki "rolünü" anlatan teorilerle çıktılar ortaya. Kuşku yok ki bu zamanlama, bu çakışma, bu hatırlamalar, kendiliğinden olmuyor.


Yalanlarla çizilen resim, bizim değil, kendilerinin resmidir

Can Dündar, söz konusu komplo teorilerini ilk yazdığında söylediğimiz netti: "İspat etmeyen alçaktır!" İspat etmedi. Edemezdi de zaten. O günden bu yana, bu konuyu bir "aydın" olarak değil, bir "alçak" olarak yazıyor. Aydın dürüstlüğü gösterip, "bu konuya araştırdım, ek bir bilgi, belge, kanıt bulamadım" diye yazamıyor. Tam tersine, temcit pilavına çevirdiği komplo teorisini, şimdi oligarşi içi it dalaşında AKP'nin hizmetinde yeniden kullanıma sunuyor.

AKP iktidarına sağladığı bu "malzeme" karşılığında, kuşkusuz düzenden yeni paylar kapacaktır. Tıpkı, "Atatürk güzellemeleri" yaptığında, tıpkı Ecevitler'e, tekelci burjuvalara belgeseller yaptığında, bunların karşılığını aldığı gibi... Düzen kendine hizmetin karşılığını verir bir biçimde. Hele ki bu hizmetin sahibi "solcu, sosyalist" görünen biriyse, "eski devrimci"yse, o zaman o hizmete daha büyük ödüller verir; böylelikle, hem o "eski solcu"yu düzenine daha sıkı bağlamış, hem de başka "solculara", "bakın, bana hizmet ederseniz sizi böyle ödüllendiririm" demiş olur. Can Dündar, hem düzene midesinden ve beyninden sıkı sıkıya bağlanmış, hem bir dönek modeli haline getirilmiştir.

Yaptığı her işi, yazdığı her satırı böyle görmek gerekir.

Dündar, spekülasyonları birbiri ardına dizdiği 25 Temmuz tarihli yazısını şu cümleyle bitiriyor: "Şimdi iplerin uçlarını birleştirin bakalım, ortada neyin resmi çıkıyor?"

Neyin resmi çıkıyor, onu yazmıyor. Tüm komplo teorisyenleri gibi, sorusunu ortada bırakıyor. Ama yazısındaki "tez"leri birleştirince ortaya neyin resminin çıktığını biz söyleyelim: Kalemini işbirlikçi sömürücü bir sınıfa satmış bir alçağın resmi görünüyor.


Komplo teorisyenleri, burjuvaziden "aferin" alırken, tarihin onlara vereceği
tek sıfat "alçaklık"tır. Tercih kendilerinindir!

Can Dündar'ın ve benzerlerinin 11 yıldır tekrar ettiği spekülasyon ve karalamalar burada tekrar cevap vermeye gerek duymuyoruz. (Bu spekülasyonlara ve cevaplarımıza dair daha geniş bilgi edinmek isteyenler, "Gökdelenleri Sarsan Kurşun SABANCI EYLEMİ" başlıklı kitabımıza bakabilirler: www.ozgurluk.org)

Bu komplo teorilerinin birbirine bağlı iki amacı vardır: Birincisi, devrimci bir eylemi karalamak, ikincisi halkın gözünde örgütümüzü şaibeli hale getirmek. Komplo teorilerini kim yaparsa yapsın, spekülasyonları kim tekrarlarsa tekrarlasın, bu amaca hizmet etmiş olur.

Can Dündar, 1999'da komplo teorisini ilk dile getirdiği yazısında şunu söylüyordu: "Sabancı'nın neden hedef seçildiğini öğrenebilecektik". Dündar'ın bu yazısından 11 yıl sonra, Derya Sazak, bu kadar yalanın, yanlış bilgilendirmelerin ortasında "Duyar konuşsaydı, Sabancı cinayeti aydınlanacaktı" diye yazabiliyor. (25 Temmuz 2009, Milliyet)

Sabancı'nın neden hedef seçildiğini öğrenmek için kimsenin Duyar'la konuşmasına gerek yoktu zaten. O "neden" o gün de çok açıktı, bugün de. Sabancı'nın cezalandırılmasının bir tek nedeni vardı, Duyarla konuşmuş da olsalar, o nedenin dışında başka hiçbir şey öğrenemeyeceklerdi Dündar ve Sazak. Bu tek nedenin dışında "eylemin nedeni" diye duydukları herşey YALAN olacak.

Sabancı'yı bu sömürü ve zulüm düzeninin sahiplerinden biri olduğu, bu topraklarda çalınan her damla alın terinden, dökülen her damla kandan, cuntalardan, infazlardan, katliamlardan sorumlu olduğu için cezalandırdık.

Bu çıplak gerçek çok korkutuyor oligarşiyi.

Bu nedenle de kitlelerin gözündeki bu netliği karartmaya çalışıyor. Küçük burjuvazi, komplo teorileri yaparken, işte bu karartmaya hizmet ediyor. Devrimci bir eylemi karartmak ise, tartışmasız, tekelci burjuvaziye hizmettir. Sömürü ve zulüm düzenine hizmettir.

Bilinmeyen bir şey yoktur. Bilinmeyen, sömürücü asalak işbirlikçi tekelci burjuvaların, tekeller adına zulmeden burjuva politikacılarının, kontrgerilla şeflerinin ne zaman, nasıl nerede halka hesap verecekleridir. Halkın adaleti, hiç beklemedikleri zamanlarda, hiç beklemedikleri yerde, mesela Sami Türk'ün karşısına çıktığı gibi, karşılarına çıkınca, korkuları bir kez daha depreşiyor.

Halkın adaletini karşısında görünce, ürperen yalnız Sami Türk müydü? Hayır, emin olun ki, Sami Türk'e yönelik yarım kalan eylemimiz duyulduğu anda, gökdelenlerin güvenlikli katlarında oturan burjuvalardan, kapılarında korumaların beklediği generallere, güvenlikli sitelerde gizlenen kontrgerilla şeflerinden burjuva politikacılarına kadar hepsi ürperdiler. Bir anda, Sami Türk'ün yerinde kendilerinin olabileceğini düşündüler. Halkın adaleti, bir gerçekti ve elbet birgün tecelli edecekti...

İşte bunun için durmaksızın saldırıyorlar adaletimize.

Can Dündarlar, yıllardır bu saldırıda burjuvazinin cephaneliğine malzeme taşıyorlar. Burjuvaziyle birlikte Sabancılar'ın cezalandırılmış olmasına üzülüyorlar. Üzüntüleri o kadar derin ki, "solculuklarını", "aydın" olduklarını unutup Fehriye Erdallar'ın yakalanması için polisliğe soyunabiliyorlar.

Burjuvazi adına bu kadar alçakça bir psikolojik savaşın aleti olanlar, olaylara, halkın, devrimcilerin, adaletin değil, işbirlikçi tekellerin ve kontrgerillanın polisinin gözünden bakanlar, ne aydın, ne de solcu olamazlar. Türkiye solunun böyle solculuğa, Türkiye aydınının ve Türkiye halkının böyle aydınlara ihtiyacı yoktur.

Oligarşik diktatörlüğün sahiplerinden birini cezalandırdığımız eylemin üzerinden 13 yıl geçmiş olmasına rağmen, hala bu eyleme saldırıyor olmaları, eylemimizin gücünün ve tüm karalama çabalarına rağmen hala amaçlarına ulaşamadıklarının göstergesidir.

Devrimci eylemin, halkın adaletinin gücü buradadır.

Can Dündar gibileri on yıl daha bu komplo teorilerini tekrarlamaya devam edebilirler; ellerine burjuvaziden "aferin" almaktan ve tarih önünde "alçak" sıfatıyla anılmaya devam etmekten başka bir şey geçmeyecektir.

Tercih kendilerinin.

YAŞASIN HALKIN ADALETİ!
SABANCILAR HESAP VERMEYE DEVAM EDECEK!

DEVRİMCİ HALK KURTULUŞ CEPHESİ


http://www.halkinsesi.tv/
 
#88
PARTİ PROGRAMI:​
Kürt, Türk Ulusu, Tüm Milliyetlerden Halkımızın Kurtuluşu için;​
Kürt, Türk Ulusu, Tüm Milliyetlerden Halkımızın Kurtuluşu için;

Adalet, Eşitlik, Onurlu Bir Yaşam İçin



SAVAŞALIM VE İKTİDARIMIZI KURALIM




PARTİMİZİN NİHAİ HEDEFİ



Partimiz, Marksist-Leninist dünya görüşünü benimsemiş ve bunun için savaşan bir partidir. Nihai hedefi, sınıfsız, sömürüsüz bir düzen ve bir dünya yaratmaktır. Ancak bugünkü hedefi bu olmayıp, Emperyalizme ve Oligarşiye karşı tüm halk güçlerinin iktidarı olan Devrimci Halk İktidarı?dır.



NASIL BİR DEVRİM İSTİYORUZ?

Devrimimiz, anti-emperyalist, anti-oligarşik karakterde bir devrim olacaktır. Bu tespite, ülkemizin ekonomik, sosyal, siyasal analizi sonucu varıyoruz. Ülkemizde belirleyici olan süreç feodal süreç değil, ?kapitalist? süreçtir. Ancak ülkemizdeki kapitalizm, ABD-Japonya ve Avrupa?daki gibi kendi iç dinamiği ile gelişmemiş, emperyalizme bağımlı ve bunun uzantısı olarak ortaya çıkmış ve şekillenmiştir. Bu nedenle de, emperyalizmin bunalımı diğer yeni-sömürge ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de had safhada hissedilmektedir.

Ülkemizde emperyalizmin esas müttefiki yerli egemen sınıf, baştan beri emperyalizmle bütünleşmiş olan işbirlikçi tekelci burjuvazidir. Tekelci burjuvazi siyasi, ekonomik ve ideolojik olarak sömürü düzenini sürdürebilmek ve yönetebilmek için kapitalizm öncesi unsurlarla (toprak ağası, tefeci-tüccarlar) işbirliğine ihtiyaç duymaktadır. Bu azgın sömürü düzeninin sömürülen, ezilen sınıfları, başta işçi sınıfı olmak üzere, yoksul ve topraksız köylü, kır ve şehir küçük burjuvazisidir.

Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen sosyal ve siyasal güçler, emperyalizm ve oligarşidir.

Çok kısa olarak özetlediğimiz bu tablo devrimimizin karakterini ortaya koyuyor.



KURTULUŞUN YOLU

Ülkemiz, emperyalizmin ekonomik, politik hegemonyasındaki çarpık kapitalizmin egemen olduğu faşist devlet biçimiyle yönetilmektedir. Bu yönetim altındaki halk kitlelerinin hak, adalet, eşitlik için mücadeleleri her zaman kanla bastırılmıştır. Bunun yanında varolan ve düzen adına faaliyet gösteren ekonomik, demokratik örgütler, siyası partiler genellikle düzeni güçlendirmek, halkın mücadelesinin politize olup iktidara yönelmesini engellemek için oluşturulan düzen örgütleridir.

Emperyalizmin ve oligarşinin azgın sömürüsü karşısında halk kitlelerinin her türlü hak arayışı, gerektiğinde büyük katliamlarla engellenmeye çalışılmıştır.

Emperyalizm, ekonomik-politik olarak her alanda ülkeye hakim olup, işbirlikçi iktidarı yönetip denetlemektedir.

Emperyalizme bağımlı, faşizmle yönetilen ülkemizde seçimle iktidarın niteliğini değiştirmek mümkün değildir.

Bu nedenle partimiz, emperyalizm ve oligarşinin denetim ve yönetimindeki faşist iktidarın ancak halkın silahlı savaşıyla yıkılacağına inanır.

Halkın silahlı savaşı, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi?nin öncülüğünde şehirde ve kırda silahlı propagandanın, gerilla savaşının geliştirilmesi, yaygınlaşıp güçlenerek gerilla ordusuna varılmasıyla artan halk hareketleri ve yöresel ayaklanmalarla birlikte Halk Ordusu?nun oluşması ve en nihayet topyekün ayaklanmayla Oligarşik Devleti yıkarak Devrimci Halk İktidarını kurar. Partimiz, Halk Savaşı?nın ilk evresini, silahlı propaganda temelinde şekillenen Öncü Gerilla Savaşı olarak kavrar.

Halk Savaşının temel biçimi silahlı mücadele olmasına rağmen mücadelenin tek biçimi değildir. Halk savaşı ülkemiz koşullarında POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ?ni esas alır. Bu strateji, şehirde ve kırda gerilla savaşını temel alır. Gerilla savaşı yanında halk kitlelerin günlük, kısa vadeli halk ve özgürlüklerini, çıkarlarını savunur. Bunlar için mücadele eder. Devrimi yozlaştırıp yolundan saptırmak isteyen her türlü sapma düşüncelere karşı ideolojik mücadele verir. Halkın günlük, ekonomik-demokratik mücadelesine öncülük ederken bu mücadele ile nihai kurtuluşun sağlanamayacağının propagandasını yapıp iktidar hedefini gösterir. Ancak, silahlı mücadele dışındaki tüm mücadele şekillerini silahlı halk savaşını güçlendirici ve ona bağlı olarak ele alır.

Halk savaşının hedefi, emperyalizm ve oligarşinin ekonomik, siyasal yönetimini ve faşist devleti yıkıp, yerine Devrimci Halk İktidarı?nı kurmaktır.

Devrimci Halk İktidarı, emperyalizm ve oligarşi dışında kalan tüm halk sınıf ve tabakalarının devrimci iktidarıdır.



HALK SINIF VE TABAKALARI ŞUNLARDIR:

Türk, Kürt ulusundan ve tüm milliyetlerden başta işçi sınıfı olmak üzere, yoksul ve orta köylülük, tüm çalışanlar, şehir ve kır küçük üreticileri, esnaflar, sanatkarlar, memurlar, öğrenciler, aydınlar, ulusal değerlerini kaybetmemiş, ülkesininin bağımsızlığını ve halkın özgürlüğünü isteyen sömürü ve zulme karşı olan herkestir.

Partimiz, Devrimci Halk İktidarı?nı kurma savaşında esas olarak bu güçlere dayanır.



DEVRİMİN DIŞ DESTEK GÜÇLERİ

Devrimimiz aynı zamanda bir Ortadoğu, Yakın Asya ve Balkanlar devrimi olduğundan bu coğrafyada yeralan ülkelerin proleteryası ve tüm halkları başta olmak üzere tüm dünya ülkeleri proletaryası, devrimci-demokratik kamuoyu, ulusal ve sosyal kurtuluş savaşları yürüten güçler ve revizyonizmin yıkılmasıyla ortaya çıkan yeni sosyalist dinamikler, devrimimizin dost ve müttefik güçleridir.



BU SAVAŞTA HALKIN DÜŞMANLARI ŞUNLARDIR:

Başta ABD emperyalizmi olmak üzere tüm emperyalist güçler, bunların askeri, ekonomik ve politik üsleri, temsilcilikleri, yardım paravanası altındaki ajan üsleri,

İşbirlikçi tekelci sermayedarlar, işbirlikçi tüccarlar, tefeciler, büyük toprak sahipleri, toprak ağaları ve bunların özel silahlı güçleri,

İktidarda bulunan tüm devlet yetkilileri, düzeni savunan milletvekilleri, üst bürokratlar.

Devletin resmi ordusu, polisi, MİT, Kontrgerilla, korucular ve bunların kurumları,

Oligarşik yapının içerisinde yer alan, düzeni savunan, faşist ve Devrimci Halk İktidarı savaşını engellemeye çalışan tüm siyasi partiler,

Emperyalizm ve Oligarşiye hizmet eden, devrimci savaşı engellemekte kullanılan tüm devlet kuruluşları ve özel kuruluşlar,

Devrimci savaşı engellemeye çalışan, oligarşiye yardım eden muhbirler, hainler, ajan ve provokatörler ve bunların örgütlenmeleridir.

Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP), halkın bu düşmanlarına karşı savaşırken, düşman tarafından aldatılmış, yanıltılmış, geçici çıkarlara kurban edilmiş çeşitli kesimleri kazanmak, en azından tarafsızlaştırmak için özel çaba sarfeder. Düşman Cephesini daraltmaya, Halk Cephesini genişletmeye çalışır.



DEVRİMCİ HALK İKTİDARININ GÖREVLERİ

Dünyanın ezilen ve sömürülen halkları gibi Türk ve Kürt ulusları ve tüm milliyetlerden halklarımız, emperyalizm ve o?nun uzantısı işbirlikçi egemen sınıflar tarafından sömürülüyor ve baskı altında tutuluyor.

Emperyalizme bağımlılık yeni bir olgu değildir.

Osmanlı döneminde, klasik sömürgecilikle başlayan bu süreç, yüzyılımızın başlarında emperyalist sömürgecilikle sürdü. Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan uluslar, emperyalizm tarafından iliklerine kadar sömürülüyor ve siyasi, askeri, kültürel bakımdan da baskı altında tutuluyordu. Birinci Dünya Savaşı?nı takip eden yıllarda, Anadolu çeşitli emperyalist devletler tarafından işgal edilerek emperyalist sömürü ve zulüm doğrudan bir hal aldı. Bunlar yetmezmiş gibi emperyalizm Anadolu toprakları üzerinde yaşayan ulusları, halkları ?böl-yönet? politikası sonucu birbirine düşürerek, halkın deyimiyle ?birbirine kırdırdı?.

Bu süreç, Anadolu?da yaşayan ulus ve halkların kardeşçe dayanışmasıyla yürütülen Kurtuluş Savaşıyla bir anlamda son bulduysa da, gerek Kurtuluş Savaşına önderlik eden sınıfın niteliği ve izlediği kapitalist çizgi gerekse de emperyalizmin -o dönem Sovyetler Birliği toprakları hariç- dünyanın bütün topraklarını bir ahtapot gibi sarması ve siyasal kurtuluşu gerçekleştiren ülkeleri, tekrar boyunduruğu altına alma gücüne sahip olması nedeniyle, sömürgeleşme süreci İkinci Paylaşım Savaşı yıllarında yeniden başladı ve sonrasında hızlandı.

Ve sonuçta ülkemiz NATO?nun ve özellikle ABD?nin düşük ücretli bir jandarması haline geldi. Ülke topraklarında, onlarca NATO ve ABD üssü kuruldu. Ordu, ABD ve NATO generallerine bağlandı. Hükümetler ABD?nin onayı ile ayakta durmaya başladı, emperyalizmin siyasal ve ekonomik politikalarını uygulayan bir alet durumuna geldiler. Siyasal alandaki boyunduruk, ekonomik boyundurukla tamamlandı. IMF, Dünya Bankası, OECD gibi emperyalist ekonomik kuruluşlar yeni-sömürge ülkemizin ekonomisinde yönetici kurumlar oldular. Emperyalizm, ülkemizi kültürel bakımdan da boyunduruk altına aldı. Müzikten sinemaya, basından TV?ye, düşünce biçiminden yaşam tarzına kadar, bütün sosyal alanlarda emperyalist yoz kültür ülkemiz insanının her hücresine nüfuz etti.

Emperyalizm bu gizli işgalleriyle birlikte açık sömürüsünü, ülkemiz içinde oligarşiye ve onun faşist devletine dayanarak gerçekleştiriyordu. Emperyalizmin bir uzantısı durumunda olan işbirlikçi sömürücü azınlık kanla yoğrulmuş sömürü pastasından kendine bir parça alabilmek için, emperyalizmle hayasız, aşağılık bir işbirliği içine girmiş, ülkemiz insanının kanını, canını, toprağını kültürel değerlerini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, bağımsızlığını ve ulusal onurunu emperyalizme satmaya başlamıştır.

Ordusu, polisi, bürokrasisi, ideolojik kurumlarıyla ülkemizde devlet, oligarşinin ve emperyalizmin baskı aygıtıdır. Faşist devlet, emperyalizmin ve oligarşinin çıkarlarının bekçiliğini yapan ve çalışan halkı terör, gözdağı ve demagoji ile rehin alan bir silahtır. Ve bu silah, başta silahlı Marksist-Leninist hareket olmak üzere, ilerici-yurtsever, demokrat her harekete, her kıpırdanışa ölüm kusmaktır.

Ülkemiz, bu faşist devlet aracılığıyla, emperyalizm tarafından işgal edilmiştir.

İşte, anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimle bu kanlı sömürü düzenine son verilecek, devrimci demokratik dönüşümleri gerçekleştirecek bir halk iktidarı kurulacaktır.



A-SİYASAL ALANDA



a- DEVRİMCİ HALK İKTİDARI VE HALK DEMOKRASİSİ

1- Devrimci Halk İktidarı, emperyalizm ve oligarşinin baskı aygıtı olan faşist devleti, ordusu, polisi, bürokrasisi, ideolojik ve kültürel bütün kurumlarıyla yıkacaktır.

2- Devrimci Halk İktidarı, eski düzenin yıkıntıları üzerinde yeni tipte bir devlet kuracaktır.

3- Bu devlet burjuva tipte değil, proletarya hegemonyasında bir devlet olacaktır. Yani halk güçleri için demokrasi, oligarşi ve emperyalist güçler üzerinde diktatörlüktür. Bu devlet giderek toplum üzerinden kurumlaşan bir devlet değil, iç ve dış şartlar olgunlaştığı oranda dönüşüme uğrayacak tipte bir devlet olacaktır.

4- Devrimci Halk İktidarı ağırlıkla proletaryanın hegemonyasında olmasına karşın yalnızca proletaryanın deği, diğer halk sınıf ve tabakalarının da iktidarı olacaktır. Bu yüzden iktidar içinde devrimi sosyalizme götürmekten yana olan proleterya ve diğer emekçi sınıf ve tabakalar ile devrimi olduğu yerde tutmak isteyen tutucu güçler arasında bir sınıf mücadelesi kaçınılmazdır. Bu mücadele esas olarak iç, tali olarak da dış güçlerin durumuna göre farklı biçimlerde gelişebilir.

5- Halk demokrasisi, toplumun en küçük biriminden, siyasal birimlere kadar, bütün sosyal ve siyasal örgütlenmelerde, halkın kendi yönetim birimlerini seçmesi, denetlemesi ve görevden alması esası üzerinde yükselir. Bu esasın, burjuva partilerinden birini hükümete getirme sistemine dayalı burjuva demokrasisi ile hiçbir ilgisi yoktur. Halk demokrasisi, halkın kendi kendini yönetmesidir. Anti-emperyalist, anti-oligarşik devrime önderlik eden proletaryanın partisi bu yönetim içinde yönetici rol oynayacaktır. Ancak, Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi?nde yer almış başka halk güçlerini temsil eden partiler ve örgütler varsa bunlarda güçleri oranında halk demokrasisi içerisinde yer alır.

6- Halkın en yüksek temsil ve kara organı olan Halk Meclisi?dir. Halk Meclisi üyeleri özgür seçimlerle seçilirler. Halk kendi bölgesindeki Meclis üyelerini istediği zaman seçimle görevden alır.

7- Devrimci Halk İktidarı, basın, radyo, TV gibi iletişim araçlarını halkın ve onun örgütlü güçlerinin denetimi ve yönetimine verir. Ve bu araçlar vasıtasıyla devrimin ve halkın çıkarları için eğitim ve kültür faaliyetleri sürdürülür. Ayrıca halkın kendi sosyal örgütlenmeleri vasıtasıyla ideolojik faaliyetlerini destekler.

8- Devrimci Halk İktidarı, halk güçlerinin örgütlenmesinin önündeki her türlü kısıtlamaya son verir. Başta işçi sınıfı olmak üzere, köylüler, memurlar, küçük esnaf, kadınlar, gençlik vb. tüm halk sınıf ve tabakalarının mesleki kültürel, sosyal, siyasal vb. her alanda örgütlenme özgürlüğünü tanır, geliştirir ve güvence altına alır.

9- Devrime yönelik her türlü karşı-devrimci örgütlenme ve faaliyet acımasızca cezalandıracak, oligarşi ve emperyalist güçlere hiçbir özgürlük tanınmayacaktır.

10- Devrime karşı suç işlemiş olan devlet yöneticileri, halka zulmedenler, işkenceciler, sivil faşistler, emperyalist ajanlar cezalandırılacaktır.

11- İnsanlık düşmanı faşistler, işkenceciler, devrime ve halka karşı suç işlemiş olanlar dışında, tüm siyasal tutsaklar hemen özgürlüklerine kavuşturulacaklardır. Ayrıca, kapitalist düzenin sefaleti, ideolojik- kültürel yoz değerleri nedeniyle suç işlemiş olan adli mahkumlar affedilecek, bunlar topluma yeniden kazandırılmaya çalışılacaktır.



b- HALKIN SAVUNMASI VE DEVRİMCİ HALK ORDUSU

1- Devrimci Halk İktidarı, köleci bir disiplin üzerine kurulu ve emperyalizm ve oligarişinin çıkarları için şartlandırılmış, gerici ideolojilerle donatılmış, eski faşist orduyu ve özel iç güvenlik örgütlerini (MİT, Polis, Kontrgerilla vb.) dağıtalacak, içte ve dışta devrimin, halkın çıkarlarını savunmak için gücünü silahlanmış halktan alacaktır.

2- Halkın savunması esas olarak, silahlanmış halkın bir parçası olan ve devrimci savaş boyunca çelikleşip güçlenen Devrimci Halk Ordusu tarafından sağlanacaktır. Devrimci Halk Ordusu, gücünü ve kaynağını halktan alan, Halk İktidarı?nı her türlü karşı-devrimci sabotajlara, emperyalist saldırılara karşı koruyan savunma ordusudur.

3- Devrimci Halk Ordusu, devrimin çıkarlarını koruma ve enternasyonalist görev bilinciyle devrimci bir displine sahip olacaktır. Bu devrimci disiplin faşist düzende olduğu gibi kölece ilişkilerle değil, yoldaşlık ilişkileriyle sağlanacaktır.

4- Devrimci Halk Ordusu, tüketici değil üretici olacak, ülkedeki üretim faaliyetlerine, asli görevi olan askerlik hizmetlerini engellemeyecek şekilde katılacak ve her zaman halklar içiçe olacaktır.

5- Emperyalizm dünya üzerinde varoldukça, modern silah ve araçlarla donanmış, sürekli gelişim içinde olan askerlik sanatının ve tekniğinin gereklerini karşılayan bir eğitim ve donanıma sahip Halk Ordusu varlığını koruyacaktır.

6- Devrimci Halk Ordusu,silahlanmış halkın özel bir örgütleniş şeklidir.

Devrimci Halk Ordusu dışında, yine silahlanmış halkın özel bir örgütleniş şekli olan Halk Milisleri ve İstihbarat Örgütü gibi iç güvenlik örgütleri de devrimin çıkarları için oluşturacak ve bu örgütler halk demokrasinin siyası organlarının denetimi altında olacaktır.



c- ULUSLARASI İLİŞKİLER VE DIŞ POLİTİKA

Emperyalizmle her türlü siyasi, ekonomik, askeri, kültürel bağımlılık ilişkisine son verilecek, ülkenin bağımsızlığı heşeyin üstünde tutulacak, uluslarası planda bağımsız bir politika izlenecektir.

1- Yeni-sömürgeciliğin ekonomik kurumları olan IMF, Dünya Bankası, OECD vb. emperyalist saldırgan paktlardan çıkılacak, emperyalistlerle yapılan saldırgan amaçlı ikili antlaşmalar deşifre ve iptal edilecek, ABD ve NATO üslerine halk adına el konulacak, bağımlılık ilişkilerini güçlendiren askeri teçhizat ve kredi alımına son verilecektir.

3- Devrimci Halk İktidarı, devletlerarası ilkesiz, faydacı ilişkileri değil, halkların kardeşliği, dayanışması ve dostluğunu geliştiren bir politikanın savunucu ve uygulayıcısı olacaktır.

4-Devrimci Halk İktidarı, ?ulusların kendi kaderini tayin hakkı?nın koşulsuz savunucusu olacaktır.

5- Devrimci Halk İktidarı, başta komşuları ile olmak üzere, tüm ülkelerle karşılıklı olarak halkların çıkarlarına saygı ve dostluğu esas alarak, eşitlik temelinde ilişki kuracaktır.

6- Devrimci Halk İktidarı, emperyalizmin halkları böl ve yönet politikasına karşı çıkacak, Türk ve Yunan halklarının Ege Denizi?ndeki karşılıklı haklarının savunucusu olacak ve iki halkın kardeşçe ve barış içinde yaşaması için sorunlara ön yargısız, dostluk ve dayanışma temelinde yaklaşacaktır. Ege Denizi?ni her iki halkın özgürce kullandığı bir barış gölü haline getirmek için çaba gösterecektir.

7- Devrimci Halk İktidarı, Kıbrıs?ın emperyalist bir üs haline getirilmesine şiddetle karşı çıkacak, işgalci Türk ordusunun görevine son verecek ve derhal adadan çekecek, Rum ve Türk halklarının kardeşçe birarada yaşadığı ?Bağımsız Demokratik Kıbrıs?ın yaratılması için her türlü desteği verecek, ada halkının kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz olarak savunacaktır.

8- Devrimci Halk İktidarı, sosyalist ve anti-emperyalist yönetimlere sahip ülkelerle, ulusal kurtuluş hareketleriyle ve kapitalist ülkelerin ilerici-proleter haraketleriyle geniş bir dayanışma içerisinde hareket edecek, halkların kardeşliği ilkesinin tavizsiz savunucusu olacaktır.

9- Devrimci Halk İktidarı, emperyalizmin dünya halklarına yönelik saldırılarına karşı çıkacak, uluslarası planda emperyalizmi ve dünya gericiliğini teşhir politikası uygulayacaktır. Nihai barışın emperyalizmin yeryüzünden bir sistem olarak silinmesiyle gerçekleşeceğinin bilincinde olarak, emperyalizme karşı ezilen halkların bağımsızlık mücadelesine aktif bir şekilde destekleyecektir.

10- Devrimci Halk İktidarı, emperyalizme karşı savaşımın militan bir üssü, enternasyonalizmin ateşli bir savunucusu ve uygulayıcısı olacaktır.



d- KÜRT HALKININ ÖZGÜRLÜĞÜ

Egemen sınıflar yıllardır Kürt ulusunun varlığını inkar etmiş, onu yok etmek için her türlü yola başvurmuştur. Ulusal talepli Kürt ayaklanmaları terörle bastırılmış, Kürt ulusunu bütünüyle yok etmeye yönelik bir asimilasyon politikası izlenmiştir. Terörle, mecburi iskan yasalarıyla, kültürel asimilasyonla Kürt ulusu yok edilmek istenmiş, ulusal baskının her biçimine maruz kalmıştır.

Bu şartlar altında Marksist-Leninistlerin görevi, uluslar arasındaki güvensizliği mücadele içinde yok etmeye çalışmak, ulusal baskıya karşı mücadele vermek ve başta proletarya olmak üzere Kürt-Türk ulusundan ve çeşitli milliyetlerden emekçileri emperyalizm ve olgarşiye karşı birleştirmektir. Bu görevin başarılması, emperyalizm ve oligarşiye karşı verilecek devrimci mücadeleye bağlı olduğu kadar, ezen ulus şovenizmiyle, ezilen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele ederek her iki ulus arasında güven oluşturmaya bağlıdır.

Bu görevi başarabilecek güç, Kürt ve Türk proletaryasıdır.

Anti-emperyalist anti-oligarşik devrim, proletaryanın hegemonyası altında gerçekleşeceğinden, Kürt ulusal sorununu da çözecek, şovenizmin ve milliyetçiliğin uluslar arasında tekrar düşmanlık tohumları ekmesine izin vermeyecektir.

Anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devrimi emperyalizmin ve oligarşinin egemenliğne son vererek ulusal baskının sosyal temelinin ortadan kaldıracak ve ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkının nesnel temelini yaratacaktır. Merkezi otorite yıkılıp ele geçirilmeden hiçbir ulus özgürlüğüne kavuşamaz.



1-Devrimci Halk iktidarı, ulusların kaderini özgürce belirleme halkkı ilkesine göre, ulusal sorunu devrimci bir çözüme ulaştıracaktır.

Kürt ulusunun kendin kaderini serbestçe tayin hakkını (ayrılma hakkı da dahil) güvence altına alacaktır.

2- Devrimci Halk İktidarı, ulusların tek tek bağımsız devletlerini kurmalarından ziyade, ulusların ayrılma hakkı saklı kalmak üzere tek bir devlet çatısı altında birleşmelerinden yana olacaktır. Çünkü ulusların ayrı ayrı küçük devletlere bölünmesi, ulusların emekçi sınıflarını burjuva öngyargılarının tutsağı yapacak, halklar arasında güveni sarsacak, onları emperyalizm karşısında zayıf düşürecektir. Ayrıca, ezilen ulusun iktisadi ve kültürel geriliğine son vermek ve gerçek eşitliğin fiili olarak sağlanması için de merkezi tek devlet çatısı altında birleşmek devrimci bir çözümdür. Emperyalizmin karşısında birleşmiş bir güç olmak, her iki ulusun da çıkarınadır.

3- Ancak Kürt ulusu devrimci çözüme rağmen milliyetçilik temelinde bağımsız bir devlet kurma hakkını kullanacak olursa, Devrimci Halk İktidarı, bunu, Kürt ve Türk proletaryarısının ve her iki ulusun çıkarlarına aykırı değilse, emperyalizmi güçlendirmiyorsa destekleyecektir.

4- Devrimci Halk İktidarı, Kürt ulusunun ekonomik, sosyal, tültürel vb. gelişmesi için bütün önlemleri alacaktır. Eski düzenden kalan eşitsizliği telafi etmek için Kürdistan?ın ekonomik, sosyal, kültürel vb. gelişimine öncelik verecek ve bu konuda özel bir çaba sarfedecektir.

5- Devrimci Halk İktidarı, çeşitli ülkelere dağılmış Kürt ulusunun birleşme talebini, proletarya ve halkların çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye ve çözmeye çalışır. Ve bu mücadeleyi, Ortadoğu devriminin önemli bir adımı olarak değerlendirir. Bunun için siyasi, askeri, uluslararası her düzeyde mücadele eder.

6- Devrimci Halk İktidarı, ulusal azınlıkların (Araplar, Çerkezler, Gürcüler, Lazlar, Ermeniler, Rumlar vb.) bütün sosyal ve kültürel haklarını garanti altına alacak ve kendi dil ve kültürlerini koruma ve geliştirmenin önünü açacak tedbirleri alacaktır.

7- Devrimci Halk İktidarı, ulusal sorunun devrimci çözümünü engelleyecek karşı devrimci faaliyetlere karşı da mücadele edecektir. Proletaryanın devrimdeki hegemonyasına ve gücüne dayanarak, küçük burjuvaziyi ulusal sorunun devrimci çözümü için ikna etmeye çalışacak ve milliyetçi önyargılarına karşı savaşacaktır.

Milliyetçilik ulusları kurtuluşa götürmez.



e- YARGI

Devrimci Halk İktidarı, köhnemiş, çürümüş, emperyalizmin ve oligarşinin çıkarlarını savunan eski yargı sisteminin yıkıntıları üzerinde, devrimin çıkarlarını savunan, halk için işleyen yeni bir yargı sistemine dayanacaktır.

1- Halk yargıya ortak edilecek, halkın katıldığı bir yargı sistemi oluşturulacaktır.

2- Yeni yargı mekanizması, halkı oluşturan bireyler arasında ortaya çıkacak sorunları, suçları devrimci değerler, toplumsal haklar temelinde yargılayacak ve çözecektir.

3- Yeni yargı mekanizması karşı-devrimciler üzerinde diktatörlük uygulayacak ve her türlü karşı-devrimci faaliyeti ortaya çıkarıp cezalandıracaktır.

4- Yargı parasız olacak, bireylerin savunma haklarını güvence altına alacaktır.

5- Yargı mekanizması suç işleyen bireyleri eğitecek, onları üreten, düşünen insanlar olarak topluma kazandıracak eğitim kurumları olacaktır. Cezaevlerinin birer kişiliksizleştirme kurumları olmasına son verilecek, insan onuruyla bağdaşmayacak her türlü uygulamayı engelleyecek önlemler alınacaktır. Eğitilen suçlular, ceza süresine bakılmaksızın derhal serbest bırakılacak ve insanca bir yaşam sürmeleri için her türlü önlem alınacaktır. İnsan onuruna aykırı ceza verilmeyecektir. Cezaevlerinde eski, oligarşik düzenin işkenceye, insan onurunun aşağılanmasına dayanan sisteminin bütün izleri silinecek, işkence insanlık suçu kabul edilerek, yapanlar şiddetle cezalandırılacaktır.





B- EKONOMİK ALANDA

Anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devrimi, üretici güçlerin gelişimesinin ve ülke kalkınmasının önünde engel olan emperyalizmin ve oligarşinin ekonomik egemenliğine son verir. Ülkenin tüm kaynaklarının halkın refahı için kullanılmasını sağlar, üretici güçlerin özgürce gelişmenin önünü açar.

Devrimci Halk İktidarı, çarpık kapitalizmin getirdiği olumsuzlukları tasfiye etmek ve ülke ekonomisini kenid kendisine yetecek bir iç bütünlüğe kavuşturmak için ağır sanayi temelinde sanayii gelişirir, tarımı modernleştirerek sanayiye girdi olacak şekilde örgütler. Gelir düzeylerini gözeten tam adaletli bir vergi sistemi oluşturarak elde edilen ulusal değeri halkın mutluluğu ve refahı için kullanır. Sömürüyü yok edecek, nihai kurtuluşu gerçekleştirecek sosyalist ekonominin temelini atar, koşulların uygun olduğu alanlarda sosyalist girişimleri başlatır.

Devrimci Halk İktidarı, proletaryanın hegemonyasında olmasına karşın, tek başına proletaryanın iktidarı olmadığından, aldığı ekonomik tedbirler bunun damgasını taşıyacaktır.

Devrimci Halk İktidarı, genelde kapitalizmden sosyalizme geçişin iktidarıdır. Proletarya bu süreç içinde, sosyalizmin örgütlenmesini de gerçekleştirmeye başlayacaktır. Sosyalizme geçiş, bir anda gerçekleşecek bir olgu olmayıp süreç içinde gerçekleşecektir. Bu nedenle sosyalizme geçiş sürecini mekanik bir şekilde kompartmanlara bölmek imkansızdır. Başlangıçta, sosyalist karekteri ağır basmayan ekonomik düzen, proletaryanın devrimdeki hegemonyasının artmasıyla orantılı olarak giderek sosyalist bir karakter kazanacaktır. Ekonomik düzenin esas olarak sosyalist bir karakter taşıması aşamasında dahi küçük üretim uzun süre varlığını koruyacaktır.



a- SANAYİ VE TİCARET

1- Emperyalizmin ve oligarşinin fabrikalarına, şirketlerine, bankalarına, topraklarına, santral, baraj vb. taşınır ve taşınmaz tüm mallarına, banka hesaplarına el konulacak ve ulusallaştırılacaktır.

2- İMF, Dünya Bankası, OECD gibi emperyalist sömürü örgütleriyle tüm iliştkiler kesilecek, Avrupa Topluluğu ile olan tüm bağlar kopartılacak, emperyalist devletler, şirketlere ve bankalara olan tüm borçlar tek taraflı olarak iptal edilecektir.

3- Devrimci Halk İktidarının el koyduğu tüm üretim unitelerinde,üretim faaliyetinin denetimi proletaryanın eline verilecektr. Üretim sosyalist bir bilinç ve heyacanla tüm halk için yapılacaktır. Karşı-devrimci bozguncu faaliyetler, spekülasyona, sömürüye asla izin verilmeyecektir. Varlığını uzun süre devam ettirecek olan küçük üretim de, planlı ekonominin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde düzenlenecek ve desteklenecektir.

4- Üretim, Devrimci Halk İktidarının hazırlayacağı planlara göre yapılacak, ağır sanayi üretimine, bu alanda yeni fabrikalar açılmasına öncelik verilecek, ancak tüketim sanayii, halkın ihtiyaçları gözönüne alınarak ihmal edilmeyecektir. Yıllarca kapitalist kar yasasına göre yapılan yatırımlara göre yeniden düzenlenecektir.

5- Ülkenin planlı bir şekilde kalkınması için, sosyalist ülkelerle kardeşçe dayanışma içine giriecektir. Ülkenin bağımsızlığına zarar verilmesinin yolları kapatılacaktır. Devrimci Halk İktidarının denetimi altında ileri kapitalist ülkelerle bağımlılığı getirmeyen ekonomik ilişkilere de girilecektir.

6- Bütün özel ve eski devlet bankaları tek bir ulusal banka haline getirilecektir. Ulusal banka planlı ekonominin, halk yararına üretim yapan küçük işletmeciliğin ve büyük tarımsal üretimin ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda çalışacaktır.

7- Dış ticaret halk iktidarının denetimine açılacak, iç ticaret planlı, halkın ihtiyaçlarına göre düzenlenecek, tefecilik, karaborsa ve her türden spekülatif kazanç yasaklanacak, yapanlar şiddetle cezalandırılacaktır.

8- Planlı ekonomiye ve halkın ihtiyaçlarına göre üretim yapan, işçilerin azami çıkarlarını gözeten ve karşı-devrimcilere yardım etmeyen küçük ve orta işletmelere dokunulmayacaktır.



b- TARIM VE HAYVANCILIK

1- Büyük toprak sahiplerinin mülkiyeti altında bulunan tüm topraklar ve diğer üretim araçlarına el konulacak (toprak büyüklüğü o günkü somut duruma göre belirnecektir), feodal kalıntılar tümden tasfiye edilecektir.

2- Topraksız ve az topraklı köylülere ihtiyaçlarına göre toprak mülkiyetinin ulusal niteliği kaldırılmadan toprak dağıtılacak, geniş bir toprak ve tarım reformu uygulanacaktır.

3- Kapitalist tarım işletme ve çiftliklerine el konulacak, bunlar denetim altında tutulacak büyük tarımsal üniteler olarak düzenlenecektir. Kır proletaryasının denetimi altında bulunan bu büyük tarımsal üniteler giderek sosyalist üretime yöneleceklerdir.

4- Toprak dağıtımı ve kollektif üretimin örgütlendirilmesi yanyana yürüyecektir. Köylülerin çeşitli kollektif üretim ünitelerinde yer almaları özendirilecektir.

5- Devrimci Halk İktidarı tarafından dağıtılan topraklar alınıp satılamayacak, başkasına devredilemeyecektir.

6- Yarıcılık, kiracılık kaldırılacak, bu topraklar işleyene verilecektir.

7- Köylülerin büyük toprak sahiplerine, bankacılara ve tefecilere olan ipotekleri kaldıracak, borçları silinecektir.

8- Tarımın modernleştirilmesi ve verimin arttırılması için, kollektif kullanıma sunulmuş tarım makine parklarının oluşturulması hedeflenecek, kredi ve tarımsal girdiler (gübre, tohum, ilaç vb.) ucuza sağlanacak, taban fiyat politikaları, halkın katılımı sağlanarak, ürünün gerçek değeri gözönüne alınarak saptanacak, altyapı hizmetleri devlet tarafından gerçekleştirilecektir.

9- Verimsiz kıraç topraklar ıslah edilerek ekilebilir alanlar haline getirilmesi için özel projeler geliştirilecek ve uygulanacaktır.

10- Büyük toprak sahiplerinin, kapitalistlerin hayvanlarına ve otlaklarına el konulacak ve bunlar büyük tarım ünitelerinde değerlendirilecektir.

11- Hayvancılık alanında yetiştiricilik ve üretim yapan küçük üreticiler yem, otlak ve damızlık konusunda desteklenecek, kollektif üniteler içinde örgütlenmeleri teşvik edilecektir.



c- YERALTI VE YERÜSTÜ ZENGİNLİKLERİ

1- Tüm maden ve diğer doğal kaynaklar ve işletmeler kamulaştıracak, emperyalist tekellere verilen arama ve işletme ruhsatları koşulsuz iptal edilecek, maden ve doğal kaynakların araştırılması, varolanların işletilmesi Devrimci Halk İktidarının denetiminde olacaktır.

2- "Ormanlar halkın olacaktır" anlayışından hareketle köylülerin orman ürünlerinden faydalanması sağlanacak, orman köylülerinin çıkarları korunacaktır.

3- Denizler, göller ve akarsulardaki doğal ürünlerin üretimi ve avlanması denetim altına alacak, bu alandaki kapitalist işletmelere el konulacak, kooperatif görünümü altında tefecilik yapılmasına son verilecek, su ürünleri avcılığı yapan küçük işletlemeler desteklenecek, bunların kollektif üniteler biçiminde birleşmeleri özendirilecektir.



d- SAHİLLER VE DOĞAL GÜZELLİKLER

1- Sahil yağmacılığına son verilecek, sahilleri işgal eden bir avuç azınlığın turizm, işletme ve tesislerine el konulacak, sahil güzelliklerini yok eden yapılaşma engellenecek, tüm sahiller yeniden imar edilerek halkın kullanımına sunulacaktır.

2- Doğal güzelliklerin (parklar, yeşil alanlar, av alanları vb.) tüm insanlığın serveti olduğundan hareketle, çarpık kapitalizmin hoyratça yok ettiği doğal güzelliklerimiz yeniden canlandırılacak, yeniden korumaya alınacak ve bu güzellikleri tüm ülke düzeyine yaymak için plan ve programlar geliştirilecektir.





C -SOSYAL ALAN VE SINIFLAR

Bugünkü oligarşik düzende, çalışan halkın, kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek için ihtiyaç duyduğu sendika, dernek, kooperatif vb. sosyal örgütlenmeleri ya yoktur ya da bu örgütlenmeler işlemez duruma getirilmiştir.

Halk yarınından endişelidir ve sefalet içindedir. İşsizlik, evsizlik, zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamama, yoksul insanları hırsızlığa, suça , toplumsal depresyona itmektedir. Çalışma şansı elde edenler aldıkları komik ücretlerle, barınacak yeri, karınlarını doyuracak yiyeceği zar zor temin edebilmektedir.

Bugünkü düzenin sürmesinde hiçbir çıkarı olmayan, devrimin öncü gücü işçi sınıfı, iş güvenliğinden yoksun, yarınından endişeli, işten atılma korkusuyla ya sendikasız ya da patron sendikalarına üye olmak zorunluluğuyla komik ücretlerle çalışmaktadır. Siyasi iktidar, proletaryayı tüketim mallarının fiyatlarının artırılması gibi pek çok yöntem uygulamaktadır. Herşey patronların kasalarının daha çok dolması, daha lüks bir içinde yaşamları içindir.

Şehirlerde milyonlarca insan iş bulamadığından dolayı, karnını doyurabilmek, ailesinin geçimini sağlayabilmek için kendine " iş yaratmıştır". Hamallık, garsonluk, seyyar satıcılık, ev hizmektçiliği vb... Şehirlerin milyonlarca yoksul insanı, açlıktan ölmemeyi böylece sağlayabilmektir. Ve bu milyonlarca yoksul insan, her türlü sosyal güvenceden yoksundur.

Şehir küçük burjuvazinin durumu, şehirli yoksul insanlardan biraz daha iyidir. Ancak şehir küçük burjuva yığınları da emperyalizm ve oligarşi tarafından acımasızca sömürülmekte, kapitalist sömürü mekanizması onları iflasa sürükleyerek proletarya ve yoksul insanların saflarına fırlatıp atmaktadır. Ancak, oligarşik düzen, iflas eden küçük burjuvaların saflarını yenileriyle dolduracak bir mekanizmaya da sahiptir.

Devlet dairelerinde ve şirketlerde çalışan memurlardan küçük dükkan sahiplerine, zanaatkarlardan küçük işletmecilere, mühendis, doktor, avukat, öğrenciler gibi aydınlardan küçük ticaret sahiplerine kadar çok çeşitli tabakalardan oluşan küçük burjuva sınıfının büyük çoğunluğu zayıf bir bir bağla bugünkü düzene bağlı ancak genel olarak hoşnutsuzdur. Küçük burjuvaların yoksul ve iflas etmeye yakın kesimleri proletaryadan, sosyalizmden yanadır; büyüme imkanı bulabilen küçük bir azınlığı ise, bugünkü oligarşik düzenin sürmesinden yanadır.

Orta burjuva ve tekelleşmemiş burjuva kesimlerinin durumları farklıdır. Orta burjuvazi elde ettiği artı-değerlerin önemli bir bölümünü tekelci burjuvaziyle emperyalist şirketlere kaptırdığndan, küçük fabrikalarında işçileri kötü iş koşulları içinde, sosyal güvenlikten yoksun olarak, durmadan işçi değiştirerek düşük ücretle vahşice sömürür. Orta burjuvazi tekellerin gücü karşısında küçük, bizim gibi yeni sömürge ülkelerde bağımsız kapitalizmi temsil etme misyonunu yitirmiş ve çoğunlukla işbirlikçi tekelci burjuvazinin bir uzantısı durumuna gelmiştir. Bu yüzden tekelci burjuvazi ve emperyalizmle olan çelişkisine karşın, mevcut düzenin devamından yanadır. Sadece küçük burjuva saflara düşme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan küçük bir kesimi devrimden yan olabilir, bir kısmı da tarafsız kalabilir.

Tarımda kapitalizmin gelişmesiyle beraber büyük kapitalist çiftliklerde ve devlet çiftliklerinde emek gücü satan kır proletaryasının sayısı artmıştır. Ancak kır proletaryası her türlü sosyal örgütlenmeden, sosyal gücenceden yoksun, çoğu yerde kapitalist patrona, köylünün feodal ağaya bağlı olması gibi çalışmaktadır.

Yoksul köylülür ise kırsal kesimde çoğunluktadır. Yarı proleter özellik gösteren yoksul köylülür çok az bir toprağa, küçük üretim araçlarına sahiptirler, bu yüzden yılın belli aylarında tarım proleterleri olarak çalışmak zorundadırlar.

Yoksul köylülük içinde, Kürdistan'da yarı fedol ilişkiler içinde sömürülen ırgat, maraba, yarıcı durumunda olan köylüleri de sayabiliriz.

Kır küçük burjuvazisi, Türkiye'de oldukça yaygındır. Kendi geçimini sağlayacak kadar toprağa ve üretim araçlarına sahiptir ve çok yönlü bir sömürü altındadır. Bir yandan devlet düşük taban fiyatları politikasıyla, tüketim mallarına, üretim girdilerine yaptığı zamlarla, vergilerle kır küçük burjuva kölülerini sömürürken, diğer yandan büyük toprak sahipleri, byük tüccarlar, büyük tefeciler, bankalar küçük burjuva köylüyü tam bir kıskaç içine alarak sömürmektedir. Bu nedenle kır küçük burjuvazisi gibi yoksullaşma ve proleter saflara katılma süreci yaşamakta, ancak diğer taraftan da saflarını yeni yeni küçük burjuvalar doldurmaktadır. Kır küçük burjuvazisinin, büyümekte olan küçük bir azınlığı dışında çoğunluğu oligarşik düzenden memnun değildir ve proletaryanın önderliği altındaki devrimci mücadeleye katılabilir. Hatta kır küçk burjuvazisin küçük köylü kesimi sosyalizme kazandırılabilir.

Kır orta burjuvazisi ve zengin köylüler, kır proletaryasının emek gücünü sömürerek yaşarlar, ancak büyük toprak sahipleri ve tekelci burjuvaziyle çelişkileri vardır. Yine de yoksullaşan kesimleri dışında devrimden yana değillerdir.

Saydığımız bu sosyal sınıf ve tabakalar, oligarşi ve emperyalizm tarafından sömürülmekte ve her geçen gün halk ile oligarşi arasındaki sosyal uçurum büyümektedir. Bu sosyal uçurum kendisini işsizlik, evsizlik, sefalet "bir lokma ve bir hırka" ile yaşama zorunluluğu, ahlaki çöküntü, fuhuş, toplumsal suçlar vs. şeklinde göstermektedir.

Anti-emperyalist, anti-oligaşik devrim bu sosyal tabloyu tümden değiştirecektir. Devrimci Halk İktidarı, halkın her türlü sosyal, kültürel gelişmesini sağlamak, maddi ve kültürel düzeyini yükseltmek için çaba gösterecek,sosyal olanaklardan herkesin eşitçe yararlanabilmesi için gerekli devrimci dönüşümleri gerçekleştirecektir.



a-SINIFLAR

1- Devrimci Halk İktidarı, oligarşinin, aynı zamanda ekonomik ve siyasal örgütleri olan TÜSİAD( Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği), TİSK( Türkiye İşveren Sendikaları Konfedarasyonu), TOBB ( Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği), TZOB (Türkiye Ziraat Odalar Birliği) gibi örgütlenmelerini dağıtacak, varlığını sürdürecek olan kapitalist işletmelerde lokavtı yasaklayacaktır.

2- Devrimci Halk İktidarı, anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimin öncü sınıf proleteryanın çalıştığı fabirikalarda, madenlerde, elekrik santrallerinde ve diğer büyük üretim alanlarnda, devlet çiftliklerinde üretimin, dağıtımın yönlendirilip denetlenmesi için gerekli tedbirleri alacak.

İşçilerin maddi ve kültürel gelişmesini sağlayacak bir ücret politikası saptayacak,

Kırda, şehirde proletaryanın sendika gibi, sosyal, ekonomik örgütlenmelerinin geliştirilmesini sağlayacak,

İşçilerin mesleki ve kültürel olarak bilgi düzeyinin yükseltilmesi olanakları yaratacak,

Grev hakkını güvenceye alacak,

İşçilerin iş güvenliğinin, sosyal güvenliğinin sağlanması için tedbirler yaşamların en iyi şekilde sürdürmelerini sağlayacak,

Yurtdışındaki işçilerin sorunlarının çözülmesi için çalışacak, yurt dışına göçün ekonomik ve sosyal temellerinin ortadan kaldırılması için yoğun önlemler alacaktır.

Çocukların ücretleri işçi olarak çalıştırılması yasaklanacaktır,

Yoksul köylülere toprak dağıtılacak, üretim araçları ve kredilerle desteklenecektdirler.

3- Şehirlerdeki yoksul milyonlar ve işsiz yığınların büyük ve küçük üretim içinde yer alabilmeleri için gerekli tedbirler alınacak, çalışmak isteyen ama herşeye karşın, işsizlik sigortasına bağlanarak sosyal güvenceye kavuşturulması sağlanacaktır.

4- Kır ve şehir küçük üreticilerinin devlete, bankalar ve büyük şirketlere olan borçları iptal edilecek, küçük üretim, kredi, üretim araçları ve taban fiyatı politikasıyla desteklenecek, örgütlenme hakları güvence altına alınacak, kooperatifler içinde toplanması özendirilecektir.

5- Halk yararına faaliyet gösteren aydınlar, öğretmenler, serbest meslek sahiplerine (doktor, mühendis, sanatçı, yazar vb.) destek verilecek, onların toplumsal dönüşüme katkıda bulunmaları, entellektüel birikimlerini halk yararına kullanmaları için gerekli olan kurumlar yaratılacaktır. Aydınlar, geleceğin toplumunu yaratma mücadelesinin bir parçası olarak, sosyalist insanını yaratılmasında çok önemli görevler üstleneceklerdir.



b-GENÇLİK

Devrimci Halk İktidarı, gençliğin gelecek demek olduğunun bilinciyle geleceğin toplumunun mimarı olacak gençler için tüm olanaklarını seferber ederek onların sağlıklı, üretken, devrimci insanlar olarak yetiştirilmesini hedefleyecektir. Bunun için:

1- Gençliğin kendi sorunlarıyla ilgili konularda ve ülke yönetiminde söz sahibi olması için tüm gençliği ülke çapında kucaklayacak gençlik örgütleri kurulacak, uluslararası devrimci gençlik örgütleriyle ilişki ve ortak faaliyetleri geliştirme olanakları sağlanacaktır.

2-18 Yaşına gelen her genç seçme,21 yaşına gelen her genç seçilme hakkına sahip olacaktır.

3- Gençliğin eğitimi, Devrimci Halk İktidarının en önemli konularından birini oluşturacak ve gençliğin eğitimine ilişkin kurum ve sistemler, gençliğin dinamizmini ve yaratıcılığını artıracak tarzda gençliğin katılmıyla örgütlenecektir.

4- Gençliğin zihinsel, bedensel ve kültürel yönden geliştirilmesi, sağlıklı, yaratıcı, dinamik, yurtsever, dünya halklarının kardeşliğine inanmış enternasyonalist devrimci insanlar olarak yetiştirilmeleri için her türlü olanak sağlanacaktır. Bunun için gerekli okullar, spor alanları, kültür merkezleri açılacak, kendilerini geliştirmeleri için türlü olanaklardan yararlanmaları sağlanacaktır.



c- KADINLAR

1- Kadınların üzerindeki ekonomik, siyasal, toplumsal ve geleneksel tüm baskılar kaldırılarak toplumsal ikinci sınıf insan rolüne son verilcektir.

2- Kadınların bilinçlenmesi, örgütlenmesi ve etkinliklerinin artırılması, ülke yönetimine her alanda katılmalarının sağlanması için kesin ve etkin önlemler alınacaktır.

3- Cinsiyet ayrımından doğan sömürüye son verilecektir.

4- Toplumsal yaşamın her alanında kadınlara, erkeklerle eşit olanaklar sağlanacaktır. Kadını ev işlerinin ücretsiz kölesi olmaktan kurtaracak sosyal koşullar oluşturulacak ve kadın erkek arasındaki hak eşitliği sağlanacaktır.

5- Kadının cinsiyetinden dolayı bir reklam aracı ve **** olarak kullanılmasına için verilmeyecek, resmi ve gayrı resmi tüm fuhuş yuvaları kapatılarak, fuhuşun ekonomik ve sosyal temellerin yok etmek için tüm engeller ortadan kaldırılacaktır. Kadının onuru yükseltilecek, kadını aşağılayan, sadece cinsel bir **** olarak gören kapitalist ahlak anlayışı ortadan kaldırılarak yerine yeni toplumun sevgi ve saygısına dayanan ahlak anlayışı egemen kılınacaktır

6- Kadının gelişimini engelleyen geleneksel-feodal anlayışa karşı mücadele edilecek, ailenin demokratikleştirilmesi için savaşım verilecektir.

7- Toplumumuzun kültürel ve ahlaki birikimi üzerinde şekillenen aile kurumunun olumlu özellikleri korunarak, aile bireylerinin ekonomik olarak özgürleşmeleri sağlanıp, gerici, pederşahi ve ekonomik çıkara dayalı ilişkiler tasfiye edilecektir. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından ayrı düşünmeyen, dürüstlük, karşılıklı sevgi ve saygı temelinde kurulan yeni toplumun en küçük birimi olarak ailenin yaşaması ve geliştirilmesi için gerekli tüm tedbirler alınacaktır.

8- Analığın ve çocuk bakımının toplumsal iş ve görev olduğunun bilinciyle çocuk bakımı için kreşler, çocuk bakım yuvaları vb. kurulacaktır. Ev işleri toplumsallaştırılarak kadının üzerinden bu yük kaldırılacak ve kadınlar üretici alanlara yöneltilecektir.



d- EĞİTiM

Tolumsal ve siyasal dönüşümlerin yerleşip oturtulabilmesinde, toplumun gelişmesinde eğitimin rolünü dikkate alacak olan Devrimci Halk İktidarı, üretici güçleri geliştirmeyi hedefleyen, sosyalist inasanı yaratmayı amaçlayan bir eğitim politikası izlecektir. Bunun için:

1- Bireyci, gerici, faşist nitelikteki eğitim sistemine son verilerek toplumcu, yurtsever, devrimci bir eğitim sistemi kurulacak, herkese kendi ana dilinde eğitim görme olanağı sağlanacaktır.

2- Tüm halkın okur yazar olması için kampanyalar açılacaktır. Bu kampanyalar sadece okuma yazma ile sınırlandırılmayacak, yeni toplumun inşası ile birlikte halkın çok yönlü eğitilmesi amaçlanacaktır.

3- Herkes için ilk ve orta öğrenim zorunlu hale getirilecektir.

4- Paralı okullar, dersaneler vb, kapatılarak ayrıcalıklı eğitime son verilecek, eğitim her düzeyde parasız hale getirilecektir.

5- Eğitim kırda ve kentte bilimsel temellere oturtularak, gerek orta öğrenim, gerekse üniversitelerde her koşulda üretime dayalı ve tüm halkın yeni topluma göre eğitilmesini sağlayacak biçimde düzenlenecek ve bu konuda hızlandırılmış programlar uygulanacaktır.

6- Eğitim; zihinsel, bedensel, ruhsal, ve teknik yanlarıyla bir bütün olarak ele alınacaktır.

7- Her gence yüksek öğrenim yapabilme hakkı ve koşulları yaratılacaktır. Üniversiteler sömürücü sınıflara hizmet eder durumdan çıkarılarak halkın hizmetinde halk yararına olacak şekilde demokratik olarak örgütlenecektir.

İşçi ve yoksul köylü kökenli gençlerin üniversitelerde eğitilmesine öncelik tanınacak, halk üniversiteleri oluşturulacaktır.



e-SAĞLIK VE SOSYAL GÜVENLİK

Devrimci Halk İktidarı, sağlıklı ve güvenlikli bir yaşamın doğuştan başlayarak insanların en temel ve en doğal hakları olduğuna inanarak emekçi halkın sağlık ve sosyal güvenlik sorunlarının köklü çözümünü sağlayacaktır. Bu amaçla:

1- Kapitalist toplumda ticari bir **** durumuna getirilmiş insan sağlığını, her şeyin üzerinde tutarak, her türden sağlık hizmetlerinin ücretsiz verilmesini sağlayacak ve bunu Devrimci Halk İktidarı'nın vazgeçilmez görevleri arasında görecektir.

2- Ülke genelinde sağlık bilincini geliştirmek için özel eğitim programları geliştirilecektir. Bölgeler arasındaki hastane vb. olanaklar ve eşitsizlikleri gözönüne alarak ülkede tam teşekküllü uzman hastaneler kurulacaktır. Başlangıçta bu hastaneleri belirli bölgelerde kurarak hızlandırılmış tıp eğitimini gerçekleştirecek, bu hastanelerde eğitilenlerle her yerleşim birimine sağlık ekipleri yerleştirmek için programlar geliştirilecektir. Koruyucu sağlık hizmetleri yaygınlaştırılacaktır.

3- Tüm ilaç sanayii kamulaştırılarak, hastaların ilaç ihtiyacı ücretsiz karşılanacaktır.

4- Tüm çalışanlar sosyal güvenlik kapsamına alınacak, yaşlı, sakat ve çalışamaz durumda olanlara devlet her türlü yaşamsal olanakları sağlayacaktır. Devrimci Halk İktidarı devrim mücadelesinde sakat kalanlara en iyi yaşam koşullarını sağlamakla görevli olacaktır.

5- Çocuk emeğinin kullanımı yasaklanarak, öğrenim gören çocuklar eğitim programları dışında çalıştırılamayacaktır. Devrimici Halk İktidarı okul öncesi ve çocukluk yaşındaki öğrencilere özel beslenme ve sağlık hizmetleri götürecektir.

6- Devrimci Halk İktidarı, tüm halkın sağlıklı bir konut sahibi olması için tüm gücünü haracayacaktır. Bu konuda halkın her çeşit katılımı (arsa, işgücü, araç parasal vb.) sağlanıp kaynaklar seferber edilerek konut yapımı gerçekleştirilecektir. Ülkemiz gerçeği, gecekondular, yeni imar planı içinde ıslah edilerek hak sahiplerine verilecek ya da yeni konutlar sağlanarak tasfiye edilecektir.

7- Oligarşinin elindeki lüks konutlara el konulacak, büyük inşaat şirketleri kamulaştırılarak halkın konut sorununu çözmeye yönelik olarak yeniden düzenlenecetir.

8- Kitle iletişim araçları ve toplu taşıma şirketleri ( Kara, Deniz, Hava) kamulaştırılacak, ulaşım halkın yararına yeniden organize edilecektir.

9- Dinlenmenin halkın doğal hakkı olduğu anlayışıyla dinlenme, tatil vb. gereksinmelerini karşılayacak dinlenme tesisleri kurulacak, varolanlar tüm halkın yararına kullanılır hale getirilecektir.

10-Doğal çevreyi kirletecek, halkın sağlığını tehdit eden hiçbir sanayi yatırımına izin verilmeyecek, varolan bu tür yatırımlar için de her türlü tedbir öncelikle alınacaktır. Doğal çevrenin korunması için halkın eğitimine özel önem verilecek, kirlenmeyi önlemek için özel örgütlenmeler oluşturulacaktır.

11- Karşı devrimcilerin saldırısında ve istemeyerek de olsa devrimci savaşım sonucu olarak zarar gören aileler ve bölgeler yeniden inşa programının ilk sırasında yer alacak, zararları ödenecektir.



f-SPOR

1- Sağlıklı dinamik insanlar yetiştirmek için kitle sporu yaygınlaştırılacaktır. Spor **** olmaktan çıkarılacak, beden ve ruh sağlığına, insanların kardeşlik ve kollektif dayanışma ruhuyla yetirştirilmesine hizmet etmesi sağlanacaktır.

2- Spor halka indirilecek, yaygın spor üniteleri kurulacak, profesyonel ligler ve takımlar kaldrılacak, amatör spor desteklenecektir.

3- Her üretim ünitesinde herkese spor yapma olanakları sağlanacaktır.

4- Sporun, kitleleri uyutmanın bir aracı olmaması için yeni bir bilinç yaratılarak gerekli önlemler alınacaktır.



D-KÜLTÜREL ALANDA

Emperyalizm ve oligarşi ulusal ve emekçi halk kültürünün ortadan kalkması ya da dejenere edilip yozlaştırlması için sistemli bir kozmopolit "kültür" politikası uygulayagelmiştir.

Diğer uluslarla özellikle Yunan ulusuyla Türk ulusu, Kürt ve Türk uluslar azınlıklar arasında düşmanlığın gelişmesi için her türlü propoganda yıllardır sürdüregelmiştir. Oligarşinin "Milliyetçilik" dediği bu politika gerçekte Milliyetçilik değil uluslar arasında düşmanlık tohumları eken burjuva şovenist bir politikadır. Oligarşinin Emperyalizme yaklaşımı ise "Milliyetçilik" değil, uşaklıktır. Halkımızın gözünde emperyalizmi şirin göstermek için her türlü propagandaya başvurmaktadır. Oligarşi uluslararası ilişkilerde, ulusal onuru ayaklar altına almakta kişiliksiz, aşağlık bir politika yürütmektedir.

Oligarşi, emperyalizmin yoz, kozmopolit kültürüne bütün kapıları açmıştır. Emperyalist kültür, basın, yayın, TV programları, radyo yayınları vb. pek çok yolla Türkiye halklarının kültürel yapısını kendisine göre biçimlendirmeye çalışmaktadır.

Oligarşi halka empoze etmeye çalıştığı emperyalist yoz kültür yanında dinsel ve mezhepsel kültürleri de kapitalizme göre biçimlendirererek kullanmayı ihmal etmemektedir. Her türlü gerici kültür ve emperyalist kültür halkın biçimlenmesi için kolkola girmiştir. Oligarşi halkın dini inaçlarını hayasızca sömürmek için kuran kursları, din okulları açmakta, tarikatları desteklemekte ve bunları devrimci mücadeleye karşı kullanmaktadır. Oysa parababalarının kendileri için hiçbir din kuralı geçerli değildir.

Oligarşi, geleneksel değer yargılarını, pederşahi aile ilişkilerini, bireylerin devlete karşı bağımlılık ilişkilerini, onyılların mirası olan kadercilik, boyuneğmişlik vb. eğilimlerini kendi sömürü düzenini ayakta tukmak için istismar eder ve kullanır. Bu düzenin değişmeyeceğini, herkesin kaderine razı olmasını, beş parmağın beşinin de bir olmadığı gibi toplumda da herkesin eşit olmaşacağını halka empoze etmeye çalışır.

Oligarşi, tarihi tahrif ederek onu da sınıflar propagandanın bir aracı haline getirir, toplumların tarihlerinin sınıflar mücadelesi olarak değil, milletler mücadelesi olarak açıklamaya, feodal ve köleci Türk hükümdarlarının barbarlıklarını "kahramanlık" olarak, halk isyanlarını ise "barbarlık " olarak göstermeye ve böylece halkı tarihin karanlıklarında kalan "zaferlerle" kahramanlıklarla, Türk milletinin büyüklüğüyle avutmaya, günlük sorunlardan, geleceğin sorunlarından uzaklaştırmaya çalışır.

Oligarşi, emperyalist yoz kültür, gerici din kültürü, gerici geleneksel kültür, şovenizm, tarihin tarif edilmesi üzerine kurulu bir ideoloji ve kültür ile halkı aldatmak için bütün propaganda yöntemlerini kullanır.

Oligarşinin bütün kurumları da bu çarpık kültür temelinde işlev görmektedir; ilkokullardan üniversitelere kadar bilimsellikten, araştırmacılıktan, üretimden uzak, ezber bilgiye ve kozmopolit kültüre dayalı bir eğitim sistemiyle milyonlarca çocuk ve genç öğrenciyi zehirlemektedir.

Kültürel gelişim ve faaliyetlerin yaratıcı, üretici, devrimci bir insan ve toplum yaratmanın olmazsa olmaz koşulu olduğunun bilincinde olan Devrimci Halk İktidarı, çalışan, üreten, yaratan, kollektif bilinçle donanmış, bilimsel düşünce ve yöntemleri benimsemiş sosyalist insanı yaratmada kültüre özel bir önem verecektir.
 
#89
Yoldaşlar,
Yaklaşık 16 yıldır süren büyük bir düşümüz vardı. Partili olmak, partili yaşamak, partili savaşmak ve devrime yürümek...
Bu düşle, ağrılı, sancılı, zaferlerin ve yenilgilerin olduğu, her günü kavga dolu 16 yıl yaşadık.

... Yoldaşlar,
Kongremizi büyük bir başarıyla sonuçlandırıp devrim tarihinde yeni bir sayfa açarken, 30 Mart 1972'den bugüne bir türlü sahip olamadığımız, sürekli olarak iç ve dış düşmanlar tarafından engellenen Parti ve Cephe düşümüzü gerçekleştirdik. Parti ve Cephe'ye sahip olmak, Parti ve Cephe ile savaşmak, yalnız bizim değil, doğru veya yanlış çok çeşitli düşüncelerle THKP-C'ye gönül vermiş, buna inanmış birçok grubun, halkın düşüdür. Bu düşü gerçekleştirmek onuru bizim olmuştur."

1994'ün Mart'ında toplanan DHKP Kuruluş Kongresi, işte böylesine büyük, böylesine çok özlenen bir düştü... Parti'yi bu kadar özlenen, sabırsızca beklenen bir düş haline getiren neydi peki?..

Ama belki bundan daha önce şunu sormalıyız: Parti neydi? Parti'yi böylesine önemli, vazgeçilmez, "olmazsa olmaz" kılan neydi?

Klasik tanımıyla Parti; "... benzer politik inançları olan ve toplumsal yaşamın, görüşlerine uygun olarak yeniden örgütlenmesi için benzer yöntemlerle savaşan, belli bir sınıfın çıkarlarını savunan kişilerin gönüllü organizasyonudur." (Soren, Lenin'in Parti Öğretisi, syf. 7)

Ama bu tanım yine de ifade etmez Parti'nin önemini. Sözkonusu olan proletaryanın partisi ise, Marksist-Leninist bir parti ise Ğki bu yazı dizisinde ele aldığımız parti böyle bir partidirĞ bu tanım elbette yeterli değildir.

Fakat yine de bu tanımdan şu sonucu çıkarabiliriz: Her sınıf, tarih sahnesinde kendi partisiyle yeralır; çıkarlarını ancak bu şekilde savunabilir. Partiler, tarih sahnesine esas olarak parlamentoların kuruluşuyla çıkmıştır. Parlamentolar ise burjuva devrimleri döneminin eseridir. Parlamentolar ve partiler, önce burjuvazinin krallıkların iktidarını kısıtlayıp iktidarı paylaşmalarının, sonra da bütünüyle ele geçirmelerinin aracı olmuşlardır.

İşçiler, köylüler, burjuva devrimleri döneminde, burjuva partilerinin içindedirler çoğunlukla; en azından destekçisidirler. Fakat feodalizm tasfiye edilip, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki çelişki öne çıkınca, işçi sınıfı da kendi partisini kurma ihtiyacı duymuştur. İşçiler bir dönem, kendi sınıf örgütleri olan sendikalar aracılığıyla yürütmüşlerdir bu mücadeleyi. Ama gün gelmiş, sendikaların yetersiz olduğunu görmüş ve çıkarlarını savunmak için, kendilerini iktidar hedefine yürütecek örgütlenmelere ihtiyaç duymuşlardır.

İşte o günden bu yana, emekçiler, burjuvaziye karşı mücadelelerini diğer örgütlenmelerinin yanısıra, esas olarak Parti'leri aracılığıyla yürütmektedirler. Parti'yi reddetmek, iktidar mücadelesini reddetmektir.

Eğer, devrim ve iktidarı hedefleyen bir parti yoksa, işçilerin, köylülerin, gençlerin mücadelesi de bu akışı hedefine yöneltecek bir rotadan ve klavuzluktan yoksun demektir. Gürül gürül akan nehirler, denize ulaşamadan toprak tarafından yutulurlar.

Ülkemizdeki sınıflar mücadelesi tablosu, gençliğin anti-emperyalist eylemlerine, köylülerin toprak işgallerine, işçilerin grevlerine rağmen, 1960'ların sonlarına kadar işte bu durumdaydı. Komünist, sosyalist adını taşıyan, devrim ve sosyalizm hedefi olduğunu söyleyen partiler yok muydu? Vardı elbette. Ama iddia etmek başka, gerçekten öyle olmak başka şeylerdi. O gün varolan illegal TKP veya legal, parlementerist TİP, halkın mücadelesini bu hedeflere yönlendirmekten uzak partilerdi.
Türkiye solunda o dönemde olmayan pek çok şey vardı; fakat elbette yokluğu en çok duyulan ve yokluğu en belirleyici olan Marksist-Leninist bir parti, proletaryanın iktidarı hedefleyen partisiydi. 1960'lar, "ilk"lerin yıllarıdır, "doğum" yıllarıdır. FKF'den DEV-GENÇ'e evrilen süreç, Marksist-Leninist bir partinin doğumunu beraberinde getirecektir.

1964-65'te çeşitli fakültelerde kurulan Fikir Kulüpleri, 1965'in sonlarında birleşerek Fikir Kulüpleri Federasyonu'nu kurdular. Mücadelenin ihtiyacı daha merkezi bir örgüttü. Pratiğin içinde öğrenen gençliğin önüne her adımda çıkan ihtiyaç buydu.

Ama mesele sadece bir "merkezileşme" meselesi de değildi. Böyle bir "merkez" olduğunu iddia eden Türkiye İşçi Partisi (TİP) vardı mesela. Ama TİP'in çizgisi gelişen mücadelenin ihtiyaçlarına cevap vermek şöyle dursun, engeldi.

Örgütlenmeler merkezileşmeliydi, fakat aynı zamanda, bu merkezileşme devrimci bir örgüt anlayışı ve devrimci bir strateji temelinde olmalıydı. TİP bir parti idi; fakat açıkça görülüyordu ki, Türkiye devriminin ihtiyacı olan bir parti değildi? Peki ama nasıl bir parti gerekliydi?

Nasıl bir parti sorusunun cevabının "nasıl bir devrim" sorusuyla çok yakından bağlantılı olduğunu gördü öncüler. Türkiye solunun ideolojik mücadelesi bu noktada yoğunlaştı. Tartışmalar tartışmaları, tartışmaları ayrışmalar izledi.

Sosyalizme parlamenter yoldan mı geçileceği, önümüzdeki aşamanın demokratik devrim mi, sosyalist devrim mi olduğu veya devrimin "milli bir cephe" aracılığıyla mı, ilerici bir askeri darbeyle mi, bir ayaklanmayla mı, yoksa bir halk savaşıyla mı gerçekleşeceği, bu dönemin ana tartışma konusuydu. Bu tartışma aynı zamanda nasıl bir parti tartışmasını da içeriyordu. Çünkü, nasıl bir partinin savunulduğu, nasıl bir devrim anlayışının savunulduğuna bağlıydı.

FKF, gençliğin anti-emperyalist, anti-faşist mücadelesinin merkezi örgütlülüğü olduğu gibi, bu tartışmaların da yoğunlaştığı yerdi. Devrimci Gençlik TİP'in parlementerizmini reddetmişti çoktan, dolayısıyla hiç kimsenin hayalindeki parti de TİP gibi bir parti değildi.

Ayrışmanın ilk adımında bir yanda TİP parlementerizmi, diğer yanda ise MDD'ciler olarak adlandırılan Milli Demokratik Devrim savunucuları vardı. MDD'cilik, o günün gençliği açısından emperyalizme, işbirlikçilerine karşı militanca mücadele demekti. Ancak bu militan mücadelenin nasıl bir devrim hedefiyle ve nasıl bir kurmaylıkla yürütüleceği konusunda MDD'ciler içinde de farklı farklı anlayışlar vardı.

Bu farklılıkları daha yakından görmek için, burada parti tanımını artık biraz daha özele, somuta indirmeliyiz. Tartışılan proletaryanın partisidir. Bir devrim partisidir.

Bu anlamdaki bir parti, emekçilerin öncü müfrezesidir. Lenin'in kullandığı başka bir deyimle, bu parti bir "çelik çekirdek"tir.

Marksizm-Leninizm'e göre, parti; proletaryanın sınıf örgütünün en yüksek biçimidir. Burjuvaziye karşı sınıf savaşımına önderlik edecek teorik ve askeri yeterliliğe sahip bu parti; aynı zamanda proletarya iktidarının aletidir.

Devrim ve sosyalizm için, emperyalizme ve oligarşiye karşı silahlı mücadele yürütülmesi konusunda netleşen Mahirler'in kuracağı parti de, tanımıyla, üstleneceği rolle Marksist-Leninist bir parti olacaktı.

MDD'ciler içinden önce sağcı bir kitle çizgisinin savunucusu olan, devrimde proletaryanın öncülüğünü reddeden Perinçek grubuyla ayrışma gerçekleşti. Bu ayrışma devrimin yolunda olduğu kadar, parti konusunda da hedefin biraz daha netleşmesi demekti. Çünkü "milli cephe" savunucusu MDD'ciler, devrimci bir partinin oluşturulmasına karşı çıkanların başında geliyorlardı: Onlara göre, "Ülkemizde emekçilerin öz partisinin kurulmasının olanağı bugün yoktur." (Devrim Gazetesi)
Bu kesimin temsilcilerinden Doğu Perinçek işçi ve köylü kitlelerine örgüt olarak şunu önermekteydi: "Bizim partimiz MİLLİ KURTULUŞ cephesidir. Bizim partimizin komutanı Mustafa Kemal'dir. Bizim partimizin üyeleri Amerikan sömürücüleriyle ortaklık etmeyen bütün bir MİLLET'dir." (İşçi-Köylü Gazetesi, Sayı: 7)

Bu tartışmaların tarihi 1969 sonları, 1970 başlarıdır. Mahirler'in önderliğinde Türkiye Devriminin Yolu'nun adım adım netleştirildiği bir dönemdir bu. Mahir Çayan, parti konusunda "milli cepheci"lerin, partiyi reddeden, belirsizleştiren çarpık yaklaşımlarına şu sözlerle cevap veriyordu:
"Bizim partimiz ne milli cephe partisidir, ne de bizim partimizin komutanlığı küçük-burjuva radikallerine aittir. Bizim partimiz, sosyalistlerin partisi, Marksist bir partidir ve partimizin de eylem kılavuzu Kemalizm değil, bilimsel sosyalizmdir! Ve bu parti, milli cephenin ve halk ordusunun komutanı olduğu an işçi sınıfının hegemonyası fiilen gerçekleşmiş olacaktır. İşçi sınıfının ideolojik-politik-örgütsel ve askeri (nedense Mao'nun bu deyişinden yeni oportünizm pek hoşlanmıyor(!)) hegemonyası işte budur!"

Parti'ye görünürde karşı çıkmayan reformistlerin, revizyonistlerin o dönemki tartışmalarından biri de partide işçilerin mi, köylülerin mi, aydınların mı çoğunluk olacağıydı. Bu konuda öyle çarpık görüşler vardı ki, kimileri, Lenin'in parti üyelerinin "mutlaka partinin bir alanında faal olarak çalışması" gerektiği tezini reddedip, Menşevikler'in isteyen herkes üye olabilir tezine indirgiyor, kimileri de Lenin'i savunmak adına, Çin Komünist Partisi'nde köylü üyelerin çoğunlukta olmasından hareketle, ÇKP'yi "anti-Leninist" ilan edebiliyordu. Bir kesim ise anti-Leninist "aşağıdan yukarıya" örgütlenme anlayışını savunuyordu. Bu tartışma der Mahir Çayan, esasta, düzen örgütü mü, savaş örgütü mü olunacağı tartışmasıdır. Esasta devrim hedefinden ve devrim için savaşma siyasi cesaretinden uzak olan bu kesimler, parti üzerine fikir cimnastiği yaparken, Mahir Çayan ve yoldaşları, Türkiye devrimi için o büyük adımı atmanın hazırlığındaydılar. Mahir, ÇKP üzerinden yapılan bu tartışmalara şu cevabı veriyordu: "Bu Leninist parti anlayışının, Leninizmin doğrultusunda geliştirilmesidir. Tabii, diyalektiğin en elemanter iki unsuru olan zaman ve mekan mefhumları dikkate alınmazsa, bundan Leninist parti ilkesinin saptırılması sonucuna varılır."

Mahirler için, "Proletaryayı öz partisine kavuşturmak" temel görevlerden biriydi. Çeşitli alanlardaki pratik gelişmeler veya ayrışmalar, onların bu hedeften sapmalarına neden olamazdı.

Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun adı, 1969 Ekim'inde yapılan kongrede Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu yani kısaca DEV-GENÇ olarak değiştirilmişti. DEV-GENÇ çok kısa sürede sadece bir öğrenci gençlik örgütü olmanın ötesine geçmiş, işçileri, köylüleri kucaklayan, işçi grevlerinde, toprak işgallerinde önder ve yönetici olan bir örgütlenmeye dönüşmüştü. O dönemin sloganlarından birinde bu gerçek şöyle ifade ediliyordu: "İşçi, köylü, gençlik, DEV-GENÇ'te birleştik!"

DEV-GENÇ, gençliğin merkezi kitle örgütü olmanın ötesinde, adeta halkın devrimci muhalefetinin merkeziydi. O dönem, DEV-GENÇ'lilerin içinde yeralmadığı hemen hiçbir muhalefet eylemi yoktur. Örgütlenme, büyük şehirlerin dışına taşmış, pek çok ilde, hatta kasabalarda kendilerini DEV-GENÇ olarak adlandıran örgütlenmeler yayılıyordu.

Kısacası, güçlü bir örgütlenmeydi DEV-GENÇ. Ama buna rağmen halkın iktidar kavgasının ihtiyacını karşılayacak örgüt DEV-GENÇ değildi. Bu örgüt ancak bir parti olabilirdi ve öyle olmalıydı.

DEV-GENÇ önderlerinin düşüncesi de bu yöndeydi. Mahir Çayan bu dönemde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Ayrıca DEV-GENÇ örgütlenmesi düzen örgütlenmesidir. Oysa yaptığı iş düzenle savaştır. Bu ikisi arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki ortadan kaldırılmalıdır." Bu çelişkiyi ortadan kaldıracak olan düzenle savaşı sürdürebilecek Parti ve Cephe örgütlenmelerinin oluşturulmasıydı.

Mahir ve yoldaşları, uzun bir süredir bu doğrultuda adımlar atmaktaydılar. DEV-GENÇ örgütlenmesinin dışında, çeşitli gruplaşmalar oluşturulmuştu. Bu gruplar giderek kendi içlerinde bir disipline ve plana sahip küçük çekirdek örgütlenmelere dönüşmekteydi. 1969 başlarında, SBF'de Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Hüseyin Cevahir, İlhami Aras, ODTÜ'de ise Ulaş Bardakçı, İrfan Uçar, Münir Aktolga kendi iç disiplini olan "gizli" bir örgütlenme temelinde anlaşmışlardı. Gizlilik temelindeki bu ilişkilere öğrenci gençlik dışından Mühendis Bingöl Erdumlu, işçi Necmettin Giritlioğlu gibi başka alanlardan devrimciler de katılmıştı. Daha önemlisi, yine DEV-GENÇ örgütlenmesi dışında, doğrudan bu çekirdek grupların insiyatifinde Anadolu'da çalışmalar yürütülmekteydi.

İdeolojik netleşmenin ve örgütlenme doğrultusunda atılan adımların belli bir noktaya ulaşmasına paralel olarak, strateji ve örgüt biçimi daha net olarak adlandırılmaya başlandı. DEV-GENÇ'in 1970 Ekim'inde yapılan kongresinde Mahir Çayan'ın yaptığı uzun konuşma, bu netleşmenin ilanı gibiydi.

Bu konuşmada "devrimi gerçekleştirecek iki unsurun profesyonel devrimciler ve geniş işçi ve köylü kitlesi olduğu... kurulacak örgütün düzen örgütü olmayıp bir savaş örgütü olacağı, Dev-Genç'ten üstün Marksist-Leninist bir savaş partisi kurulması gerektiği... Milli Demokratik Devrim Stratejisi'nin bir savaş stratejisi olduğu, bu devrimci savaşın görevlerinin bir gençlik örgütü (Dev-Genç) tarafından asla yerine getirilemeyeceği; bunun bir parti örgütlenmesi içerisinde çözümlenmesi gerektiği" son derece net ifadelerle belirtilmiş ve izlenecek yol, kurulacak örgüt ana hatları itibariyle ortaya konulmuştur.

Bu konuşmayla, devrimin yolunun netleştirilmesinde dönüm noktalarından biri olan "Aydınlık Sosyalist Dergi'ye Açık Mektup" aynı dönemin adımlarıdır. Ve artık bu adımlar, Türkiye Devriminin Yolu'nun netleştirilmesindeki son adımlardır.

Açık Mektup'ta "devrimin yolu, Türkiye'nin sınıfsal ilişki ve çelişkileri, solun tarihinin değerlendirilişi ve Türkiye'ye özgü yol" ortaya konuluyor, devrimin ancak uzun süreli bir halk savaşıyla zafere ulaşabileceği, bu savaşta köylülüğün temel güç, proletaryanın önder güç olduğu (proletaryanın önderliği ideolojik önderliktir) belirtiliyor ve ekleniyordu: "Biz düzen örgütünden değil, savaş örgütünden yanayız. Savaş örgütü olabilecek bir parti Leninizmin ilkelerinin temeli üzerinde, Leninist örgütlenmeye uygun bir şekilde kurulur."

1970 Aralık'ı... Devrimci hareketin önder kadroları, Ankara Küçükesat'ta bir evde toplantı halindeler. Ülkemizdeki sınıflar mücadelesinde yepyeni bir süreci başlatan karar orada netleşmektedir.

Türkiye halklarının devrim mücadelesi, artık bir Parti'nin önderliğinde sürdürülecektir. O Parti, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'dir. İşçilerin, köylülerin Marksist-Leninist Partisi THKP'dir. Daha sonra 1971'in başlarında yapılan toplantılarda Parti ve Cephe olarak örgütlenilmesinin netleştirilmesiyle, tarihimize THKP-C olarak geçecek olan hareketin örgütsel yapısı şekillendirilmiş olur. Bu netleşmeyle birlikte, Parti'nin önderliğinde savaşı sürdürecek bir Cephe de vücut bulmuştur.

Küçükesat'taki bu toplantıda Parti'nin 11 kişilik ilk Geçici Genel Komitesi ve üç kişilik Merkez Komitesi oluşturulur.
İşbölümü yapılır. Parti'nin kurucuları arasında gençlik, işçi, asker önderleri, farklı bölgelerden öncü devrimciler vardı; fakat hangi alandan gelmiş olurlarsa olsunlar, onları o yapı içinde birleştiren profesyonel devrimciler olmalarıydı. O Genel Komite'de yeralanların kimileri hain, kimileri dönek, kimileri kahraman olarak geçecekti tarihe. Ama 1970 Aralık'ındaki bu toplantının tarihe en büyük armağanı, bir öncü, savaşçı Parti düşüncesi ve netleşmiş bir devrim stratejisidir. Ne olursa olsun, bu düşünce hep yol göstermeye devam edecektir.

*

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ TÜZÜĞÜ'nden

BÖLÜM I : GENEL PROGRAM

T.H.K.P. proletaryanın siyasi partisidir. T.H.K.P.'nin başlıca amacı dünyada insanın insan tarafından sömürülmediği, her çeşit baskı ve sömürünün kalktığı bir toplumsal düzenin kurulmasıdır. Bu amaç gerçekleşene kadar T.H.K.P. Türkiye proletaryasının siyasi partisi olarak mücadelesini sürdürecektir.

BÖLÜM 2 : PARTİ ÜYELERİ

Md-1) Partinin tüzük ve programını kabul eden, devrimci çalışmayı rahatlıkla yürütebilecek seviyede Marksist-Leninist olan ve ülke gerçeklerini bilen, parti teşkilatlarından birine katılıp, içinde faal olarak çalışan, partinin kararlarına ve disiplinine uyan herkes T.H.K.P.'ne üye olabilir. (...)
 
#90
1970 Aralık'ında kurulan THKP, kuruluşunu takip eden aylar içinde örgütlenmesini her açıdan pekiştirmek için peşpeşe adımlar attı. Ankara ve İstanbul'da gerilla grupları oluşturuldu. Nisan 1971'de yapılan toplantılarda Parti ve Cephe olarak örgütlenilmesine ve askeri eylemlerle birlikte hareketin silahlı mücadeleyi başlattığının ilan edilmesine karar verildi. Genel Komite yeniden düzenlenip kalıcılaştırıldı. Bu Genel Komite'de Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ertuğrul Kürkçü, İrfan Uçar, Bingöl Erdumlu, Orhan Savaşçı, Sina Çıladır ve Ziya Yılmaz yeralıyordu.

Mahir Çayan tarafından hazırlanan Parti ve Cephe için tüzük taslağı, İstanbul ve Ankara'da kadroların tartışmasıyla kabul edildi.

Bundan sonraki süreç, THKP için hemen her şeyin çok hızlı geliştiği, değiştiği bir süreçtir.

Tekelci burjuvalardan Mete ve Kadir Has'ın rehin alınması, İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılıp cezalandırılması, bu eylemin ardından Hüseyin Cevahir'in vurulup Mahir Çayan'ın tutsak düşmesi, parti içinde sağ sapmanın ortaya çıkması, Mahirler'in Maltepe Hapishanesi'nden firarı, Ulaş Bardakçı'nın katledilmesi gibi gelişmeler birbirini izledi. Bu gelişmelerin her biri, ülkede ve aynı zamanda Parti içinde büyük yankılar yaratan gelişmelerdi.

Bu yazı dizisinde amacımız 36 yıllık sürecin tüm eylemlerini, gelişmelerini anlatmak olmadığı için bunların herbirini ayrı ayrı ele almayacağız. Ancak sözünü ettiğimiz bu gelişmeler siyasi sonuçları bir yana, elbette bir Parti anlayışını ve Cephe geleneklerini de şekillendiren olaylardır. Bu anlamda "Parti'nin öyküsü"ne giren yanlarıyla kısaca bazı noktalara değinelim.
Elrom eylemi, Parti-Cephe'nin emperyalizme ve iktidara karşı bir kararlılık göstergesiydi. Amerikan emperyalizmine ve onunla ayrı düşünülemeyecek siyonizme karşı cephe açmaktan çekinilmemiş; öte yandan Elrom'un kaçırılmasının ardından iktidara bildirilen taleplerin karşılanmaması durumunda, Elrom'u cezalandırmakta tereddüt edilmemişti.

Maltepe direnişinde, Parti kadrolarıyla, Cephe savaşçılarıyla, oligarşinin askeri güçleri ilk kez bu şekilde karşı karşıya geldiler. Parti ve Cephe, 50 yıllık revizyonist, pasifist gelenekten kopuşu temsil ettiğine göre, bu karşılaşma, sosyalistlerle oligarşinin askeri güçlerinin daha önceki karşılaşmalarından farklı olacaktı. Nitekim öyle oldu. Yüzlerce polis, asker tarafından kuşatılmış olmalarına rağmen "teslim ol" çağrılarını reddetmeleri ve çatışarak direnmeleri, ilk farklılıktı. Kurşuna kurşunla cevap veriliyor ve kuşatıldıkları evin pencerelerinden "Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi" sloganları duyuluyordu. THKP-C, Türkiye'nin ilk "savaş örgütü"ydü ve artık tarih "ilk"lere gebeydi.

Parti ve Cephe'yle birlikte herşey değişiyordu solda. Pasifist gelenekler aşılıyor, yeni devrimci geleneklerin tohumları atılıyordu. Çünkü artık, parlamentoda sandalye kazanmak, "sol"cu askeri darbeler düzenlemek, legalleşmek peşinde bir hareket değil, DEVRİM ve İKTİDAR peşinde bir Parti vardı.

Hapishaneler ve mahkemeler de elbette bu kopuşun ve yeni geleneklerin alanlarından biri olacaktı. 12 Mart Darbesi'nin ardından çok sayıda THKP-C kadro ve savaşçısı tutsak düşmüş, Mahir de Maltepe'de yaralı olarak oligarşinin eline geçmişti. 16 Ağustos 1971'de ilk duruşması yapılan 1. THKP-C Davası'nda 25 THKP-C'li vardı.

O güne kadar, yargılanan komünistlerin daha çok kişisel, kendini düzenin hukukuyla sınırlayan sıradan savunmalarına tanık olan mahkeme salonları, Mahirler'le siyasi tavır alışlara tanık olmaya başladı, bu davada mahkemelerin faşist düzeni de reddedildi. Marksist-Leninistler'in pek çok ülkenin mücadelesinde yarattığı tutsaklıkta direniş ve mahkeme salonlarında devrimi savunma örneklerinin ülkemizde de yaratılmasının yolu açıldı Parti-Cephe'yle.

Tutuklanmalarını gayri-meşru, ve bu anlamda, firarı meşru bir hak olarak gören devrimci tutsaklar, 29 Kasım 1971'de Maltepe Askeri Hapishanesi'nden firar ederek, "hapishaneleri klasik yatıp çıkılacak yerler" olarak gören geleneği de paramparça ettiler. Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve Ziya Yılmaz'ın firar ettiği bu eylemin bir diğer önemli özelliği, THKO ve THKP-C'lilerin eylem birliğiyle gerçekleştirilmiş olmasıydı. Ki bu birliktelik, daha sonra Kızıldere'ye de taşınacaktı.

Mesele, ister bir askeri eylem anında, ister hapishanede, ister mahkemede, nerede olunursa olunsun, her yerde bir komünist gibi, devrimin, devrimciliğin meşruluğu ve iktidar iddiasıyla davranabilmek, bunu devrimci kavganın her anına ve alanına taşıyabilmekti. Programıyla, pratiğiyle Marksist-Leninist bir parti olan THKP de işte bunu yapıyordu.

Parti açısından bu sürecin en önemli gelişmesi hiç kuşkusuz operasyonlar, tutsaklıklar değil, bunların sürdüğü bir ortamda Parti içinde sağ bir sapmanın ortaya çıkmasıydı.

Genç THKP, Partili mücadelesinin henüz başında büyük bir ihanetle karşı karşıya kaldı.

Operasyonların, şehitliklerin, tutsaklıkların birbirini izlemeye başladığı 1971 Mayıs ayının sonlarında, Parti içinde bir grup, Parti çizgisini "sol sapma", "Narodnizm" vb. diye eleştirerek, ideoloji ve stratejilerini değiştirdiler. Daha önce revizyonist ve anti-leninist diye mahkum edilen sağcı, pasifist bir çizgiyi "partinin yeni çizgisi" diye ilan ettiler.

Tabii bu arada, tüm görevlerini askıya almışlar, ne mücadeleyi sürdürüyor, ne tutsaklara sahip çıkıyor, ne de örgütlenme yapıyorlardı. Tek yaptıkları hizip çalışması ve ihanetlerinin teorisini empoze etmekti. Pasifist klik, "işçilerin esas alınması" şeklindeki bildik revizyonist görüşü savunurken, pasifizmini gizlemek için de "silahlı işçi timlerinin oluşturulması"ndan sözediyordu. Ama zaten bucak bucak kaçtıkları silahlı mücadelenin kendisiydi.

Bu sağ sapmayı Parti için daha vahim kılan, ihanetin başını çeken kişilerin ikisinin (Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli) Merkez Komite üyesi olmasıydı.

THKP, bir Parti olarak henüz çok yeniydi. Partili mücadele ve örgütlenme açısından yıllara yayılan bir tecrübeye sahip değildi. Fakat buna rağmen, sağ sapma büyük bir kararlılıkla tasfiye edildi. Geleceğe örgütsel açıdan nasıl bir Parti olunacağı konusunda çok değerli bir tecrübe bırakıldı.

Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz'ın Maltepe Hapishanesi'nden firar ettikten sonraki ilk işleri sağ sapmayla hesaplaşmak oldu.

Mahir, koşullar son derece zor olmasına karşın, bu klikle uzlaşmaya çalışmadı. Çünkü THKP, Marksizm-Leninizm ilkeleri üzerine kurulmuş bir Partiydi. Parti, örgütsel anlamda Leninist bir partiydi. Leninist bir parti ise, "hiziplerin varlığını reddeden" bir partiydi. Parti, her şeyden önce "ideolojik ve örgütsel birlik" demekti. Bunun bozulmasına gözyummak, Parti'nin tasfiye edilmesine gözyummak demekti. O halde, Parti yaşayacak, ihanet kliği tasfiye edilecekti.

Koşullar zorlanarak sağ sapmanın temsilcileriyle görüşüldü, tartışıldı, hesaplaşma yapıldı ve sonuç açıklandı: "Partimizin devrimci çizgisi yerine uluslararası sosyal pasifizmin çizgisini, partinin genel komitesinden habersiz tezgahlama gayretleri içinde olan sizlerin partimizde kalmasına artık fiilen imkan yoktur."

Genel Komite'nin kararıyla sağ sapma Parti'den ihraç edildi.

Sağ sapmaya karşı "Ankara Parti-Cephe kadroları"nın yayınladığı bildiri de bir Parti'den, Parti içindeki yoldaşlık ilişkilerinden ne anlaşılması gerektiğine dair tarihsel önemde bir belgedir. Bu belgenin bir bölümünü aşağıya aktarıyoruz:
"Partimizin çizgisi (ideolojik-politik-örgütsel) parti bildirisi ve Cephe bildirisinde ortaya konmuştur. Bunun sol ya da sağındaki bütün görüşleri partimiz reddeder. ...

Partimizin ismi Türkiye devrimine kanla kazandırılmıştır. Partimizin şerefli mirasını ve geçmişini reddederek onun adına sahip çıkmaya kalkışan (leş kargalarının) partimizin içinde yeri olamaz.

Partimizin yediği darbe sola sapmasından değil, parti içindeki sağ sapmanın örgütü içten kemirmesi, görevlerini savsaklaması ve partiyi hantallaştırmasından ötürüdür.

Bugün parti içinde bu görüşleri yayan, partinin hiçbir organının kararı olmaksızın bir avuç yüreksizin görüşlerini partiye egemen kılmaya çabalayanlar, dün birlikte savaştığımız kişiler olabilir. Onun bugün bizim için hiçbir önemi yoktur.
Bizleri birleştiren başlıca bağlayıcı faktör Marksizm-Leninizm'dir. Bizler kişilere bağlı değil Marksizm-Leninizm'e bağlıyız."

Tüm ülkede 12 Mart Cuntası'nın terörü hüküm sürüyordu. Sağ sapma tasfiye edilmişti, ancak sağ sapmanın yarattığı örgütsel dağınıklığı gidermek kısa sürede mümkün değildi. Buna rağmen THKP-C, Marksist-Leninist bir örgütlenmenin ciddiyeti, sorumluluğu, disiplini ve kararlılığıyla faaliyetlerini sürdürüyordu. Parti-Cephe'nin önder kadro ve savaşçılarının çoğunun aranır durumda olduğu, lojistik ilişkilerin alabildiğine daraldığı bu koşullarda, Parti önderliği, Türkiye devriminin en önemli belgelerinden birini oluşturacak Kesintisiz II-III'ün yazımını tamamladı. Parti içinde yeni görev paylaşımları yapıldı. Oligarşinin ağır baskı ve takip koşullarında Parti kadrolarının katıldığı toplantılarda 12 Mart Cuntası'na karşı silahlı savaşın sürdürülmesi kararı alındı.

Bu, tarihsel bir karardı. Bu, revizyonizmin o güne kadarki yaklaşımından farklı olarak, THKP-C'nin "program ve tüzük"ten kağıt üzerindeki bazı hükümleri anlamadığının ifadesidir. İktidar iddiasına sahip olmak, bunu programda bir madde haline getirmek değildir. İktidar iddiası, Parti'nin pratiğindedir. Nitekim "Savaş, Mayıs darbesinden sonra kaldığı yerden devam edecektir" kararı alınırken şöyle diyordu Parti-Cepheliler: "Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir."

Mücadele arenasında keskin bir ayrışma olmuştu bu dönemde. THKP dışında bir parti yoktu artık ortada. İllegal TKP'nin, parlamenterist TİP'in ve "parti" olmayan diğer revizyonist, reformist grupların o koşullarda mücadele edecek ne niyetleri, ne de buna uygun örgütsel yapıları vardı. Mahir solun başlıca iki kampa ayrıldığı bu dönemdeki ayrışmayı "- Silahlı devrim cephesi. - Oligarşinin soldaki uzantısı pasifist cephe" olarak tanımlayacaktı.

THKO önderleri Deniz Gezmişler'in idamının engellenmesi için bir eylem yapılması işte bu dönemde gündeme geldi. Bu eylem, devrimci örgütler arası dayanışma, oligarşiye karşı bir cephe oluşturma açısından elbette tarihseldir. Ancak bu eylem, esas olarak Parti-Cephe'nin silahlı mücadeleye devam kararı ve devrim iddiasının büyüklüğü üzerinde şekillenmiştir. Böyle bir karar olmasaydı, bu iddia taşınmasaydı, Kızıldere de olmazdı.

THKP-C, THKO önderlerinin idamına karşı mücadeleyi, sadece bir dayanışma olarak değil, "Türkiye devriminin prestiji" meselesi olarak görmüştür. Her Parti, özellikle bu tür tarihsel anlarda, tarihsel olaylardaki kararlarıyla belirler tarihteki yerini. 12 Mart sonrası işte böyle bir dönemdir. Programların, tüzüklerin, teorilerin, sloganların, söz ile eylem arasındaki uyumun sınandığı bir dönemdir. Bir örgütün "düzen örgütü" mü, "devrim örgütü" mü olduğu böylesi koşullarda belli olur.

Mahir ve yoldaşları 12 Mart'tan Kızıldere'ye kadar uzanan süreçteki tüm kararları ve eylemleriyle bir devrim örgütü olmanın gereklerini yerine getirdiler. Kızıldere'de, bilindiği gibi, içlerinde hareketin önderlerinin de olduğu 8 THKP-C ve iki THKO gerillası katledildi. Parti-Cephe önder ve savaşçıları, örgütün kısa yaşamındaki bu son büyük eylemlerinde de, yeni gelenekler yaratarak şehit düştüler. Orada "biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik" sözleriyle ifade ettikleri karar; aslında kendilerinin yaşayıp yaşamayacağına dair değil, THKP-C'nin yaşayıp yaşamayacağına dair verilen bir karardı. Kendilerine feda ederken, o fedanın muhtevasındaki devrimden asla vazgeçmeme tavrıyla, THKP-C'ye yenilmezlik ve devamlılık kazandırdılar. Başka bir deyişle, o güne kadar Parti'nin teorisi, stratejisi olarak kaleme alınan Kesintisiz II-III, Parti'nin programı ve tüzüğü, kadro anlayışı, savaş anlayışı, Kızıldere'de bir manifestoya dönüştürülmüş oldu. Parti'nin artık tarihsel bir manifestosu vardı.

Kızıldere'deki katliamla, Parti ve Cephe'nin örgütsel yapısı dağıtılmış oldu. Geride kalan kadrolar, örgütsel yapıyı sürdürecek güç ve iradeden yoksundular. Fakat "kadroların" bu durumuna karşın, çok kısa sürede görüldü ki Türkiye sathında çok büyük bir Parti-Cephe potansiyeli vardı. Başka bir deyişle, partisi olmayan büyük bir sempatizan kitle ortaya çıkmıştı.

O günkü durumu, şöyle tasvir etmek mümkündü: "30 Mart 1972'de, THKP-C, adını... tarihe kazıyarak fiziki olarak yok olurken, çok kısa süreli de olsa yürütülen silahlı savaş büyük bir potansiyel yaratmış ve bu potansiyel, gençlik, işçiler, köylüler, çeşitli sınıf ve tabakalara yayılmış durumdaydı. THKP-C, bu potansiyelde bir yanıyla efsane, bir yanıyla asla yok edilemeyen, edilmeyecek olan ve yaşayan bir güçtür." (Dursun Karataş, Kongre Belgeleri I, s. 9, 11)

Bir efsaneydi THKP-C. Onbinlerin, yüzbinlerin yüreğindeydi. Binlerce samimi Parti-Cepheli, tüm içtenlikleri ve militanlıklarıyla Mahirler'in mücadelesini devam ettirmek istiyordu. Ancak ortam bu kadar saf değildi; ortada, bu potansiyeli kendi kanalına çekmek isteyen bol miktarda da fırsatçılar, parsacılar vardı.

Türkiye solunda yoğun bir tartışma başladı. Tartışmanın odağında "geçmişin değerlendirilmesi" vardı.

"Partinin yeniden yaratılması"nın tüm samimi militanların kafasında olduğu bu dönemde, Parti anlayışı da tartışmaların en önemli konularından biriydi. THKP nasıl bir Parti'ydi ve kurulacak parti nasıl olmalıydı? Bu iki soru doğrudan birbirine bağlıydı.

Çünkü geçmişe bakış, geleceğin nasıl şekillendirilmek istendiğiyle ilişkiliydi. Bir grup, Parti-Cephe'nin yenilgisinin nedenini, "pratik yetersizlikler, taktik eksiklikler" olarak açıklamaktaydı. Bu sığ ve "sol" bir yaklaşımdı. Yenilgiyi "Parti-Cephe kadrolarının deşifre olmasıyla, askeri yetersizlikleriyle" açıklayanlar, THKP-C'yi sol yorumlayarak, deşifre olmama adına kitle mücadelesini reddeden "fokocu" bir çizgiye savrulacaklardı.

Diğer grup ise, bir yandan Mahirler'i sahipleniyor, THKP-C çizgisini savunur görünüyor, (çünkü ortada büyük bir potansiyel vardı), diğer yandan da sinsi bir inkarcılığı sahneye koyuyordu.

İnkarcıların yüzünü açığa çıkaran en önemli noktalardan biri pratikleri olurken, diğeri de "Parti" konusundaki yaklaşımlarıydı. İnkarcılar, "THKP-C'nin "kendiliğinden" partileştiğini, örgütsel ve ideolojik birliğini oluşturamadığını" iddia ediyorlardı. Yani "THKP-C aslında bir Parti değildi" demeye getiriyorlardı.

Peki onlar nasıl bu sonuca varıyordu, THKP nasıl bir Parti'ydi ve kurulacak parti nasıl olmalıydı? Bunun nesnel, tarihsel cevabını yine Parti-Cepheliler verecekti...
 
#91
Parti'nin Öyküsü'nde 12 Mart sonrasındayız. Tarihin bu kesitinde Parti örgütsel olarak olmasa da Parti'nin Öyküsü sürmektedir hala. Yazı dizisinin tümünde de tanık olacağımız gibi, son sayfasında "Zafer" başlığı yazılı bir öyküdür bu. Tarih, ona böyle bir son yazmıştır ve oraya gelinmeden de bu öykü sona ermeyecektir.
***
Kaldığımız yere dönecek olursak; Parti, fiziki olarak, örgütsel olarak yoktu ancak Parti'nin büyük bir sempatizan kitlesi vardı. Dünyada sanırız böyle bir süreç çok az yaşanmıştır. İşte bu paradoksal durumun doğal sonucu olarak, Türkiye solunda "Partileşme süreci" kavramı en çok bu dönemde, 1974-80 arasında kullanılmıştır.

12 Mart, bir yanıyla elbette bir "yenilgi" dönemiydi. Dolayısıyla yenilgi dönemlerinin karakteristik özelliklerinin de görülmesi doğaldı. Fakat burada özgün bir nokta vardı; o da yenilgi döneminin karakteristik özelliklerinin özellikle belli düzeydeki insanlar üzerinde daha bariz görülmesi, kitlenin önemli bir kısmında ise, tam tersine, harekete sahip çıkma eğilimlerinin öne çıkmasıdır. "12 Mart'ın en büyük 'başarısı' devrimci önderleri, Mahirler'i, Denizler'i katletmesi değil; bu örgütlerin geride kalan kadrolarını, özellikle içeridekileri teslimiyete, ihanete sürüklemesidir" tespiti, bu özgünlüğün ifadesidir.

Bu yenilgi ruh hali, bir noktadan itibaren inkarcılığa, tasfiyeciliğe dönüşecek, hareketin gelişiminin önünde engel olacak ama yine de bu sonucu değiştirmeyecekti.

Mevcut potansiyel içinde THKP-C sempatizanları en yaygın ve en militan kesimi oluşturuyorlardı. Eski kadroların niteliği henüz tam olarak ortaya çıkmış ve görülmüş değildi. Bu anlamda bu büyük sempatizan kitle belli bir süre eski THKP-C kadrolarının sürece müdahale etmesini bekledi.

Müdahale geciktikçe, sabırsızlık da arttı. Nereye kadar beklenecekti, hayat beklemiyordu. Parti-Cepheliler'in ilk işi, "partiyi yeniden yaratmak" olmalıydı. Ama, bunun, dönemin pratik görevlerini yerine getirmenin dışında gerçekleştirilemeyecek bir görev olduğunun da farkındaydılar. "Eski"ler ise bu mücadelenin başına geçmenin uzağında duruyorlardı.

1973, bir bakıma, THKP-C sempatizanları açısından, Mahirler'i öğrenme, farklı gruplar halinde eğitim ve örgütlenme faaliyetleriyle geçti. Ama artık dağınık potansiyeli toparlayacak asgari bir örgütlenme gerekliydi.

Bu örgütlülük, öncelikle bir gençlik derneği olabilirdi. Militan Cepheli gençlerin bunu yapabileceklerinden hiç kuşkusu yoktu.

Derneğin kuruluş süreci, THKP-C çizgisindeki safraların bir bölümünün atıldığı ilk dönemeç oldu. 12 Mart yenilgisiyle yılgınlaşanlar, "daha örgütlenmenin zamanı değil" havasındayken, THKP-C'nin yenilgisini "kadrolarının deşifre olması" gibi "askeri" nedenlerle açıklayanlar, bu şekilde legal, yasal bir örgütlenmeye karşı çıkıyorlardı. İYÖKD, 1973 Kasım'ında işte bu "sağ" ve "sol" anlayışlara karşı mücadele edilerek kuruldu.

Dernek kuruluş çalışmalarını ağırlıklı olarak omuzlayan Cepheciler, pratik faaliyetleri de omuzlayarak belli bir çekim merkezi olmaktaydılar.

İYÖKD'ün ilk kampanyası, NATO'ya karşı bir kampanyaydı. Onu "Tüm Siyasi Tutuklulara Koşulsuz Siyasi Özgürlük" adlı kampanya izledi. Kıbrıs işgali karşısında "Bağımsız Birleşik Kıbrıs" sloganıyla şovenizme tavır alındı... Bir çok kesimin 12 Mart Cuntası'nın etkisini üzerinden atamadığı koşullarda örgütlenen bu ilk kampanyalar bile, İYÖKD'ün siyasal açıdan nasıl cüretli bir çıkış olduğunun göstergesidir. 12 Mart sonrasının pek çok "ilk"i, İYÖKD imzası taşır.

Gençliğin örgütlülüğünün ve mücadelesinin devrimci bir çizgide gelişimi karşısında, oligarşinin saldırıları artmakta gecikmez. 19 Aralık '74'te İYÖKD yöneticilerinden Şahin AYDIN, okulunun önünde katledildi. Aydın, devrimci gençliğin '73 sonrası ilk şehidiydi. Olayın duyulması üzerine birçok okulda boykot ilan edildi. Cenazesinde o güne kadar ki en büyük kitlesellik sağlandı. 12 Mart sonrasının devrimci potansiyeli bu eylemde somut olarak açığa çıktı.

Şahin Aydın'dan kısa süre sonra 23 Ocak '75'te Kerim YAMAN katledildi. Büyük bir anti-faşist gösteriye dönüşen ve 50 bin kişinin yürüdüğü Yaman'ın cenaze töreni, Cepheliler'in o günkü siyasi etkisini ve örgütlülüğün ulaştığı düzeyi göstermesi bakımından da önemlidir. 1975 30 Mart'ında Kızıldere için düzenlenen eylemlerle "Kızıldere yolunda" yürüneceği açıkça ilan edildi. Aslında bu ilan, Anadolu'nun dört bir yanında yapılıyordu iki yıldır.

Aynı yıl faşistlerin Site Öğrenci Yurdu'nda katlettiği Abdi Gönen'in, İDMMA öğrencileri Cezmi Yılmaz ve Halit Pelitözü'nün cenaze törenleri, Cepheliler'in sokak çatışmalarını öğrendiği ve örgütlediği direnişler olarak yeni ayrışmaları ve atılımı da beraberinde getiriyordu. Panzerlerin saldırısında "provokasyona gelmeyelim" diyerek alanı terkedenler, aslında anti-faşist mücadeledeki devrimci tarzı da terkediyorlardı.

İlk boykotlar, ilk işgaller, onbinlerce kişilik mitingler, çatışmalar, aslında bütün bunlar "eski"lerin iradesinin büyük ölçüde dışında gelişiyordu. İYÖKD gibi yasal, sınırlı bir ilk örgütlülüğün yaratılması bile, varolan potansiyeli tüm görkemiyle açığa çıkarmıştı. Ve açıktı ki, bu potansiyel daha ileri düzeyde bir örgütlenmeyi de gerektiriyordu.

Cepheliler, onbinlerce insanı hareket ettiren, sivil faşist saldırılara cevap veren, önderlikleriyle, geçmişi sahiplenmeleriyle güven veren bir güç haline gelmişti. İnkarcılarla artık araya daha kalın çizgiler çekilmeliydi. Cepheliler bu sürecin içinde siyasi arenada kendilerini KURTULUŞ GRUBU olarak ifade etmeye başladılar.

Grubun asıl misyonu, THKP düşüncesini tasfiye etmek isteyenlere karşı, THKP-C mirasını sahiplenmek, mücadeleyi ve örgütlenmeyi Parti-Cephe çizgisinde geliştirmekti.

Partileşme süreci sözü hemen herkesin ağzındaydı. Peki neydi partileşme süreci? En azından "partileşme süreci iradi ve kolektif bir süreç"ti. "İdeolojik birlik sağlama süreci"ydi. Parti-Cephe'yi "hala" savunduğunu söyleyen eskilerin ise ne kolektifliği yaratmak, ne ideolojik birlik sağlamak gibi bir çabaları görülmüyordu. İşte bu noktada, Partileşme sürecinin karakterine uygun olarak Kurtuluş Grubu'yla Kızıldere'den sonra ilk kez merkezi bir faaliyet içine giriliyordu. Bu merkezi faaliyet içinde pratik yönlendirilmeye çalışılırken, Mahir Çayan'ın yazıları da basılarak, çeşitli yöntemlerle çoğaltılarak yaygınlaştırılıyor ve sürece ideolojik anlamda da müdahale edilmeye çalışılıyordu.

Fakat daha hesaplaşmalar, birleşmeler ve ayrışmalar tamamlanmış değildi. Gençliğin 12 Mart sonrası ilk merkezi ve kitlesel örgütlenmesi olan İYÖKD, hem mücadele anlayışı, hem örgütlenme biçimi olarak DEV-GENÇ geleneğinin sürdürücüsüydü. Aydınlıkçılar dışında kalan hemen tüm gruplar yeralıyordu İYÖKD içinde. Fakat grup örgütlenmeleri netleştikçe, grupçuluk öne çıkmaya başladı. Kitlelere gitmeyen, mücadeleyi örgütlemeyen çeşitli oportünist, revizyonist kesimler, İYÖKD'ü "ele geçiremeyeceklerini" görünce, "kendi" gençlik örgütlerini kurmaya yönelerek "tekkeci"liğin tohumlarını attılar.

Bu aslında bir sonuçtu. Asıl ayrışma siyasi düzeyde yaşanıyordu. Ayrışmanın belirtileri, kah dergi yazılarında, kah İYÖKD'ün yönetim biçiminde, kah mücadele tarzında ortaya çıkıyordu.

İYÖKD tarafından çıkarılmaya başlanan İLERİ'deki yazılar bunun bir örneğiydi. Derginin yazı kurulunda, sürecin özelliğine uygun olarak "eski"ler, Cepheci grup içinde "yönetici" görünen sağ kafalılar yeralıyordu. Genç militanlar, dergideki yazıların geçmişe, çizgiye dair soruları cevaplayacak, sürecin önünü açacak yazılar olmadığını çok çabuk farkettiler. Yazılar alabildiğine muğlaktı. Dahası, Yazı Kurulu toplantıları, mücadelenin sorunlarının tartışıldığı bir zemin olmaktan çıkmış, "Sovyet Sosyal Emperyalizmi" tartışmalarının yapıldığı toplantılara dönüşmüştü.

Bunların hiçbiri rastlantı değildi.
Satır satır, adım adım, sinsi sinsi işleyen tasfiyecilik, kısa süre içinde açıklık kazanacaktı. Esasında bu gelişmeler Cepheciler açısından bir arınmayı da sağlıyordu. "Sosyal emperyalizm" tartışmalarıyla, o güne kadar Cepheci grup içinde yeralan sağcı unsurlar, THKP-C'yi külliyen inkar ve mahkum eden bir grup THKP-C eski kadrosuyla birleşip, ayrı bir grup oluşturarak kendi yollarına gittiler. Genç Cepheli kadrolar, bu sürece müdahale edip, o güne kadar "önde" görünen sağcı unsurları da bir kenara iterek, tartışmaları mücadelenin ve Parti-Cepheliler'in esas sorunlarına çektiler. Cephe sempatizanları da büyük ölçüde bu yeni ve genç önderlerin etrafında toplandı.

Bu sırada, "içeriden" çıkan bir kısım "eski" Parti-Cephe kadroları da Ankara'da bir platform oluşturmuşlardı. Amaç güya "hareketi yeniden inşa etmek"ti. Fakat bu platformda yeralanların Parti-Cephe'nin ne geçmişine, ne geleceğine ilişkin hemfikir oldukları bir görüş yoktu aslında. Onlar, hapishanede "her şey bitti" havasındayken, dışarıda THKP-C ve DEV-GENÇ'e bağlı bu kadar büyük bir potansiyel görünce, bu potansiyelden pay kapma hesaplarıyla biraradaydılar. Nitekim onları böyle bir "platform"da berleştiren tek şeyin bu olduğu bir süre sonra görüldü. Bu o kadar "doğurgan" bir platformdu ki, buradan açık ve gizli inkarcılar, fokocular, Aydınlıkçılar ve tasfiyeciler çıkacaktı.

Uzatmadan özetleyelim; Cepheli sempatizanlar yıllarca onları beklemişti. Onlar ise: Bir grup THKP-C eski kadrosu, geçmiş hareketi reddedip Halkın Yolu adlı bir görüş örgütleyerek PDA'ya (Aydınlıkçılar'a) gittiler. İkinci bir kesim, Acil adıyla bir hareket örgütleyip, fokoculuğu seçtiler. Ankara'daki bu platformda yeralanlardan üçüncü bir grup ise, KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) adıyla inkarcı görüşü benimseyip, revizyonizme yöneldiler.

Bu platformda THKP-C döneminden kalan iki "eski" kadro daha vardı; onlar diğerlerinden farklı görünüyorlardı. Daha sonra Devrimci Yol'u oluşturacak bu iki kadrodan biri eski çizgiyi savunuyor, bir diğeri ise, inkarcılıkla savunmak arasında yalpalıyordu. Fakat bunlar o gün "Parti-Cephe'yi yeniden örgütlemek" görevine hayır demeyenlerdi.

Tüm bu ayrışmalar olurken, Kurtuluş Grubu, THKP-C çizgisinden sapmadan varlığını sürdürdü, geçmiş hareketin esasa ilişkin tespitlerini ve devrimci çizgisini savundu. Kurtuluş Grubu olarak kendilerini ifade eden genç Cepheliler, Kızıldere'nin mirasını yaşatma ve sürdürme görevini üstlenmenin adımlarını atarken, Ankara'daki bu grupla da ilişki içindeydiler.

Diğer illerde de gençlik dernekleri kurulmuştu bu süreçte ve hemen her il, Türkiye çapında, DEV-GENÇ gibi merkezi bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu belirtiyordu. Ki koşullar da bunu dayatıyordu. Mücadele İstanbul dışında da birçok şehirde ve öğrenci gençlik dışında diğer halk kesimleri nezdinde de gelişiyordu; oligarşinin, sivil faşistlerin saldırıları artmış, faşist işgal politikası uygulanmaya başlanmıştı.

İnkarcılara karşı nasıl bir ideolojik savaş verilecekti? İnkarcıların, "sosyal emperyalizmcilerin" yarattığı teorik kaosa nasıl müdahale edilecekti? Faşist saldırılara karşı nasıl cevap verilecekti? Örgütlenme nasıl merkezileştirilecekti?.. Bunlar acilen cevaplanması gereken sorulardı.

Ankara'daki grup, aslında bu soruların cevaplarında pek güven vermiyordu. Özellikle İstanbul'daki genç Cepheliler'in önderliğinde bu konuda militan ve kitlesel bir mücadele gelişirken, Ankara'da bu konuda pek bir hareketlilik yoktu. Faşist saldırılar karşısında etkisiz, edilgen bir duruşları vardı. Öte yandan İstanbul'da inkarcılar püskürtülürken, Ankara grubu bu konuda da kararlı bir duruş gösteremiyor ve bunun sonucunda önemli oranda Parti-Cephe potansiyeli oportünist, revizyonist grupların etkisinde kalıyordu.

Ankara'daki "eskiler", ne anti-faşist mücadelede, ne ideolojik mücadelede İstanbul'dakileri desteklemez ve yardımcı olmazlarken, genç Cepheliler her şeye rağmen iddialarını sürdüren, THKP-C'yi savunuyor gözüken bu eski THKP-C ve DEV-GENÇ kadrolarına güvenmek ve birlikte yürümek istiyorlardı. İstanbul ve Anadolu'nun çeşitli şehirlerindeki DEV-GENÇ'lilerin, Parti-Cephe sempatizanlarının oluşturduğu bu büyük potansiyeli bölecek bir tavırdan ısrarla kaçınıyor, sorumlu davranıyorlardı.

Ankara grubuyla İstanbul'da Kurtuluş Grubu arasındaki tartışmalar sürecinde "eski DEV-GENÇ örgütlenmesi gibi merkezi bir fedarasyonun kurulması ve ideolojik birliğin sağlanması" doğrultusunda anlayış birliğine varıldı. Cepheliler'in önceliği de bunlardı. Bu iki hedef doğrultusunda ilişkiler kurulacak ve geliştirilecek ve elbette, bu sürecin sonucunda hareketin PARTİLEŞMESİ gerçekleştirilecekti. Zaten hedefinde PARTİ'nin yeniden yaratılmasının olmadığı bir ilişki ve örgütlenme, Cepheliler'in katılacağı bir örgütlenme olmazdı.

Ankara ve İstanbul'daki Cepheliler'in arasında kurulan bu birlikteliğin ilk ürünü olarak 1975'te Devrimci Gençlik Dergisi çıkarılmaya başlandı. Derginin 1. sayısında "parti sorunu, yine temel meselemizdir" denilerek, sürecin "partileşme süreci" olduğu belirleniyor; "bütün yanlış görüşlere ve sapmalara karşı SİSTEMLİ VE ÖRGÜTLÜ BİR İDEOLOJİK MÜCADELE SÜRDÜRÜLMELİDİR" kararıyla da, siyasi bir yapıda birliğin yolunun revizyonizme ve oportünizme karşı ideolojik mücadeleden geçtiği söyleniyordu. Ki bunlar doğru tespitlerdi.

Süreç aynı zamanda, Ankara grubunun bu tespitlerdeki samimiyetinin sınanacağı bir süreçti.

Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmasının ardından, ilk olarak AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği) ile (İYÖKD'in yerine kurulan) İYÖD arasında kurulan ilişkiler, Anadolu'nun diğer illerinde DEV-GENÇ'lilerin önderliğinde kurulmuş gençlik örgütlenmelerini de kapsadı. Merkezileşme zaten herkesin belirttiği bir ihtiyaçtı. Kasım 1976'da Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (DEV-GENÇ) kuruldu.

Federasyonun kurucuları İYÖD, AYÖD ve EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) yöneticilerinden seçilmişti. Kurucularından beş'i İstanbul, beş'i Ankara'dan olan federasyonun başkanı Ankara'dan, Genel Sekreteri ise İstanbul'dan seçilmişti. Federasyon örgütlenmesi kısa sürede onlarca derneği çatısı altında toplarken, Parti-Cephe potansiyelini de adım adım ülke çapında merkezileştirmeye yöneliyordu.

Ama ne var ki, bu süreç de bu şekilde, sorunsuz gelişmeyecekti.
Devrimci Gençlik Dergisi'nin çıkarılmasının amaçlarından biri, THKP-C ideolojisinin kavranışındaki muğlaklıkların giderilmesi, THKP-C'nin sağ ve sol yorumlarına karşı net bir çizgi çekilmesi, yani kısacası "ideolojik birliğin sağlanması"ydı. Süreçteki ilk yalpalama da bu noktada açığa çıktı. Dergiyi denetiminde bulunduran Ankara hizbi, bu görevi yerine getirmekten adeta kaçıyor, dergiyi genel geçer yazılarla dolduruyordu.

Öte yandan, bu birliktelikle beraber anti-faşist mücadelenin daha da gelişmesi gerekirken, tersi oluyor, İstanbul, Bursa, Tekirdağ gibi şehirlerde faşist saldırılar püskürtülürken, Ankara grubunun daha hakim ve etkin olduğu yerlerde -başta Ankara olmak üzere- pasif bir çizgi izleniyordu... Örgütlenme anlayışında da farklılıklar olduğu açığa çıkıyordu ve hiç kuşkusuz bunların hepsinin temeli, THKP-C çizgisini kimin nasıl kavradığıyla ilgiliydi.

Parti-Cephe çizgisindeki son ayrışma ve partileşmenin önündeki tasfiyeci engel, bu farklılıkların hesaplaşmasının yapılmasıyla aşılacak ve parti düşünün zorlu yolunda yürünmeye öyle devam edilecekti...
 
#94

[SIZE=+1]15 Eylül 1994
Rıfat Özgüngör
[/SIZE]
Bir görev için indiği köyde jandarmalar tarafından gözaltına alındıktan sonra işkencede katledildi.
 
#95


"Şehitlerimizi anmak, mücadeleyi yükseltmektir. Şehitlerimizi anmak onları adaletsiz bırakmamaktır.

Şehitlerimizi anmak, SAVAŞIMIZI BÜYÜTMEKTİR.

BİR ZİNCİR GİBİ SARIYORLAR ŞEHİTLERİMİZ ETRAFIMIZI. Anadolu topraklarının her metrekaresini sarıyor.

Bizi, her bir mezar taşımıza bağlıyor bu zincir.

Her birimiz, bizi birbirimize kenetleyen bu zincirde en sağlam halka olabilmeliyiz.

Her birimiz, bizi inancımıza bağlayan bu zincirde en sağlam halka olabilmeliyiz.

Bağımsızlık demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin en kopmaz halkalarından biri olabilmek TÜM YAŞAMIMIZIN TEK HEDEFİ OLMALIDIR.

EN SAĞLAM HALKA BEN OLMAYIM diyebilmektir şehitlerin yerini doldurmak.

Emperyalizm karşısında diz çökmeyen, faşizme teslim olmayan, sosyalizm bayrağını asla yere düşürmeyen olabilmenin tek yolu budur:

EN SAĞLAM HALKA BEN OLMALIYIM!
HERKES, HEPİMİZ YAPABİLİRİZ BUNU.

Sıradan değil, en sağlam halka olmak.

Tuz buz etseler de her yanımızı, elimizi kolumuzu kırsalar da, dişlerimizle tutunabilmeliyiz.

Dişlerimizi sökseler, gözümüzle tutunabilmeliyiz bu halkaya.

Beynimizi de söküp alamazlar ya; o bizim.

Her koşulda direnmeyi beynimiz öğretti bize.
Onu kimse alamaz elimizden.

Nefes alıp verdiğimiz sürece, nefesimizle tutunabilmeliyiz bu halkaya.

Beynimiz yerinde durduğu sürece bu halkaya tutunmalıyız.

SON NEFESİMİZE KADAR TUTUNMALIYIZ BU EN SAĞLAM HALKAYA.

Çünkü şimdiye kadar kırılamadı bu en sağlam halka.

Dünyanın en güçlü orduları da kıramadı bu halkayı.

Bu halkayı kıracak en güçlü silahı bulamadı egemenler daha.

BULAMAYACAKLAR DA.
BİZ VAROLDUKÇA BULAMAYACAKLAR.

Emperyalizm var oldukça, diz çökmeyenler, en sağlam halka oldular.

Faşizm varoldukça, ona karşı direnenler en sağlam halka oldular.

Sosyalizm hedefimizden asla vazgeçmediğimiz sürece, hala duruyor olacak en sağlam halka.

O HALKA BİZİZ!
O HALKA ŞEHİTLERİMİZ!
VE HEPİMİZ O EN SAĞLAM HALKA OLABİLMELİYİZ!
OLABİLİRİZ.
BUNA KANIT ŞEHİTLERİMİZDİR.
Bizi koparamazlar.
Koparamadılar şimdiye kadar.
Savaşma gücümüz bu zincirdir.
Zaferimizin garantisi bu zincirdir.
ZAFERİMİZİN GARANTİSİ
HER KOŞULDA DİRENEN, HER KOŞULDA SAVAŞAN, ÖLEN AMA TESLİM OLMAYAN ŞEHİTLERİMİZDİR.
BU ZİNCİRDE HER ŞEHİDİMİZ GİBİ,
KOPARILAMAYAN BİR HALKA OLABİLMEKTİR TÜM DİLEĞİM."

DURSUN KARATAŞ
 
#96
Aydemir ŞAHİN

Nurhan AZAK

Orhan KORKURT
Hülya ATEŞ
Asuman KOÇ

3-4 Eylül 1994
Dersim’in Çemişgezek ilçesine bağlı Ulukale köyü Arasor deresi mevkiinde 3-4 Eylül günleri boyunca süren çatışmalarda şehit düştüler. Dersim İbrahim Erdoğan Kır Gerilla Birlikleri Bölge Komutanlığı Hayri Koç Müfrezesine bağlıydılar.
Aydemir, 1970 Hekimhan doğumlu ve Türk milliyetindendi. Katledildiğinde Grup komutanı idi.
Nurhan, 1974 Pertek doğumludur. Kürt milliyetindendir ve Alevidir.
Asuman, 1971 Çemişgezek doğumludur. Kürt milliyetindendir ve Alevidir..
Hülya, 1977 Hozat doğumludur. Kürt ve Alevidir..
Orhan, 1974 Kahramanmaraş doğumludur. Kürt ve alevidir.
 
Üst