Devrimci Sol'dan DHKP-C'ye

Sevdalı Kız



Seni gördüm gözümün nuru vurulmuş yatıyordun sevdalı
Ankara'da onurunla sarılıp yurdunun sıcak bedenine
Yatıyordun sevdalı​

Dört bir yandan sarsada zulüm, nice pusularda yenildi
Ölüm
Esir düşmek mesele değil gülüm, kanla yazmaktır umudu
Umudun umudumuzdur sevdalı​

Seni gördüm gide gide yoluna kurban olduğum
Yaşsız gözlerle, telaşsız yürekle dünyaya son defa
Bakıyordun sevdalı​

Özgürlük Türküsü

Kevser Mızrak'a...
 


GÖKÇE ŞAHİN

Gökçe halkı için
kendini feda etti

(2002'de Ünye'de şehit düşen Cephe gerillası Gökçe Şahin'in babası)

BAYRAM ŞAHİN: Benim oğlum 2002, 20 Mart akşamı iki yoldaşı ile Ordu Ünye'de şehit düştü.
Biz teşhise gittiğimizde ben tanıdım. Beraber şehit düştüğü Turan'ın kafatası açılmıştı. Ama daha iyi bakayım diyerek onu alnından sonra ellerinden ve yüzünden son bir kez doya doya öptüm. Nasıl diyeyim yeni tıraş olmuş tertemiz sanki gülüyordu. Tabii bu arada insan daha çok öpebilseydim diye yanıyor. Anlı şanlı emniyet müdürleri, alay komutanları gelmişlerdi. Sık sık fotoğraf çektiler. Onlara şunu dedik 'aile olarak üzülüyoruz ama evladımızla gurur duyuyoruz. O halkı için vatanı için kendini feda etti'. Düşmana karşı evladımın onurunu, kendi onurumuzu korumak için acımı hissettirmedim. O zaman hastanede kim varsa camlara çıkıp bizi alkışladı. Ne oldu deyip soranlar durumu anlatınca "yapar bu zalimler" dediler. Sonra baskılar artmaya başladı, düşman gülüyordu. Biz de gereken cevabı verdik.
Biz onu evde karanfillerle misafir ettik. Fakat hiç gitmeyecekmiş gibi düşündüğümüz Gökçemiz sabahleyin bizi bırakarak yoldaşlarının yanına gitti. Morgda yıkanırken ve raporlarda da 25 tane kurşun yarası vardı. Sonra Gökçemiz'i ölümsüzlüğe uğurladık.
Sadece kendi evladımız için değil, kaybettiğimiz tüm canlarımız için yüreğimiz acıyor. Bir o kadar da kin doluyuz. Bu kini anlatmak çok zordur. Bu kinimiz ancak evlatlarımızın uğruna mücadele ettiği günler geldiğinde onlarla birlikte ateşin etrafında halaya durduğumuzda dinebilir. Bu ateş, bu kin 122'lerimizin ateşi ve kini ile ölüm oruçları halen sürüyor. Bizler de daha fazla evladımız, canımız ölmesin diye elimizden geldiğince mücadele etmeye çalışıyoruz.
Şunu özellikle belirtmek istiyorum. Bazen hapishanedeki arkadaşlarından bana Gökçe adına selam dolu mektuplar geliyor. İnsanlar nasıl bu kadar acıya dayandığımızı, neden bu kadar dirençli olduğumuzu, 3 yıldan beri Abdi İpekçi Parkı'ndaki El'in altında nasıl kışın dondurucu soğuğuna, yazın kavurucu sıcağına dayandığımızı merak ederler. İşte bu selamlar var ya... İşte onlar bizi bu denli dirençli, umutlu kılıyor. Ayakta durmamızı sağlıyor. Bize direnen çocuklarımız direnmeyi, acılara dayanmayı öğretiyor.
Sizin vasıtanızla tüm evlatlarımıza hepsi bizim evladımız, onlara Gökçem'in adıyla selamlarımı gönderiyorum. Onları çok seviyoruz.

Siz direnişin başından beri dışarıda mücadele ediyorsunuz. Bu konuda bize neler söyleyebilirsiniz?
19 Aralık sonrası karanlık bir kuyu gibi içeride ne olduğunu bilmiyorduk. Biz onlara moral vermemiz gerekirken çocuklarımız bize moral verdiler. Anlatabildikleri kadar devletin gerçek yüzünü, "devlet yapmaz" diyenlere anlatmaya çalıştılar. Biz de onlardan güç aldık. Çocuklarımız ölmesin diye daha bir gayretli olmaya çalıştık. Ama maalesef bir Newroz günü Cengiz Soydaş'ı "ölümsüzdür" diye uğurladık. Hepsini de çok seviyoruz ama insan tanıdığı birisini kaybedince hep onun hayali ile yaşamaya çalışıyor. Cengiz'i Ankara'dan tanıyordum, ailecek tanışıyorduk. Kendisi zaten Gazi Üniversitesi'nde öğrenciydi. O okulumu bitireyim de köşeyi döneyim hesabı yapmadı. Yoksul halkla birlikte olalım istedi. En çok sevdiği şey, Trabzonlu olduğu için, hamsiydi. Biraz eve gelmediğinde, hamsi var diye haber yollardık.
Ölümler başlayınca bu sefer de hastanelere sürgünler başladı. Çocuklarımızdan haber alabilmek için bu sefer hastanelerin parklarında sabahladık. Devlet ilk önceleri ölüm orucundaki çocuklarımızın yanına ikişer saat aileleri aldı. Sonra ölümler arttıkça almamaya başladılar. Bir aile çocuğunun görüşünden çıktığında yanına koşardık haber almak için. Hastane çalışanlarından bile haber almak umuduyla yollarını gözlerdik. Belki içlerinde bir insan çıkar ufak da olsa bize bir şeyler anlatır, "iyi" der diye yollarını gözlerdik. Onların sağlıklı haberini aldığımız zaman dünyalar bizim olurdu. Özellikle direnişin devam ettiğini öğrenmek çok güzeldi. Hani hastane önünde "yaşayacak!" denir ya öyle sevinirdik. Yani öleceğini öğrendiğimizdeki halimiz çoğu insana garip gelirdi. Bizler seviniyorduk çünkü, yaptıkları onurlarını korumaktı. Bu da bizim için dünyanın en güzel duygusuydu. Sonra zorla müdahaleler başladı. Birçok aile çocuğunu bıraktırmak için uğraştı. Dilekçe vererek müdahale ettirdi, biz tedavi ettiririz diye eve kapattılar. En iyi tedavinin sevgi, yoldaşlık olduğunu unuttular. Çünkü biz biliyoruz ki onlar aynı havayı solur, bir lokma ekmeği paylaşırlar, yoldaşları için aç kalırlar, ölümlere yatarlar.
Baskı ve zulüm sadece hapishaneye ve devrimci tutsaklara olan bir şey değildir. Bu saldırı halka yapılmış bir saldırıydı.
 
Ey adına devrimci, demokrat, sosyalist, emekten yana diyen partiler, sendikalar, odalar, dernekler; Okuduğunuz kitaplar, yaşadıklarınız öğretmediyse, devrimciliğin, demokratlığın, ahlakın, erdemin, yoldaşlığın, sahiplenmenin ne olduğunu benden öğrenin. Önce insan olmayı, sonra demokrat devrimci olmayı öğrenin!...


TAYAD'lı Gülsüman Dönmez

Dogum. 1964, Tokat
Ölüm. 09.04.2001
Istanbul
 



Musa ÖZNUR
1 subat 1980
DEV-GENÇ’in önder
militanlarindandi. Fasistlerin saldiri planlarini
bozmak için düzenlenen bir eylemde elindeki
bombanin patlamasi sonucu sehit düstü.

"ŞEHİTLERİMİZ KAVGAMIZIN
KOPMAZ BAĞLARIDIR

Camın kenarında oturmuş havadan sudan sohbetler ediyoruz birkaç kişi. Bir yoldaş elinde tepsi ile çayları getiriyor. Çaylarımızdan henüz birkaç yudum almışken dışarıdan gelen bir patlama sesine kulak veriyoruz. Epey uzaktan geliyor ses. Patlama seslerine öyle alıştık ki, her gece bir ses duyuyoruz. Tabii ki, tahminler başlıyor hemen.
Sözünü ettiğim yer Selimiye tutukevi yıl 1980 Ocak ayı.
O geceki tahminlerin ortak noktası patlamanın uzaktan geldiği, muhtemelen karşı taraftan olduğu ve bayağı hatırı sayılır bir güçte bir patlayıcı olduğu şeklindeydi.
Uzun uzun konuştuktan sonra Beşiktaş'tan olabileceği üzerine de anlaşmıştık.
Ertesi sabah kahvaltı sırasında gazeteler geldi. İlk sayfadaki haber tüm koğuşu bir anda sardı.
Haber, Musa Öznur isimli bir öğrencinin elinde patlayan bomba haberiydi.
Sanki bir bomba da burada kahvaltı masalarımıza düştü.
Musa ile üç ay önce birlikte şubedeydik. Birlikte işkence gördük. 15 gün sonra sıkıyönetim savcılığından ben serbest kaldım, o tutuklandı.
Bir ay sonra bir başka nedenden ötürü ben tutuklandım. Ben geldikten birkaç gün sonra o tahliye oldu. 40 gün sonra da şehit olduğunu duyuyorduk.
Dün gece patlama sesini duyduğumuz saatte olmuş olay. Anti-faşist bir eyleme giderken elinde patlayan bomba ile şehit olmuş yoldaşımız.
Kimsenin ağzını uzun süre bıçak açmadı. Kahvaltılar da uzun süre masanın üzerinde kaldı. Gazete hışırtılarından başka bir ses yoktu. Bir saat kadar sonra ise maltaya çıkıldı anma için.
İbrahim İlçi, Musa için uzun bir konuşma yaptı. Şiirler, marşlar birbirini izledi. Hayatımda o zamana değin o kadar dolduğumu hiç hatırlamam. Gözlerimden akan yaştan yüzüm yıkanmıştı. Ama hatırlıyorum herkes aynıydı.
Musa şehit düşmeden 40 gün önce tahliye olmuştu. Tahliye törenlerinde konuşma geleneğimiz olduğundan kısa bir konuşma yapmıştı.
"Şu an hem burukluğu, hem sevinci yaşıyorum. Sizlerden ayrıldığım için buruk, ama kavgaya gidiyorum, bu yüzden sevinçliyim de. ... Yine görüşeceğiz ama burada değil. ... Kavga bu şehit düşmek de var. Ancak inanıyorum yerim boş kalmayacaktır. (...) Kurtuluşa Kadar Savaş!"
Buna benzer şeyler söyleyip gitmişti Musa. Buna benzer diyorum, çünkü o sabah yaptığımız anmada gözlerimden yaşlar akarken onun;
"... Kavga bu, şehit düşmek de var. Ama inanıyorum ki, yerim boş kalmayacaktır." deyişini çok iyi anımsıyordum.
İbrahim abinin (İlçi'nin) de konuşması sırasında bu sözlere atfen: "... Gözün arkada kalmasın, yerini dolduracağız." diyerek, bunu vurgulaması beni hepten coşturmuştu.
Bir ay kadar sonra ben de tahliye oldum.
İlk kez cezaevine girmiştim. Birkaç ay yatıp çıktığımda artık ciddi görevlerle karşı karşıya olacağımı biliyordum. Okulumu, ailemi tercih etmeme ve devrimci mücadele içinde ağır ve ciddi işlerle tanışma zamanının geldiğini hissediyordum. Bir tercih yapacaktım. Bilincim ve tecrübem çok zayıftı. O yüzden o anı çok büyütüyordum. Ailem ve çevrem de işin farkındaydı. Ve o güne değin görülmedik olanaklar sunuyordu. Ama her an gözümün önünde Musa vardı. "Yerim boş kalmayacaktır" derken kime güveniyordu. Bize, bana, sana... Bizim için, halkımız için ölümü kucaklamıştı. Ve şimdi bana sesleniyordu, "hoş geldin, yerim hala boş, seni bekliyorum, intikamımı al!..."
Dışarıda sorumlu yoldaşla ilk karşılaşmamızda ilk söylediğim: "Musa'nın yerini doldurmak istiyorum" oldu.
Sorumlu arkadaş da: "Biz de öyle düşünüyorduk." dediğinde yerimde zıpladım sevincimden. O zaman Musa'nın yarım bıraktığı işle başlayayım dedim. Yanıt yine aynıydı: "biz de öyle düşünüyoruz." Musa'nın yarım bıraktığı işe giriştik.
Cunta geldiğinde ise bizim bölge ciddi bir darbe yemişti. Henüz hiçbirimizde olumsuzluk yoktu. Birkaç ay sonra ise devrimci hareketimiz peş peşe örgütsel darbeler yemeye ve kayıplara uğramaya başladı. En nihayet üç ay kadar sonra bize de operasyon bulaştı.
En güvendiğim yoldaşlardan biri yakalandığı gün çözülmüştü. Çok hasar verdi bölgemize. Ne kalacak yerimiz kaldı ne de beş paramız. Devrimci Hareketin durumu da darbeler nedeniyle pek iyi değildi. Aç geziyorduk. Yalnızlık duygusuna kapıldım. Sorumlu yoldaşla konuşup "ne kendime, ne de başkasına güvenim kalmadı" diyerek ayrıldım.
Üç gün boyunca kendimi bilmez halde dolaştım durdum. Sorumlu yoldaşla konuşup ayrıldığım günden itibaren Musa belirdi karşımda; sürekli konuşuyordu benimle:
"Niye öldüm ben?" diye soruyordu. "Faşizmin terörüyle yoldaşlarını başbaşa bırakıyorsun. Korkaklık bu..."
O gidiyordu bu defa Şenol Şener, ardından Ali Baloğlu geliyordu. Onlar da benzer sorular soruyordu "ha düşmanla bize silah sıkmışsın, ha mücadeleden korkup kaçarak ihanet ediyorsun, arada bir fark yok. Nerede verdiğimiz sözler, nerede içtiğimiz antlar?"
Üç gün boyunca gittiğim her yerde bu şehit yoldaşlar beynimi topa tuttular adeta. Örneğin akrabamın evindeydim, TV seyrediyorduk, akrabam birşeyler soruyordu. Ben duymuyordum. Aklım yoldaşlarımdaydı ve şehitlerimizin sorularıyla bunalmıştım. Musa soruyordu; "Ne yani hiç kimse çözülmeyecek, hainler olmayacak, aç aç gezmeyeceğiz, yatacak bir sürü yerin olacak, öyle mi? Mücadele bu, henüz iyi günlerdeyiz, bizim daha zorlu şeylere hazır olmamız gerekmiyor mu? Devrimcilik zor iştir derken neyi kastediyorduk." Benden ise yanıt yoktu. Haklıydı...
Üç gün sürdü bu işkence... Kendimle olan hesaplaşmam bir anlamda olumsuzluklara bakıp yılgınlığa kapılan yanlarım ile şehitlerimiz nezdinde savaşçı yanlarım arasında sürüyordu.
Üçüncü gün yoldaşlarımı aradım ve buldum: "Ben geldim. Tam bir tabansız küçük burjuva gibi davrandım. Affedin, bana görev verin. Ben o dünyaya yabancıyım. Yerim burası" dedim. Yoldaş "Döneceğini biliyorduk. Hemen şuraya git ve işe başla. Şu an uzun uzun durumunu konuşmaya vaktimiz yok. Uygun bir zamanda konuşuruz. Şimdi iş zamanı o kadar çok iş var ki" dedi ve ayrıldık.
Huzur doluydum. Yine inşaatlarda yatıyordum. Kar ve fırtına da cabasıydı. Açtım da. Her an yakalanma riski de vardı. Ama çok rahattım artık... Çünkü yalnız değildim. Bütünün bir parçası hissediyordum kendimi. Üç gün boyunca azap çekmiştim. En önemlisi şehitlerimize duyduğum vicdani bir boşluktu. Ve hala bir şehit haberiyle biraz da duygusallık dense de bu duygum derinleşir durur. Bu da beni mücadeleye kopmaz bağlarla bağlıyor.

BÜLENT PAK
 


Ali AYGÜL
6 fiubat 1992
1968 yilinda Amasya
Gümüshaciköy’de dogdu. Üniversite siralarinda
devrim ve sosyalizm için örgütleyen, mücadele
eden bir devrimciydi. istanbul Üniversitesi Dis Hekimligi
Fakültesi’nin 3. sinifindan ayrilarak profesyonel
iliskiler içinde yer aldi. Adana’da devrimci
bir eylemi gerçeklestirirken çatismada sehit düstü.
 




Bahattin Anik, hayatini devrim yoluna adamis cok degerli bir insan...
Dava adami deniyor ya bu Bahattin Anik gibi devrimcilerde simgeleniyor hayat buluyor. unutmadik unutturmayacagiz!
 

[SIZE=+1]11 Eylül 1994
Vedat İnan[/SIZE]
Dersim’de öğretmenlik yaparken Kürt milliyetçileri tarafından öldürüldü.
İşçi sınıfının kurtuluşu için yola çıkmış bir yapının, son 13-15 yıldan beri (Kurtuluş Dergisi süreci & 96 Ölüm Oruçları süreci sonrası) Ulusal Kurtuluş mücadelesine girişmesi, söylem, duruş ve sloganda ''Aydınlık'' çevresinin bir zamanlar ki Dil ve duruşuna sahip olması, doğal olarak karşıtı olan ve kendi ulusal sınırlarına zoraki dahil edilen başka bir ulusa düşman olmasıda diyalektik olarak kaçınılmazdır.

Bu yapının Kürt özgürlük hareketini ''Kürt Milliyetçisi'' olarak değerlendirimeside bu ilişkinin sonucudur.

Bu Hareketin mevcut Ulusal kaygıları Burjuvazinin kaygılarından uzak durmamaktadır.

Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin beni şahsen üzen bir sonucu; bu Harekatın Ulusalcı zemine savrulmuş olmasıdır. 1992-1993 yıllarına dek kendisini gösteren duruş ve Devrimci Militanlığının günümüz itibarıyla tasfiye edilmiş olması Devrim'in ve Devrimcilerin kaybıdır.
 


yukarıdaki örnek bir alevi kürt devrimcisi ile ilgilidir.. dikkat edin milliyeti yazılmamış..


ama burada bir yazı var.. kürt ve alevi olmayı ben seçmedim ama devrimci ve beşiktaşlı olmayı ben seçtim diyor.. ne kadar "önemli" bir söz ki buraya yazmışlar..
sanki kürt ve alevi olması sırtında bir yük ama beşiktaşlı olması övüneceği bir tercih üstelik devrimciliği seçmek kadar da önemli..

ama bazı anma ilanlarında milliyet belirtilmesi var..

Kemal Askeri
Arap milliyetinden. 1956'da Tarsus'ta doğdu.....

bahattin anık.
ordu-kumru doğumlu laz milliyetinden..

bir tane bile türk milliyetinden olan ya yok ya da belirtilmemiş..!!! neden acaba.. hiç türk milliyetinden olan yokmuydu?

bu.., "yaşamda politik bir duruş" biçimidir.. bunlarda bilincin dile yansımasıdır..

mahir arkadaş.. eleştirmişsin ama aynısı sende de var..
Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin beni şahsen üzen bir sonucu; bu Harekatın Ulusalcı zemine savrulmuş olmasıdır.
hem kürt ulusal mücadelesi diyeceksin.. hemde ulusalcı zemine savrulmuş diye eleştireceksin..
bu bir çelişki değil mi?

ismini mahlas olarak kullanığın mahir çizgisindeki litaratüre göre ulusal kurtuluş mücadelesi devrimcidir.. ulusalcı olmadan ulusal kurtuluş mücadelesi verilir mi..? verilir ise neden ulusal kurtuluş mücadelesi densin.., sosyalist komünist devrimci vs. gibi tanımlar yetmez mi.. mesele bir halk adına bunu savunmak ise.. kürt veya türk halk kurtuluş partisi türk komünist m-l partisi de denilebilinir.. demişler.. de.. ama türk yerine -iye- ekleyip.., bir siyasi-coğrafi devlet adını halk-ulus tanımı olarak kullanmışlar.. yada bir "vatan" tanımını kasdetmişler hangisi ise.. yada ikisi olabilir çünkü thkp..; ant-emperyalis yani yeni-sömürge bir ülkenin kurtuluşu adına ulusal kurtuluş mücadelesi verdiğini iddia ediyordu..

sanırım senin demek istediğin.., günümüzde "ulusalcılık" tanımı ile birleşmiş olan milliyetçilik temelli mücadele oluyor.. 1968 lerde böyle değildi..
sömürge ülkelerde ulusal kurtuluş mücadeleleri devrimci olarak tanımlanıyordu.. diğerlerine milliyetçilik deniliyordu..

ayrıca.. pkk örnek verdiğin tarihlerde ve başlangıcında.., ulusal kurtuluşcu çizgiyi savunuyordu.. birleşik kürdistan.. zaten ismi de kürdistan işçi partisi idi.. yani türkiye h.k partisi gibi.. o da siz türk halkını kurtarın biz de kürt halkını kurtaracağız biz de sömürgeyiz diyorlardı.. hemde 4 parçaya bölünmüş bir sömürge..

kısaca.. ne farkları vardı.. thkp de m-l idi pkk de m-l idi.. ikisi de sömürgelikten bir ulusu-halkı vatanı.., kurtaracakları iddiasında idiler..
ama sen bunu bu anlamda..
1992-1993 yıllarına dek kendisini gösteren duruş ve Devrimci Militanlığının günümüz itibarıyla tasfiye edilmiş olması Devrim'in ve Devrimcilerin kaybıdır.
gibi anlamsız cümlelerle "anlatıyorsun"..
senin .., Devrimci Militanlığının dediğin şey bahsettiklerim ise.. aleni ulusalcı bir hareketti.. zaten kendileri de bunu belirtiyordu.. ama thkp de farklı değildi.. bir tek türk ulusu demiyor türkiye-vatan diyordu.. pkk ise bu konuda daha net ve açıktı.. kurtarılacak vatan kürdistan ulusu da kürt ulusu idi..
yok militanlık anlamında ise.., pkk kadar savaşan kim-ler var.. hala savaşıyor ki.. mesele savaş da değil.. politik olarak güç olabilme ve politik bir kitle yaratabilmedir.. 1992 lerden daha beter durumda mı? hayır..

kısaca boş konuşuyorsun.. bunu tepki hakaret olarak algılama.. ama eklektik birbiri ile çelişen ve hamasi kelimelerden öteye geçmeyen cümleler kuruyorsun..
ve en önemlisi türkiye solunun tümü gibi pkk deki paradıgmasal değişimi anlamaktan çok uzaksın..
evet pkk değişti ama ulusalcı çizgiyi değiştirerek bunu yaptı.. ulusalcılık kim ne uydurur kaydırırsa kaydırsın "vatan"a tekabül eder yani bir devlete.. bir halkın özgürleşmesi ise devlet-vatan ile bağlantılı değildir.. toplumları sermaye hesabına mülkiyetine almış bir araç(devlet-vatan) ile toplum özgürleşemez.. pkk deki paradıgmasal değişimin özü budur varsa yanlışı da buradadır..

bir halkı savunmak.., ulusalcılık ise tüm sosyalizm-devrim süreçleri ulusalcı idi.. aslında bir vatan üzerinden devrimi savunmanın özü ulusalcılıktır çünkü ulusalcılık bir burjuva ideolojisi yaratımıdır.. bir toplumun özgürleşmesi ve üstelik bu özgürleşmenin sosyal-kültürel yanı ayrıdır.. işin bir yanıdır.. bir başka sistemin halk-ulus vs. olarak inkar-ilhak temelli mülkiyetinden çıkmadır.. ama toplumsal özgürleşmenin etnisite yanı yoktur.. etnisite yanı bu özgürleşmenin içindeki bir olgudur..

sen hala eski kafa!! türkiye solu formatındasın.. dhkp.., pkk ye ne diyor ise aynen belirttiğin gibi devrim yapıp üzerinde iktidar olmayı hesapladığı vatanı içindeki "ayrılıkçı-aykırı bir duruş olarak gördüğü için diyor.. yoksa kürdistan da demeyi ve kürdistan kürt halkınındır demeyi bilen.. lenin işleyişine göre ister burjuva ister sosyalis ne olursa olsun kendi kaderini tayin hakkına karışmaz milliyetçi de demez..
milliyetçilik ideolojik bir duruştur.. bir milliyeti üstün görme anlayışıdır.. bu yoksa milliyetçi denmiyor du.. ulusalcı deniliyordu..

ne teorik zeminleriniz düzgün ne de bu bozuk zeminlere dahi uyumlu değilsiniz.. kendi teorinizi bile.., orada başka burada başka yorumlamaktan iğdiş ettiniz..
 
hemen ekleleyim.. ki yanlış anlaşılmasın..

sevgili mahir.. amacım seni hırpalamak değildir.. ama dhkp yi eleştirdiğin noktaya katılmakla beraber yaptığın haksızlığa da değinmek zorundayım..
bir söz vardır.. başkalarının günahları senin aynı günahlarını yada başkaca günahlarını örtemez..

dhkp nereye kaydı görülüyor.. yada ben-biz öyle iddia ediyoruz diyeyim.. ama ben.. senin de bu noktada pek farklı yerde olmadığını sana göstermeye çalıştım.. amacımı aşan sözlerim varsa hoş gör.. amacım sadece bunu göstermektir..

türkiye solunun teorik bu bozuk duruşuna dokunmaktır.. sana değil.. :)

sevgi ve saygılar..
 
Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin beni şahsen üzen bir sonucu; bu Harekatın Ulusalcı zemine savrulmuş olmasıdır.
merhaba Suat abi, sen maalesef mesajımı yanlış yorumlamışsın, ben cümlemde gecen BU HAREKAT ile DHKP'yi kasdettim.

1992-1993 yıllarına dek kendisini gösteren duruş ve Devrimci Militanlığının günümüz itibarıyla tasfiye edilmiş olması Devrim'in ve Devrimcilerin kaybıdır.
gibi anlamsız cümlelerle "anlatıyorsun"..
Bahsi gecen yapılanma Devrimci Sol'dur. DHKPC'nin mevcut duruiu o tarihlere dek kendini gösteren Devrimci Sol duruşunun tasfiyesidir dedim.
senin de bu noktada pek farklı yerde olmadığını sana göstermeye çalıştım..
Edindıgim izlenime göre ben bahsi geçen yapılanmaya değilde, sana daha yakın duruyorum esasında.

Ayrıca giriş kısmındaki Yorumumdan kasdedilenin ilgili yapı olacağı net olarak anlaşılır diye düşünmüştüm.
Etnik köken noktasında TKP-ML ve MKP yapılanmalarında yoğun biçimde Dersimli arkadaşların bulunduğu, yöresellikten çıkamadıkları noktasını dile getirdiklerini bildiğim Cehpe'ci arkadaşlar şehit düşen veya aktif olarak Devrimcilik yapan yoldaşlarının Laz, Çerkez, Arap gibi etnik kökenden geldiğine özenle vurgu yaparlar. ''Bizde her Milliyet ve İnanç Çevresinden insanlar var'' mesajı verme çabasında olduklarını biliyorum.

selam saygılarımla
 
Son düzenleme:
öncelikle yanlış algılamam ve bu temeldeki eleştirilerim için özür dilerim..

şimdi yazacaklarım özürüme gerekçe değildir ama anlatmak isterim..
bilinçde var olan tepkisellik.. kişinin bildiği bir şeyi atlayıp.., bildiği başka bir şeyi öne çıkartmasına neden olabiliyor.. yani dikkat-sorgulama ve yönelme işlevselliklerini zaaflı işlettirebiliyor..
senin cümlen çok açık-net olmasa da( işte bu gerekçe oldu :) ) 1992-93 denilince bu tarihlerle ilişkin pkk nin paradıgmasal değişimleri olması ve de türkiye solu tarafından da çok eleştirilmesi ve bu cümleyi yazanın da türkiye solundan olması gibi bilincimdeki "kodlanmış tepkiler" nedeniyle.., yazını farklı algıladım.. uyarından sonra tekrar baktım.. aslında dikkatli okusaymışım anlamam "olanaksız" değilmiş.. :)..

oysa.., ben sürekli.., 1986-91 ve 1993-94 dönemlerini ds ve sonrası dhkp olması çerçevesinde çok irdelemiş ve bazı tespitlerde bulunmuş biriyim.. ve bunu da politik alanlarda anlatan bilince çıkartmaya çalışan biriyim..
ama bilincimde olan "kodlanmış" tepkilerim zaaflı yaklaşmama neden oldu..
tepkilerimin haklılığı çok önemli değil %99 haklı olsam ne yazar.. bu %1 tepkisel zaaf daha önemlidir bunu sorgulayacağım..

bu vesile ile bu tespitlerime ve tespitlerime veri olan analizlerime değineyim..

bilindiği gibi.., 1980 sonrasında.., pkk'den sonra silahlı mücadele alanında.., batıda.., ayakta kalan yada kalmaya çalışan ve kendini geliştiren hatta kitlesel ve başka alanlarda gelişme kaydeden tek örgüt devrimci sol(ds) idi..

niyazi aydın dönemi de denilen bu dönemde çok ciddi gelişmeler kaydetmişti.. hatta 1989 ekim ayında önderleri firar da etmişti.. yani gelişmesinin hızlanmasının önünde pek engel de kalmamıştı..

ama ilk önemli darbeyi 1991 temmuzunda yedi.. operasyonu yöneten de sonradan pkk'ye karşı başlatılan "ya bitecek ya bitecek" 1993-96 konseptinin önemli adamı mehmet ağar'dı..
Niyazi Aydın, İbrahim Erdoğan, Ömer Coşkunırmak, Yücel Şimşek, İbrahim İlçi, Nazmi Türkcan, Zeynep Eda Berk, Cavit Özkaya, Hasan Eliuygun ve Bilal Karakaya bir orduya karşı direnmiş, teslim olmamış, ölmüş ama yenilmemişlerdi. (alıntıdır)

ikincisi 9 ay sonra yaşanan.., nisan 1992 deki operasyondur.. sabahat karataş.., sinan kukul.., a.fazıl ercüment dahil.., sanırım 10 u aşkın kadro katledildi..

bu arada ds içinde ayrışma başlamıştı.. (bence.., aslında buna ayrışma da denilemez bir iç örgütsel ciddi tartışma denilebilinir.. ama sonunda ayrılmalar yaşandığı için ve bu konu ayrı bir tartışma konusu olduğundan burada benim ne düşündüğüm önemli olmadığından bu kadarı ile bırakacağım).. arkasından sanırım 1993 mart ayında bedri yağan operasyonu yaşandı..

kısaca ard arda gelen operasyonlar ve iç çatışmalar sonrası ds ciddi olarak sarsılmıştı..
ve 1994 de dhkp olarak partileşti..
ben.. bu tarihten itibaren dhkp'nin ds sürecinden giderek ayrıştığını ideolojik söylem-kabül olarak aynı kaldığını ama politik yaşamdaki söylem ve pratiklerinin çok değiştiğini iddia ediyorum..

işte bu iddia-tespitimden dolayı 1991-94 arasını ds den dhkp ye değişim ara süreci ama paradıgmasal ana konularda olmasa da politik olarak ciddi değişimlerin başlangıcı olarak görüyorum..

sanırım aynı noktaya işaret etmiş olmana karşın.., ben bu tespitimi atlamışım.. seni yanlış algılamışım..

tekrar özür dilerim.. bu sayfada özür dışındaki açıklamalarım benim şahsi iddialarım ve tepitlerimdir.. yani verilerle desteklenmesi gerekir.. ama bu sayfa bunun alanı olmadığından sorular olur ise ayrı sayfada yanıtlamaya çalışırım..
 
Üst