Garabed Demircioğlu

#1
DİYARBEKİR 5 NOLU ZİNDANINDA
BİR ERMENİ GÜVERCİN:
Garabed Demircioğlu

1- Öncelikle çocukluğunuzun geçtiği atmosferi anlatmanızı istiyorum.
nerede doğdunuz, kaç kardeşsiniz, anneniz babanız kimdir, aile içi
ilişkileriniz nasıldı, 1915'te yaşananlardan aile olarak "nasibinizi" nasıl
aldınız, ekonomik durumunuz imkanlarınız nasıldı, hangi okullarda
okudunuz. Karakterinizi belirleyen çocukluk ve gençlik anılarınızdan
aklınızda neler kaldı?
Diyarbakır (Kürtler Amed der, Haylar Dikranagerd der) da doğdum. iki kız ve dört
erkek kardeşiz. iki kız kardeşlerim benden büyüktür. Erkek kardeşlerin en büyüğü
ise benim. Emeğin, çalışmanın değerini bilen ve bunu yaşamı boyunca bilmeye
devam eden bir aile içinde büyüdüm. Yokluk, yarını düşünme, idare etmeyi bilen
bunu yaşamı boyunca duyumsayan bir aile içinde büyüdüm. Ne babam ne de
annem okur yazar değildir. Ancak çocuklarını okutmak için her türlü fedakarlığı
yapan çabalayan çalışan insanlardı. Okuma yazma bilmeyen ancak çocukları
okusun diye eve gazete alan bir babam vardı. Çocukken bizleri Yılmaz Güneyin
filmlerine götürürdü. Bunları bilinçli olarak yaptıklarını söyleyemem. Ermenilere
ait toplumsal bir içgüdüyle çocuklarını okutmaya, eğitimli olmalarına çalıştıklarını
düşünüyorum. Okumayan okutan, yemeyen çocuklarını aç bırakmamaya çalışan
bir ailem vardı.
Çocukluk anılarım, her ermeni çocuğun sahip olduğu anılardan farklı değildir. Aile
büyüklerimizin hepsi birer “Kılıç artığı” idi. Annemin annesi (büyük annem- yani
yayam) Diyarbakır'da gözleri önünde kardeşinin ve aile büyüklerinin nasıl
öldürüldüğünü anlatırdı. Kardeşiyle birlikte o büyük felaketten nasıl kurtulup,
Suriye’ ye Kamışlı'ya, Halep'e kaçtıklarını anlatırdı. Bundandır ki her ermeni
ailesinin parçalı-bölünmüş-sürgünlü halini bizler de yaşadık. Teyzelerim Suriye de
(Kamışlı-Halep), deydi. Onlarla tel örgülerin arkasında görüşme yapardık. Tıpkı
bugün her iki tarafta yaşayan Kürtlerin tel örgüler arkasında yaptığı görüşme gibi. Dayım Fransa da yaşardı. Ailemizin her bir ferdi mutlaka sürgün yemiştir.
Sürgün-göçmen yaşamı kılıç artığı Ermenilerin ortak yaşamı ve ruhi şekillenişi
içinde önemli bir yerde durmaktadır.
Çocukluk anılarım halkımızın katliam, kıyım, sürgün, açlık ve yokluk acılarıyla
doludur. İnanıyorum ki her ermeni genci ve çocuğunun anılarında ortak ve
benzer yanlar fazlasıyla vardır. Tıpkı Dersim katliamını, Kürt katliamlarını
yaşayan Kürt halkının anılarının ortaklığı gibi. Anılar, yaşanmışlıklar, çekilen
çileler o kadar ortak ki sanki hepsi aynı yazar tarafından kaleme alınmıştır. Her
Malatyalı-Sivaslı-Diyarbakırlı-Silopili-Şırnaklı-Bitlisli-Adıyamanlı ermeni çocuğun
anıları ve duyguları benzer ve kaderleri ortaktır. Keza bir Dersimli emekçinin
anılarını kendi anılarıma benzetirim. Onları dinleyince sanki büyük annemi,
annemi dinliyorum gibi oluyorum. Sanırım katliam yaşamış halkların duyguları ve
iç dünyaları ortak oluyor. Uçurumlardan kendini suların derinliğine bırakan
kadınları-genç kızların anıları... Fırat’ın, Munzur’un derinliğine gömülen genç
gelinlerin çığlıkları, uçurumlardan yüksek kayalardan bedenlerini sonsuzluğa
bırakan, parçalanan her genç Ermeni ve Kürt kızın feryatları ve bedenlerindeki
acılar hep aynıdır. Aynı izleri taşır. Yürek ve duygu dünyaları derin izlerle doludur.
Acıları, türküleri, melodileri hep aynıdır. Benzerdir. Bu yüzden büyük felaketler
yaşayan, çile çeken halklar birbirine benzer. Anılar, türküler, ağıtlar, melodilerin
notaları hep aynıdır. Bundandır ki “SARI GELİN” (DAĞ KIZI-GELİNİ) ezgisi duygu
yüklü yürek sahibi her insanı alır geçmişe katliam ve kıyımlara, kendi
yaşanmışlıklarına götürür. Ya da bir Kürtçe ağıt beni alır atalarımın
yaşanmışlıklarına götürür.
Anılar ve yaşanmışlıklar kişiliğin temel doku taşlarını oluşturur. Çocukken kilise’ye
gittiğimizde açık-gizli, sözlü-fiziki mutlaka bir biçimde tehdit baskı hakaret ve
aşağılamaya saldırıya maruz kalırdık. Kiliseye gidinceye kadar annelerimiz
ellerimizi sımsıkı tutardı. Ya da yol boyunca birbirimize göz kulak olurduk. Surp
Giragos Kilisesinin kapısı tahtadan olduğu için mahalledeki çocuklar tarafından
atılan taşlar sonucu kırılmıştı. Daha sonra demir kapı takmak zorunda kalındı.
Kapısı en çok taşlanan kiliselerdir. Bu yüzden kiliseler Ermenilerin yaşamında
sadece ibadet yeri olmamıştır. Aynı zamanda bir sığınma korunma yaşama yeri
olmuştur. Ermeni-Süryani-Keldanilerin kiliseleri bir tarih, kültür, dillerin
korunduğu ocaklar olmuştur.
Sokakta, otobüste ne ismimizi söylerdik ne ismimizin bilinmesini, duyulmasını
isterdik. Ne de Ermenice konuşurduk. Korkar, çekinir ve ürkerdik.
Diğer çocuklardan farklı olduğumu kiliseye ve Süleyman Nazif ilk okuluna
giderken çok açık bir şekilde hissettim. “Diğer çocuklardan, öğrencilerden
farklıyım” bunu bana yaşam ve ortam mahallemde ki çocuklar hissettirdi ve
yaşattı. Okula giderken diğer mahalle ve sokak çocukları mutlaka tenha bir yerde
beni ve diğer Ermeni çocuklarını sıkıştırırlardı. İki elin işaret parmağını
birleştirerek, yukarıya kaldırır ”Müslüman mısın?” ya da iki elin işaret
parmaklarıyla haç yaparlardı “yoksa Hıristiyan-gavur-fılle misin?” derlerdi. Ve her
defasında o tehdit dolu bakışlar hakaretler ve aşağılamalara, zorla
Müslümanlaştırma saldırısına maruz kalırdık. Müslüman olmadığımız için mutlaka
ya yüzümüze tükürürlerdi. Ya da tekme tokat bizlere girişirlerdi. Ya da çantamızı
yere atıp tekmelerdi. Diyarbakır’da çocukluğumda en çok duyduğum “7 fılle
öldürürsem cennete giderim” sözleri oldu. Cennete gitmek, mutluluk katına
çıkmak için her gün yedi fılleden biri olma potansiyelini taşıyarak yaşadım.
Gericiliğin, köleliğin en ağır saldırılarına uğradık. Kaç kavgada bu tehdidi
yaşadığımı bilirim. Benim gibi diğer Ermeni çocukları ve gençleri mutlaka bu açık
ve gizli tehdidi ve korkuyu yaşadı.
Çocuk dünyamız ve yıllarımız ilk baskıyı ilk hakareti, ilk aşağılanmayı ağır ve
tamiri kolay olmayan yaraları alarak, yaşadı. Yüreğimiz duygularımız örselenerek,
yaralanarak, içimizde kin ve öfkeyi büyüterek geçti. Hiç unutmam her gün çok
sayıda çocukla birlikte beni döven bir çocuğu bir gün tek başına sokakta
yakalayınca onu dövdüm ve hemen evimize kaçıp saklandım. Dayak yiyen
çocuğun bütün ailesi ve etrafındaki komşular kalabalık bir grup oluşturup
evimizin etrafını sardılar. Yaşlı ninem onları ikna edip evlerine yollayınca kadar
korkudan dışarı bile bakamadım.
Mahallemizde sokağımızda her Ermeni çocuğu ve genci mutlaka taşlı-sopalı-
bıçaklı saldırıya maruz kalırdı. Sokağımızda yaşayan Ermeni çocuk ve gençlerinin
her birisinin başına bu türden bela ve saldırılar mutlaka gelmiştir. Hatta sokakta
bulunan çeşmeden su almak için sıraya giren Hay kızları-kadınları da benzer
hakaret ve saldırılara maruz kalırdı.
Çocukluğumda Diyarbakır’da ilk okula giden bütün ermeni çocuklar benim gibi bir
biçimde “öteki” baskısına maruz kaldı. İsmini, kimliğini söylemekten çekinen,
korkan, sokakta, mahallede rahat yürüyemeyen, kendi dilini konuşamayan,
dolaşırken tereddütlü, ürkek bir güvercin gibiydik. Hran’tın ”ürkek bir güvercin”
belirlemesi o kadar gerçek ve devrimci ki sanki bu belirleme bizler için özel
yapılmıştır. İçinde yaşadığımız yaşamı ve taşıdığımız duyguların dolaysız
anlatımıdır. Manevi dünyamızı tanımlayan başka bir cümle bu kadar güçlü bir
şekilde bizleri tanımlayamaz. Hrant kardeşimin yazdıklarının ne anlama geldiğini
neleri tanımladığını en iyi bizler biliriz. Bunu en iyi bir Ermeni çocuğu, bir Ermeni
aydını, devrimcisi bilebilir, anlayabilir. Bu yüzden Hrant’ın, Armenak’ın, Nubar’ın,
Manüel’in, Hayrabet’in yaşamını kendi yaşamıma benzetirim. Ve bizler gibi
yaşayan aydın, ilerici, devrimcilerin yaşamı o kadar benzerlik taşır ki. Birini
dinlediğinizde mutlaka bir diğerinin yaşamını anlatıyor zannedersiniz. Bu yüzden
kendi yaşamımı Armenak’ın, Hrant’ın, Manuel’in, Nubar ve Hayrabet’in yaşamına
benzetirim. Duygular, anılar, acılar hep aynı renkte ve dokudadır. Onların
arkadan yediği her kurşun acısını en çok ben sırtımda hissettim, yedikleri bıçak
darbesinden en çok benim yüreğim acıdı. İşkence altında öldürülüşlerinde en çok
ben acı çektim. Ve bu yüzden bizler bir birimize çok benzeriz . Misak
Manuşyan’ın yaşamını okudum. Her anlatımda kendimi buldum. ARMENAK’ı,
HRANT’ı, MANUEL’i buldum. Bu kadar çok yaşam, duygu benzerliği olabilir mi?
Bu yüzden yaşadıklarımızın ortak ve benzer oluşu bizleri duygu olarak da
birleştirdi. Aynı benzer duyguları katliama uğramış, acı çekmiş, zulüm görmüş,
işkencelere tanık olmuş Kürt-Alevi-Türk gençleriyle de yaşarım.
İlk okul üçüncü sınıfa kadar Diyarbakır da Süleyman Nazif ilk okulunda okudum.
Yanımda oturan bir alevi kökenli çocuk vardı. Tesadüf bu kadar olur. İkimizde
korkuyorduk. İkimiz de kimliğimizi gizlemek saklamak için özel çaba harcıyorduk.
Çünkü kaderimiz, korkumuz aynıydı.
Sonra sokağımızda mahallemizde semtimizde İstanbul’a okula gönderilen Ermeni
çocukları ve gençleri gibi ben de gönderildim. Annem gitmeme hiç razı olmadı.
Hasrete dayanamayacağını söylerdi. Ve bugün başıma ne tür kötülükler ve acılar
geldiyse İstanbul’a gidişimle başladığını söyler.
İlk okulu üçüncü sınıftan sonrasını Halıcı oğlunda bulunan Nersesyan Ermeni ilk
okulunda (yol yapımını bahane ederek yıktılar) okudum. Her tatilde Diyarbakırlı
Ermeni çocuklar, trene biner bir kompartımanı doldurur, memlekete kadar birlikte
yolculuk yapardık. Bazen Şırnaklı, Ermeni arkadaşlar da bizimle Diyarbakır'a gelir
ve ondan sonra Kurtalan ekspresiyle yollarına devam ederlerdi. O zaman kömürlü
trenler vardı. kömürle çalışırdı. Eve varınca yüzümüz gözümüz kara dumandan
dolayı is pas içinde kalırdı.
Diyarbakır tren garını hiç unutmam. Diyarbakır garıyla ilgili iki unutulmaz anım
var. Birincisi çocukluğumda yaşadığımdır. İstanbul’a okula giden Ermeni
çocukların anneleri, babaları, kardeşleriyle birlikte gelirlerdi. Güzel ermeni
yiyecekleri, dolma, içli köfte yapıp getirirlerdi. Yolculama anı çok buruk ve hüzün
dolu geçerdi. Herkesin bir birine sahip çıkması tembih edilirdi. En büyük olana
küçük çocuklar teslim edilirdi. Gözü yaşlı anneler mendil sallayarak bizleri
yolcular, sonra da gözyaşlarını kuruturlardı. Sürgün ve hasret treni derdim,
yolculuk yaptığımız trenlere.
İkinci anım ise cezaevinden “tahliye” edildikten sonra ellerim kelepçeli ayaklarım
zincirli silahlı iki asker tarafından askere götürülmemdi. Tren garında Kürt analar
askerlere müdahale etti. Neden beni ayaklarımdan zincirlediklerini? suçumun ne
olduğunu? Hemen zincirlerimi çözmelerini istediler. Bu yüzden askerlere bağırıp
çağırdılar. O günü anı hiç unutmam. Kürt analarının bana sahip çıkışını, ekmek ve
yiyecek verişlerini asla unutamam.
İLK DEVRİMCİ DÜŞÜNCELERLE TANIŞMAM.
2-Sol düşünce ile nasıl ve nerede tanıştınız?
Türkiye de devrimci ve sosyalist düşüncelerden gençliğin büyük bölümünün
etkilenmesi gibi ben de etkilendim. Yokluk içinde büyüyen, bir çift kundura
ayakkabıyı ceket ve pantolonu orta okula giderken giyen bir çocuğun yoksul
dünyası sol ve devrimci düşüncelere açıktır. Üstüne üstlük istemediğiniz kadar
ulusal-inançsal baskıya maruz kalmış, acıların tüm renklerini yaşamış, kılıç ve
kıyım anılarıyla ve anlatımlarıyla büyümüş bir gencin sol ve devrimci düşüncelere
hazır olması kadar doğal ne olabilir ki? En yakınınızdan, en çok sevdiklerinizden
katliam ve kıyımın anılarını dinlemişseniz, devrimci düşüncelere hazır bir ortam
yeterince var demektir.
Orta ve liseyi İstanbul’da Surp haç Ermeni lisesinde okudum. Yatılı okulumuzun
kütüphanesi zengin ve çok çeşitliydi. Gerek Ermenice gerekse Türkçe kitaplar
açısından zengin ve çok çeşitliydi. Özellikle roman-öykü-şiir türünden kitaplar,
Rus-İngiliz-Amerikan-Türk-Ermeni edebiyatına ait klasikleri bulmak mümkündü.
Hem zaman hem de olanaklar açısından okuma konusunda şanslı sayılırdık. O
süreçte gençliğin okumaya, araştırmaya bilgilenmeye olan ilgisi ileri düzeydeydi.
Dünya da devrimci, sosyalist düşüncelere olan ilgi duyarlılık ve merak büyüktü.
Bu yüzden öğrencilerin büyük bir bölümü okumaya ilgi duyardı. Yaşar Kemal,
Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt burada
sıralayamayacağım bir çok yazar ve şaire ait kitaplar okunurdu. Nazım Hikmet,
Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif gibi şairlerin şiirleri ezbere bilinirdi.
Onurlu her gencin devrimci düşüncelere sempati duyduğu gibi ben de sempati
duymaya başladım.
3- İlk devrimcilik yıllarınızda neler yaşadınız o günlere dair duygusal ve
düşünsel değerlendirmeleriniz neler?
Okumak tutkumdu. Edebiyat ve şiire ilgim büyüktü. Ne yazık ki o dönem
yeterince Ermeni şair ve yazarların kitaplarını okuyamadık. Örneğin çok sonraları
YEĞİŞE ÇARENTS adında Kars doğumlu ünlü bir şairin varlığından haberim oldu.
Yeğişe Çarents devrimci-sosyalist bir şairdir. Nazım Hikmek Türk edebiyatı ve şiiri
için neyse Yeğişe Çarents Ermeni edebiyatı ve şiiri için o kadar değerlidir. Ermeni
dili ve edebiyatının gelişkin ve ileri olduğunu daha sonra okul yıllarından çok
sonra öğrenebildim. Keza Ermeni tarihi, edebiyatı, tiyatro ve kültürü hakkında
bilgim ve bilgimiz çok sınırlı ve yetersizdi. Oysa bu güzel dilin akıcılığı, gücü ve
zenginliğini öğrenince geçen yıllarıma acıdım. Henüz yeterli olduğumu
düşünmüyorum. Çok fazla bilgiye ihtiyacımın olduğunu düşünüyorum. Henüz ne
kadar değerli bir hazineye sahip olduğumuzun farkında değiliz.
Türkiyeli devrimcilerin, solcu ve aydınların yeterli ve güçlü bir donanıma sahip
olmadığını düşünüyorum. Çoğunun Türk tarihi ve Türkiye merkezli olaylara
sorunlara, geçmişe baktıklarını düşünüyorum. Bu durumu sadece tek başına
onların, bizlerin eksikliği olarak görmüyorum. O süreçte bugünkü gibi yayınkaynak-bilgi zenginliği yoktu. Bilgi ve birikim eksikliği fazlasıyla vardı. Dolayısıyla
Kürt sorunu Kürt edebiyatı-tarihi-mücadelesi hakkında daha fazla bilgiye sahiptik.
Keza Türk edebiyatı-tarihi hakkında da daha fazla bilgiye ve birikime sahiptik.
Acı ve üzüntü verici bir durumdur ki bizler kendimize ait olandan uzak yabancı ve
cahildik. Ülkemizin tarihsel zenginlik damarlarından en canlı ve zengin olan birini
keserek, kopartarak, yok sayarak yaşanmaya çalışılıyor. Tarihi hafızası eksik ve
yarım olanın özgürlüğü ve geleceği tutsak olur. Bundan dolayıdır ki ülkemizin
Edebiyatı-sanat ve kültürü de yarımdır. Tarih-edebiyat-sanat-kültür ve
gerçeklere, yaşanmışlıklara inkar ve şovenizm üzerinden, penceresinden bakan
herkesin önemli bir bölümü yarım ve eksiktir. Türk aydınlarının hatırı sayılı bir
bölümü şoven ve milliyetçidir. Bu durum son yıllarda kırılmaya başlandı. Ancak
henüz kat edecekleri çok yol var.
Ülkemizde ki toplumsal gelişim ve ilerleme dinamikleri-damarları kesilerek,
kopartılarak, yok sayılarak, yaşanmamış kabul edilerek, yürünmeye çalışılıyor.
Tarihle gerçeklikle yüzleşmek onurlu insanların görevi ve işidir. Yok saymak inkar
etmek kabul etmemek korkakların işidir. Bu yüzden tarihsel toplumsal gerçeklik
ve hafıza her defasında ağır acı ve yakıcı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.
Ermeni-Süryani-Keldani-Rum-Ezidi gerçekliği öte yandan ağır ve kocaman bir
Kürt gerçekliği keza Alevi gerçekliği orta yerde durmaktadır. Gözler kapatılarak
gerçekler ortadan kaybolmuyor ki. Bugün yapılan ve yapılmaya çalışılan gözlerin
kapatılmasıdır.
Yaşadığımız her toprakta kadim halklara ait izler, tanıklar, anılar o kadar çok ve
zengin ki inkara gelinmeyecek, silinemeyecek, yok edilemeyecek kadar derin,
köklü ve sağlamdır.
Bu süreçte böylesi bir ortamda devrimci düşüncelerle tanıştım. Tıpkı Misak
Manuşyan , Armenak Bakır, Manuel Demir, Nubar Yalım, Hrant Dink,
Hayrabet Honca gibi. Saç tellerinden, sinir uçlarına, parmak uçlarımızdan
iliklerimize kadar baskı ve zulmün her rengini her türlüsünü yaşadık, gördük ve
tanıklık ettik. İlk devrimci sosyalist kitapları Armenak bizlere getirdi. Okuduk.
Roman-şiir-bilimsel eserler okuduk. Okuma öğrenme bilgilenme açlığı fazlasıyla
vardı. Bu okuma anlama kavrama süreci aynı zamanda devrimci şekillenme
süreci oldu. ve İbrahim Kaypakkaya’ nın devrimci düşüncelerine sempati
duymaya başladım. Kaypakkaya’ nın Ermeni sorunu ve katliamı hakkındaki
yaklaşımını bilimsel ve gerçekçi buldum. Düşünün yaklaşık kırk yıla yakın bir
zaman dilimi öncesi Ermeni katliamına ilişkin kısa özlü, tarafsız ve bilimsel bir
bakış açısı sunuyor. Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi. Kimsenin konuşmadığı
yazmadığı kısaca düşünmediği bir süreçte genç bir devrimci aydın düşünüyor ve
konuşuyor. Bütün ezberleri bozuyor. Bu beni oldukça etkilemişti. O sürece ilişkin
kaynak ve belgelerin zayıflığı ve yetersizliği düşününce bir Türk kökenli
devrimcinin attığı adımın önemi daha iyi anlaşılır.
4-Diyarbakır Cezaevine nasıl girdiniz? Size isnat edilen suç neydi?
12 eylül 1980 öncesi Komünizm propagandası yapma suçundan dolayı göz altına
alındım. O dönemin koşullarına göre ağır bir işkenceye maruz kaldım. Kaba ilkel
bir işkenceye uğradım. Bir yıla yakın bir süre cezaevinde yatıp çıktıktan sonra 12
eylül den hemen sonra yine yasadışı sol bir örgüt üyesi olmak-komünizm
propagandası yapma suçlarından dolayı Siverek’te göz altında alındım. En kaba
en ilkel işkence yöntemlerini ilk orada bana uyguladılar. Mehmet Beyhan adında
bir devrimci arkadaşı orada öldürdüler. İfade vermeyi ret ettiğim, isnat edilen
suçlamaları kabul etmediğim için Urfa merkez komutanlığına götürüldüm. Çevre
ilçelerden Siverek-Halfeti-Suruç-Bilecik-Hilvan-Viranşehir-Ceylanpınar da
toplanan tutsakları Urfa merkez komutanlığına getiriyorlardı. Her yaştan her
kesimden keza farklı her sol örgütlerden insanları toplayıp getiriyorlardı. Ağırlıklı
olarak da yoksul suçsuz günahsız köylüleri toplayıp getiriyorlardı. Yüzlerce
binlerce insanı topladılar. Çevre ilçelerde özellikle Viranşehir-Siverek te ağır
işkenceler yapıyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi Urfa merkez de devam ediliyordu.
Urfa da ayak bileklerinden kalın sicimlerle bağlanarak askıya alınan adı Davut
Utkun olan PKK li arkadaşın durumu çok ciddiydi. Ayak bileklerinden uzun süre
asılı kaldığı için ayak bileklerinde ki etler dökülmüş kemikleri görünüyordu. Çok
vahşi bir şekilde işkence görmüştü. Durumu en ağır olan oydu. Ayaklarına
battaniye ya da kalın bez parçası sarılmadan kalın sicimlerle bağlanarak uzun
süre askıda kaldığı için ayak bileklerinin durumu içler acısıydı. Güler yüzlü bu
güzel insanın ne kadar acı çektiğini çok iyi anlıyorum.
Siverek-Urfa-Diyarbakır olmak üzere bir mevsim boyu işkencede kaldım.
İşkencenin her türlüsünü yaşadım ve yaşattılar. Filistin askısı başta olmak üzere
ayak bileklerimden ters askı-falaka-elektrik-uykusuz ve aç bırakma- tek ayak
üzerinde bekletme- su içinde çıplak cereyan verme gibi bir dizi yöntemleri
üzerimde denediler.
Bilgi alma dahil sadece zevk için “bir Ermeni’yi askıda görme zevki” için
işkencelere maruz kaldım. Gözlerim bağlı olduğu için yüzünü göremediğim bir
işkence görevlisi tarafından sadece sigara içip dumanını yüzüme üflemek için beni
Filistin askısına aldırıyor, işkence yapıyordu. Onlara ifade vermeyi kabul
etmediğim için daha çok azgınlaşıyorlardı. O kadar uzun süre Urfa merkez
komutanlığında kaldım ki izine gidip dönen askerler beni tekrar orada
gördüklerinde hayretlerini gizleyemiyorlardı. Her işkence seansında eğitilmiş bir
köpek havlamaya başlıyordu. Keza köpek her ezan sesini duyar duymaz yine
havlamaya başlıyordu. Şartlandırılmış eğitilmiş bir köpekti. Keza Orhan
Gencebay'ın “bir teselli ver” parçasını sürekli çalıyorlardı. Orhan Gencebay
bilseydi bu müzik parçasının işkence de “teselli” parçası olarak dinletileceğini yine
bestelerdi mi bilemem ancak üzüleceğini söyleyebilirim.
Bir defasında haberim ve bilgim olmadan Abdullah Öcalan’ın erkek kardeşi
Mehmet Öcalan’ı gözaltına alıp getirmişlerdi. Ve tesadüfen mi bilerek mi
bilmiyorum yerde başımız duvara yaslı bir şekilde oturmuş bir vaziyette dururken
yanımda olduğunu sonradan öğrendim. Bir işkence görevlisi sırtıma tekmeyi
vurunca irkildim adımı sordu. Adımı söyleyince kıyameti kopardı. Sonra yanımda
yerde oturan Mehmet arkadaşa adını sordu, yanıtlayınca daha çok bağırıp
çağırmaya küfretmeye başladı. Hem Mehmet arkadaş hem de ben sırtımıza
yediğimiz tekmelerden dolayı fazlasıyla hırpalandık. Tekmelerin haddi hesabı
yoktu. Bir işkence görevlisi “kim bu iki Ermeniyi yan yana koymuş!” diye
askerlere bağırıyordu. O mu benim yüzümden ben mi onun yüzünden
bilemiyorum ancak ağır bir işkence faslına maruz kaldık. Böylece gözleri kapalı
bir şekilde Mehmet Öcalan'ın işkencede olduğunu öğrenmiş oldum. Suçsuz
günahsız bir insanın ağabeyinden dolayı bu kadar ağır işkenceye uğraması
insanlık mıdır? O dönemi anlamak kavramak açısından bu örneği verdim.
Beni merak edip görmek isteyen bir çok üst düzey askeri görevli geliyordu. Sanki
bir canavar yakalamışlar sanki insana benzer hiçbir yanım yokmuş gibi hayretle
alayla bana bakıp küfürler ediyorlardı.
İşkence de en çok Kürtler vardı. Kürt devrimcileri, aydınları, köylüleri vardı.
Hemen her örgütten taraftarlar vardı. En çok da PKK li arkadaşlar vardı. Yaşlı
genç suçsuz günahsız yüzlerce insanla karşılaştım. Artık neredeyse o dönem
orada bulunan herkes bir Ermeni’nin varlığından haberdar oluyordu. Failleri
ortaya çıkmayan, çıkarılmayan yüzlerce olay ve bunlarla ilgili dosyalar vardı. Bir
görevli “mutlaka sana bir suç dosyasını yıkacağız, seni boş göndermek yok,
istediğini seç hangi öldürme olayını seçersen seç. ” diyordu. Kabul etmeyince
direnince çıldırıyordu. İlk kez orada duyduğum, haberimin, bilgimin olmadığı bir
suçu kabul etmek ne kadar adaletli olur? 12 eylülün mantığı hukuku adalet ve
yargı anlayışı budur. Suçu olmayanlara suç yüklemek, boş gelenleri dolu
göndermek! Traji komedi bir durum. Aziz Nesin yaşananları dinleseydi.
Yazılanlardan dolayı Nobel ödülü alırdı.
Bir mevsim boyunca öldürülen, kolu yerinden çıkan sakat kalan, işkence
yaralarıyla dolu sayısız insanla karşılaştım ve sayısız insan gördüm. Herkes de
beni gördü. Duydu. Tanıdı. Koca işkencehanede bir tek Ermeni olmak, büyük bir
şans olsa gerekir(!) Bugün bile hatırlayıp unutamadığım her defasında ismimi
bağırarak çağıran görevlinin sesi kulaklarımda çınlıyor. İçimden “yine işkence faslı
başlıyor” diyordum. Ve büyük bir direnişe başlamak için kendimi hazırlıyordum.
İsmimi duymak, işkencenin yeniden başlama ritmi oluyordu. Bu yüzden
ismimden, onu duymaktan ürker olmuştum. İsminden bu kadar ürken endişe
duyan kaç insan var bilemiyorum, ancak ben çok endişe duydum. Bu isim her
halde işkencecileri de ürkütüyordu. Günlerce yerde soğuk, kanlı ve pislik içinde
beton üzerinde çökmüş, aç, yorgun, bitkin, elleri ve kolları işkenceden dolayı
tutmaz olmuş. Kir ve pas içinde saçı sakalı birbirine karışmış adeta mağara
insanına dönmüştük. Kollarımda ki işkence yaraları artık kabuk bağlamış bir
vaziyetteydi.
İşkencecilerin sesleri, konuşma biçimleri yöntemleri o kadar çok birbirine
benziyordu ki. Hemen hemen hepsinin sesinin aynı tonda olduğunu söyleyebilirim
Suratlarını göremedim ancak suratlarının da benzer olduğuna inanıyorum. Kim
bilir çocuklarını, eşlerini yakınlarını, akrabalarını görünce ne kadar tatlı sevecen
ve güler yüzlü bir şekilde “seni seviyorum” diyebiliyorlar. Dudaklarından dökülen
“seni seviyorum” sözcüğünün ne kadar sahte ve onursuzca olduğunu
düşünüyorum. İşkencecinin sevgisi, sevgiye ait duyguları olabilir mi? Hep bunları
düşündüm.
Öldürüleceğimi düşündüm. İşkencehaneden sağ çıkamayacağımı düşündüm. Beni
tanıma şansı olan onlarca arkadaş, tanıdık dostlar orayı terk edince gittikleri her
yerde “Bir ermeni devrimciden-ağır işkenceler sonucu mutlaka öldürüleceğinden”
bahsetmişler. Artık yaşıyor olabilmemin mucize olacağını düşünmüşler. Bir
mevsim boyunca işkence gördüm. Yüzüme tüküren, küfreden, sırtıma zorla
bindirilen, üzerime işeyen, birkaç kişi vardı. Farklı ortamlarda karşılaşınca
yaptıklarından dolayı benden özür dilediler.
Ne kadar çok nefret ve kinle işkence gördümse o kadar çok tutsakların
sempatisini kazandım. Hatta bizlere işkence yapan bazı askerler bile bana saygı
duymaya başladı. Gizlice helva ekmek getirip veren, kulağıma ”diren” diye alçak
sesle mırıldanan askerler vardı.
Haftada bazen iki bazen bir defa Diyarbakır’a tutuklular götürülürdü. Urfa'dan
Diyarbakır’a götürülenler işkencenin artık bittiğini, rahat ve işkencesiz bir soluk
alacaklarını düşünerek yolculuk yapardı. Ancak herkes yanıldı. İşkence bitmedi.
Daha ağır ve sistemli olanı başlıyordu.
İŞKENCE MERKEZİ, 5 nolu zindan
5- Diyarbakır Cezaevi insanlık tarihinin en korkunç işkencelerinin
uygulandığı yer olarak biliniyor. Bu cezaevinde bulunan pek çok
devrimcinin ortak hafızasında size uygulanan işkenceler var. Esat Oktay
Yıldıran'ın size özel uygulattığı işkencelerden ve isminizi
değiştirdiğinden bahsediliyor. Orada Ermeni olarak var olmanın ne
anlama geldiğini, yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?
Tanrı yukarıdan zulüm yağdırmış olsa her halde bu kadar güçlü yağabileceğini ve
bu kadar azgın olabileceğini düşünemezdi. Cezaevi demek yanlıştır. Orası tam
teşekküllü bir işkence merkeziydi. Fiziki ve psikolojik olarak sosyal bir topluluğa
işkence yapma yönetmelerinde gelişkin ve gelişmiş işkence araçlarını kullanmada
her yönüyle eğitilmiş, işinin uzmanı olan işkenceciler bizlere işkence yapıyordu.
Dolayısıyla 5 nolu bir işkence merkeziydi.
Zulüm merkeziydi. Her yılı her günü her anı
işkence solunan, korku merkeziydi. İlk
adımın atıldığı andan itibaren insana geçmişe
ait her şeyin zorla zorbalıkla gasp edildiği,
zorla sökülüp koparılıp alındığı, yok edildiği
bir yerdi. Bir işkence laboratuarıydı. Her
türlü yöntem ve aracın çok yönlü çok çeşitli
denendiği bir işkence eğitim merkeziydi.
Nasıl ki katliamcılar kendilerinden önceki
katliamlardan ders ve tecrübe çıkarıyorsa, 5
nolu işkence merkezi sonra oluşturulacak,
kurulacak işkence merkezleri için muazzam
deneylerle doludur.
Bu merkezde yaşamının kısa orta uzun bir bölümünü geçiren her arkadaşın
anlatımları dinlense de yine eksik yetersiz ve yarım kalacağına inanıyorum.
Anlatacaklarım yaşadıklarımın hissettiklerimin sadece bir saat içinde olanları
yansıtabilir. Daha fazlasını yansıtamaz.
Yüzlerce binlerce anlatıcı arkadaşın anlattıklarının gerçek olduğunu söyleyeyim.
Anlatımlarının sınırlı eksik olduğuna inanıyorum. Anlatacaklarım da öyle olacaktır.
Değinmediğim, unuttuğum(herkes gibi ciddi bir hafıza sorunu yaşıyorum) çok
şeyler olduğunu bilerek, anlatacağım.
İLK adım.
Siverek yatılı bölge okulunda, Urfa merkez komutanlıklarında bir mevsim
yaşadığım işkencelerin daha sistemli, planlı, hedefli olanı 5 nolu da yaşadım.
Sıraya dizilip, kimlik tespiti yapılınca, zorla soyundurulup çıplak vaziyete
getirilince payıma en çok düşeni aldım. İlkler unutulmaz olur. Bir kez daha
işkenceciler tarafından Ermeni olduğum keşfedildi. Bu merak ve yakın ilgi 5 nolu
yaşantım boyunca üzerimden hiç eksik olmadı. Artarak çoğalarak devam etti. Her
askerin, her subayın kısaca her işkencecinin yakın ilgisine maruz kaldım. Esat
Oktay daha ilk günden itibaren beni sünnet edip, Müslüman yapacağını söyledi.
Bunu o kadar rahat güler yüzle yapıyordu ki sanki normal doğal ve yapılması
gereken bir iş yerine getirilmesi gereken bir görevi yerine getirmek ister gibi
yapıyordu. Adımın bundan böyle “Ahmet”, dinimin Müslüman olacağını bundan
böyle Türk olacağımı söyledi. Bu ilk karşılaşma ve sonrası tanışmalar hep
eklenerek, fazlalaşarak devam etti. Sanki bir canavar sanki normal olmayan bir
yaratık vardı karşılarında. Ve öyle davranıyorlardı. Zindan da kaldığım yıllar
boyunca bu tehdidi, baskı ve zulmü hep yaşadım. Oradan bir gün sağ
çıkabileceğimi hiç düşünmedim. Ölüm her an baş ucumda bana yakın, benim
içimdeydi. Bu kadar işkence görmek yerine bir kurşun darbesiyle ölmeyi herkes
gibi ben de çok isterdim. Bu kadar zulüm ve onursuzca bir yaşama kimse
dayanamaz ve hiç kimse kabul edemezdi.
Siverek ve Urfa işkencehanelerinde bilgi-enformasyon-suç kabulü gibi
uygulamalara ek olarak bu kez fazladan sünnet olma namaz kıldırma
uygulamaları başladı.
Bütün tutsaklara uygulanan işkence uygulamaları bana da yapıldı. Zorla
Türkleştirme, kimliksizleştirmeye ek olarak din değiştirme yani Müslüman olma
uygulamalarına maruz kaldım. Gözaltı süresince zaten çok ağır ve acı dolu
işkencelere maruz kalmıştım. Filistin askısından dolayı artık kollarım tutmuyordu.
(şimdiye kadar aynı benzer acıları çekiyorum) Kollarımı hareket ettiremiyordum.
İşkence izleri yaralara dönüşmüştü. Kabuk bağlamaya başlamıştı. Bitkin yorgun,
sürekli acı çekiyordum. Bu durum yetmiyormuş gibi yeni koşullarda daha ağır bir
yaşam yeni bir işkenceli süreç başlıyordu.
İlk işkence faslında, çıkınında-torbasında sabun, san yağı, diş macunu, kağıt
çıkan herkese zorla çıkınından çıkanları temizlemesi yani zorla onları yemeleri
söylendi. Direnen, yemeyenler toplu asker dayağına maruz kaldı. Ellerim kollarım
tutmadığı için ne çıkınım ne sabun ve diş macunum vardı. Ancak yine dayak
yemekten kurtulamadım. çünkü 5 nolu zindan da dayak yemek için her zaman bir
neden ve gerekçe vardır, bunun için önemli bir gerekçe aranmaz. Her şey bir
gerekçedir. Varlık nedenimizin işkence nedeni olduğu bir yerde dayak yemek için
başka bir gerekçe-neden aranır mı? Bu dayak faslında komik diyebileceğimiz
anlar da oluyordu. Cizreli bir at hırsızı fazla sayıda atları çalıp başka ilçelere
götürüp sattığını öğrenen kurnaz bazı köylüler bu at hırsızını “Kürtçü-solcu” diye
ihbar ediyorlar. Ve bu zavallı yaratık bizimle birlikte işkence faslına maruz kaldı.
Ancak fiziki yapısı oldukça atletik ve yeterince çevikti, hızlı da koşuyordu. Çok
sayıda askerin elleri arasından kurtulmayı başardığı gibi koridorun bir ucundan
diğer ucuna bir düzine askeri peşine takmayı becerebiliyordu. Daracık koridorda
askerler koşuyor Cizreli kaçıyordu. Askerlerin Cizreli yi yakalaması kolay olmadı.
En az birkaç tur askerlere attırdı. Bu durumu izleyen diğer tutsaklar bıyık altında
gülüyordu. Ben de güldüm. Böylesi gülünç ve acı olaylar oluyordu.
Dayak yemediğimiz günü bir yana bırakalım, dayak yemediğimiz saatler arası
farkın ne kadar olduğunu söylemek bile çok güç olur. Her türlü işkence araçlarını
ve her türlü yöntemi üzerimizde denediler. Duvarların tavanın her yanı Türk
bayrakları şeklinde boyanmıştı. Kırmızı renkten, ışıktan, haki renkten nefret eder
duruma gelmiştim. Sabahın köründen uyuyuncaya kadar hatta bazen uykudan
uyandırılarak, tutukluların birbirine dayak atmaları yüzlerine tükürmeleri,
birbirinin üzerine işemeleri söyleniyordu. Ne gündüz ne gece rahat yüzü yoktu.
Her an her hangi bir zaman diliminde her hangi bir nedenden dolayı işkence
görüyorduk. Bu yetmezmiş gibi işkence sesleri, dayak yiyen insanların bağırış ve
çığlıklarını sürekli duymak, işitmek insan dünyasında nasıl derin izler bırakır.
İşkence görmeye razıydım. Acılar bir süre sonra unutuluyor, geçiyordu. Ancak
işkence sesleri çığlıkları şimdiye kadar kulağımdan gitmiyor.
İşkenceler her gün hızından bir şey kaybetmeden artıyordu. O kadar ileri gittiler
ki bir gün bir arkadaşı koğuşun dışına zorla çıkardılar. Zorla cop kullandılar. O
arkadaşın bağırtıları halen kulağımdadır. Sonra copu koğuştakilere verip
temizlenmesini istediler. Böylesi onursuzca olaylar tekil olmaktan çıkıp sistemli
bir işkenceye dönüşmüştü.
Mahkemeye her gidiş dönüşte, karanlık-havasız, ayaktan zincirli arkadan
kelepçeli ring arabasının içinde işkencenin dozu artardı. Konuşmak, savunma
yapmak büyük bir bedel ödemeyi göze almaktı. Mahkemede savunma yaptığım
için ring arabasında başlamak üzere özel olarak, beş-on tabir edilen kalaslarla
dövüldüm. Tesadüfen kalasın kırılması sonucu çırılçıplak edildim, daha ağır bir
işkence faslına maruz kaldım.
Keza o dönem Asala militanlarının eylemleri gündemdeydi. Bundan dolayı özel
olarak işkence görürdüm. Gazete-kitap yoktu. Bazı özel günlerde bazı
örgütlerden toplu ve önemli gözaltılar olduğunda gazete veriyorlardı. Moral
bozmak, direnç kırmak için her türlü yöntem ve aracı kullanıyorlardı.
Bir gün benim gibi üç arkadaşı zindan dan alıp yeniden Diyarbakır kolorduya
işkence merkezine götürdüler. İşkenceci polisler günde üç fasıl dayak atıyorlardı.
her fasılda on adet cop ellerimize vuruyorlardı. Yeni yakalanmalar olmuştu.
İstediklerini alamayınca “ulan sizi boş yere mi buraya kadar getirdik” dediler.
Bizleri tekrar 5 noluya göndereceklerini söyleyince orada biraz daha fazla kalmak
istedik. İşkenceciler hayret içinde “ ulan buradakiler bir an önce cezaevine gitmek
istiyorlar, sizler de burada kalmak istiyorsunuz” dediler. Düşünün 5 nolunun
durumunu polis işkencehanesinden daha beter halini.
İkinci kez polis işkencehanesinde iken çok ilginç insanları alıp getirmişlerdi.
Adının “Mahmut El yakut” olduğunu söyleyen Diyarbakır çocuğunun tavrı çok
ilginçti. polis her yemek dağıtımından sonra ellerimize copla vuruyordu. Ona
kadar sayıp, dayak faslını bitiriyor ve her dayak attığı tutukluya ana avrat
küfrediyordu. Sıra Mahmut a gelince polisin ”annen var mı? “ sorusunda yanıt
vermedi. ”dilini mi yuttun lan! Söylesene, annen var mı?” Mahmut annem var
derse küfür işitecek, yok derse yalan atmış olacak, bir iki saniye bekleyip sessiz
kalınca, polis bu kez yine aynı benzer soruyu” Annen var mı lan!” bu kez Mahmut
polisten önce davranıp önce o polisin anasına avradına küfretti. “ he ulan ananı
…. hem anam var hem de bacım var” deyip ilk küfürü o basınca küfürü işiten
polis deliye döndü. Var gücüyle Mahmut'u dövmeye başladı. Her defasında ilk
küfreden Mahmut olunca polis artık Mahmut'a “annen var mı?“ diye sormaktan
vazgeçti.
Tarihini tam hatırlayamayacağım ancak içinde benim de olduğum Mehdi Zana,
Mazlum Doğan ve şu anda ismini hatırlayamayacağım arkadaşlarla ilgili yurt
dışında hakkımızda “öldü” iddialarını araştırmak için bir heyet bizleri görmeye
gelmişti. “ Amnesty International” af örgütü gibi benzeri kurumlara sağ
olmadığımıza, öldüğümüze dair, iddiayla müracaatlar olmuştu. Ölmediğimizi
yaşadığımızı ispatlamak için bizleri heyetin karşısında çıkardılar. Bizleri heyet
temsilcilerine gösterdiler. Özellikle vücudumuzda görünen hiçbir yara ve işkence
izinin kalmaması için çok çaba harcadılar. Ancak gelen heyete “bizlere işkence
yapıyorlar” diyemedik. Ne yabancı dil (o zaman) biliyorduk, ne de kendimiz ifade
edecek bir yol bulabildik.
Avukatların durumu da bizlerin durumundan farklı değildi. Onları da bir heyet
karşısında çıkardılar. Onlar da “işkence var, bizlere ağır işkenceler yapılıyor”
diyemedi. “Niçin demediler” in yanıtı 5 nolu korku ve zulüm merkeziydi.
İşkenceyle ilgili herhangi bir ifadede bulunmak demek, ölümlerden ölüm
beğenmek demekti. Bu cesareti göstermek o dönem o koşullarda çok zordu.
Tutuklu avukat arkadaşlar vardı. Şerafettin Kaya, Hüseyin Yıldırım vb eski
milletvekilleri vardı. Ahmet Türk, Nurettin Yılmaz, Celal Paydaş gibi bu
arkadaşlar da bizler gibi hatta bazen daha ağır bir şekilde hakarete işkenceye
maruz kalıyorlardı. Yaşları (o zaman bizlere göre) ilerde olmalarına rağmen
acımasız bir şekilde işkenceye uğradılar. Çocukları yaşında ki askerler tarafından
işkence gördüler.
Yabancı heyetlerin beni gelip görmeleri sonucu özel uygulamada bir azalma oldu.
Ancak herkes gibi payıma düşeni her zaman almaya devam ettim.
Tutuklular arasında ihbarcılık, itiraf yapanlar oldu, oluyordu. Bunlar çok çirkin
bazen çok aşağılık duruma düşüyorlardı. Birlikte aynı tabakta yemek yedikleri
arkadaşlarını korku sonucu olsa ihbar ediyordu. Kaldı ki ihbar edilecek hiçbir şey
olmamasına rağmen bunu yapıyorlardı. Kötü örnekler gibi güzel, onurlu örnekler
vardı. Koğuşumuzda Hüseyin Yeşildağ adında bir arkadaş vardı. Bu güzel,
onurlu insan her zaman bizler için benim için fedakarlık yapıyordu. Onu hiç
unutamam. Şerafettin Kaya ağabeyi hiç unutamam. Bu güzel onurlu insan
tutsakları mahkemelerde savunduğu için işkencelere maruz kaldı.
Kendini feda eden Mazlum Doğan arkadaş, kendini ateşin ortasına atan dörtler
[Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen, Mahmut Zengin] unutulmaz.
Ölüm orucunda yaşamlarını kaybeden Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif
Yılmaz, Ali Çiçek, arkadaşlar saygı ve sevgiye en fazla layık olanlardır. Saygıyla
minnet duygusuyla onları hep andım. Onlar ilk direniş kıvılcımını bedenleriyle
tutuşturdular. Ancak işkence durmadı. Zulüm çok büyüktü. Zalimler çok fazla kan
istiyordu.
1983 yılında zindan da toplu direniş başladı. O gün en mutlu günümüzdü.
Köleliğe, işkencelere onursuzluğa meydan okumaydı. İnsan olma, özgürleşme
günüydü. Yaşamımda en güzel günlerden birini yaşadım. İşkenceye boyun
eğmemek, başkaldırmak, insan olduğumuzu haykırmak, istediğimiz gibi
konuşmak, özlem duyduğumuz her şeyi elde etmek, anlatılmaz güzellikte bir
duygu.
5 nolu zindan da askeri (işkence) kuralları kabul ederek, köleleştik. Direnerek
özgürleştik. Önce özgürlüğümüzü ve insanlığımız kaybettik sonra çok büyük
bedeller ödeyerek insanlığımızı kazandık. Özgürlüğümüzü tekrar kazandık. Bu
yüzden kölelik ve özgürlüğün, teslimiyet ve direnişin ne anlama geldiğini en iyi 5
nolu zindan da yaşayan tutsaklar bilir.
1984 yılında ikinci toplu direniş başladı. Bu direnişte ölüm orucunun ilk ekibinde
yer aldım. Yirmi kişiyle başladığımız 49 gün süren ölüm orucunun sonunda iki
arkadaş yaşamını yitirdi. Onları yanı başımızda kaybettik. Ağır işkence ve tehdit
koşuları altında ölüm orucuna başladık. İçecek su bile zor buluyorduk. Sadece su
ile “beslendik” onur ve inançlarımızla beslendik. Midesiyle beslenenler bizi terk
etti. Ancak beyniyle beslenenler direnişin sonuna kadar bizimle kaldı.
Orhan Keskin ve Cemal Arat arkadaş yaşamını yitirdi. Ayrıca bir çok arkadaşın
vücudunda ciddi fiziki tahribatlar kaldı. Recep Maraşlı, Cemal Miran, Mustafa
Karasu, Müslüm Elma vb arkadaşlar denge bozukluğu göz kayması,
yürüyememe gibi ağır hasarlarla yaşamlarını devam ettiler. Yıllar geçmesine
rağmen bir çoğu halen normal yaşama dönemedi.
Ölüm orucuna girdiğim ilk günlerde “diğerlerini anladık, bir Ermeni olarak ölüm
orucunda senin ne işin var” diyen subaylarla karşılaştım. Oysa en çok direnmeye,
bu rezil ve onursuz yaşamı kabul etmemeye en çok benim ihtiyacım vardı.
Herkesten daha fazla nedenlerle benim direnme hakkım vardı. Çünkü geçmişte
Ermeni halkına yapılanların bir benzerini bana yaptılar. Kaderim halkımın
kaderinden başka olamazdı.
Ölüm orucunda olanları caydırmak, vazgeçirmek için Cami hocası getirmişlerdi.
“Allah kendi kuluna verdiği canı ancak kendisi alır, siz kendi canınıza
kıyamazsınız. Bu can Allaha aittir. ” Türünden bir konuşma yapıyordu. Bişar
Akbaş adında onurlu direngen bir arkadaşta ölüm orucunda bizimle birlikteydi.
Cami hocasına dönerek ” bizimle birlikte bir Ermeni arkadaş var. sizi istemiyoruz,
gidin bir kilise papazı getirin” dedi. Cami hocası “ ben onun için de buradayım. ”
Deyince Bişar Akbaş ”bizden farklı işkence görünce sen onun yanında yoktun
şimdi onun için de nasıl olabilirsin?” diyince cami hocası ancak mırıldanarak bir
şeyler söylemeye çalıştı. Ancak kimse inanmadı.
Ölüm orucunda yerde beton üzerinde serili kirli kanlı döşekler üzerinde
yatıyorduk. Soğuk buz gibi bir büyük koğuşta kalıyorduk. Ölüm orucuna girince
tehdit, işkenceye uğradık. Ölme hakkımız bile elimizden alınmak isteniyordu.
İşkencehanelerde, zindanda onurlarıyla direnen çok sayıda arkadaş vardı
bunlardan Cafer Cangöz, Müslüm Elma, Hasan Hayri, Mustafa Karasu,
Recep Maraşlı, Cemal Miran arkadaşları anmadan edemeyeceğim. Burada
adlarını sayamayacağım isimsiz kahramanları, arkadaşları sevgi ve saygıyla
andığımı, hatırlamaya çalıştığımı belirtmek isterim. Bu güzel onurlu ve yiğit
insanlar, direndiler.
Recep Maraşlı arkadaşın annesi onu ölüm orucunda görmeye geliyor. Annesi
”oğlum ölürsen ben ne yaparım, ben de ölürüm“ diyor. Recep Maraşlı” iyi ya
ölsek bile beraberiz” diyor. Bizler ölen arkadaşlarımızla beraber olduk. Onları hiç
yalnız bırakmadık.
Ölüm ve yaşam arasında ki o ince çizgide duran en önemli değer ONURDUR.
YAŞAYARAK HER GÜN ÖLMEKTENSE ONURUMLA BİR KEZ ÖLMEYİ HEP
TERCİH ETTİM. Ve gerekirse yine çekinmeden tercih ederim. 5 nolu zindan
gerçekliği bana ve benim gibi binlerce insana bu yaşam ilkesini çok acı bir şekilde
öğretti.
6- Bulunduğunuz hareket içerisinde ve cezaevinde sizin dışınızda Ermeni
var mıydı?
İçinde yer aldığım devrimci hareket içinde ermeni arkadaşlar vardı. Ancak 5 nolu
zindan da benden başka Ermeni arkadaş yoktu. Ancak 5 nolu zindan da ismimi
duyup “anne annesinin Ermeni olduğunu” söyleyen arkadaşlarla karşılaştım.
Sempatiden dolayı kendisinin Ermeni olduğunu söyleyen arkadaşlar vardı.
7- O dönemde ve bugün Türkiye Sol Hareketinin 1915'te yaşananlara ve
soykırıma ilişkin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? O dönemde
hareketiniz içerisinde 'ermeni meselesine' ilişkin tutum nasıldı?
Ermenilerin yaşadıkları konusunda bir bilinç ya da farkındalık var mıydı?
Türkiye devrimci hareketin 1915 te yaşananlar la ilgili dersini iyi çalışmadığı bir
gerçektir. Bu konuda yeterli ve başarılı bir sınavı veremediği de bir gerçektir.
İbrahim Kaypakkaya yoldaşı bu tespitimin dışında tutuyorum.
Son yıllarda Türkiye devrimci ve sosyalist harekette belli düzeyde bir duyarlılığın,
olgunluğun ve sorumluluğunun oluştuğuna inanıyorum. Ancak yeterli değildir.
Daha fazla adım atmaları gerekir. Ancak kendisine “sol” diyen bazı hareketler var
ki bunların külliyatı şöven-ırkçıdır. Bunların isimlerinin sol olmaları hiçbir şeyi
değiştirmiyor tam aksine daha tehlikeli ve zarar vericidirler. Bunun yegane
temsilcileri, İP-TKP ve benzerleridir.
Ülkemizde sayılı bazı onurlu aydınların, gazeteci ve sanatçıların (Bunlardan
bazıları: Haluk Gerger - Ragıp Zarakolu - Temel Demirer - İsmail Beşikçi -
Faik Bulut - Sırrı Sürreya Önder - Yıldırım Türker - Pınar Sağ - Kürt
aydınları - isimlerini burada sayamadığım güzel ve onurlu sanatçılar, avukatlar,
aydınlar, insanlar da var) vb dışında büyük bir bölümü ırkçı-milliyetçi ve sosyal
şovendir. Özellikle TV ekranlarında sık sık boy gösteren dolar ve avroyla beyinleri
ve vicdanları beslenen bazıları var ki bunların görevleri sadece zehir saçmaktır.
8- Diyarbakır cezaevinden ne zaman çıktınız ve çıktığınız tarihten sonra
neler yaşadınız? (Bu konuda sizin doksanlı yıllarda tekrar bir cezaevine
girdiğiniz yönünde bazı anlatılar var fakat sağlıklı bir bilgiye
ulaşamadım. Diyarbakır'dan sonraki süreci anlatabilir misiniz?)
5 nolu zindanından 1987 yılında bırakıldım. Yaşamımı devam ettirmek için
kitapçılarda çalıştım. 1990 1 mayısına katıldım. Harbiye de partizan korteji
arkasında yürüdüm. Ve tutuklandım. 1990 1 mayısında yanı başımızda Gülay
Beceren adında genç bir üniversite öğrencisi, devrimci arkadaş sırtından
yaralandı ve sakat kaldı. Onu yaralayıp sakat bırakan faillerin bulunup
yargılanması için uzun süreli açlık grevine gittik. Mahkemede suç duyurusunda
bulunduk. Ancak bilinen adalet ve yargı sistemi sonucu failler bulunamadı.
Herkes iki üç ayda tahliye olurken ben bir yıl sonra tahliye olabildim. Tek suçum
polise ifade vermemek ve 1 mayısa katılmak oldu. 1 mayısın meşru olduğunu
söylemek ve 1 mayıs katılmak suçtu. Ve ben bu suçun bedelini herkesten çok
ödedim. 1 mayısa katılmamın bedelini herkes iki üç ay cezaevinde kalarak
öderken ben bir yıl ceza evinde kalarak ödedim. Ayrıcalıklı oluşumu ve bana
duyulan özel ilgiyi anlayın.
Sağmalcılar özel tip cezaevinde tutuklulara yönelik havalandırma da yapılan bir
askeri operasyonda ağır bir şekilde yaralandım. Ağır bir işkenceye maruz kaldım.
O dönem avukatım olan Ercan Kanar sırtımdaki cop ve kalas izlerini görünce
bana bakmakta zorlandı. Ve hemen gidip suç duyurusunda bulundu. Bir haftadan
fazla konuşamaz durumda kaldım, sesim soluğum kaybolmuştu.
Askerlerin başlarında bir subay vardı. Subay askerlere düdükle talimat veriyordu.
Onlarda düdük sesini duyunca bizlere saldırıyorlardı. Yine düdük sesiyle ara
veriyorlardı. Koğuşta bulunan 1 mayıs tutukluları işkenceye maruz kaldı. Payıma
düşeni fazlasıyla aldım. İşkence gördüğümden dolayı hastahaneye yolandım. Bir
haftalık işkence raporu aldım.
9-Türkiye'de geçtiğimiz haftalarda Diyarbakır Cezaevinde uygulanan
işkencelere ilişkin bir dizi soruşturma başlatıldı. 78'liler vakfı tarafından
çeşitli suç duyuruları savcılıklara verildi. Tüm bunları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
5 nolu zindanla ilgili 78 liler vakfının attığı adımı olumlu ve onurlu bir çalışma
olarak değerlendiriyorum. Suç duyurusunda bulunanların içinde olmayı çok isterdim. Suç duyurusunda bulunamayanların davacı olmadıkları anlamı çıkmaz
Yurt dışında olmalarından kaynaklı böyle bir talihsizlik yaşıyorlar.
Bizlere işkence yapanlar yargılanmalıdır. Ancak unutmamak gerekir ki işkence bir
devlet politikasıydı. Devletin resmi politikası olduğundan dolayı sadece fiziki
anlamda işkence yapanlar değil, aynı zamanda bu uygulamayı resmi devlet
politikası olarak gören kabul eden, uygulayanlarda hesap vermeli ve
yargılanmalıdır. Sadece birkaç görevlinin yargılanmasıyla 5 nolu da açılan yaralar
kapanmaz. 5 nolu bir müze olmalıdır. 5 nolu zindan betonlarında herkesin kanı
olduğu gibi benim de kan damlalarım ve duvarlarında işkence izlerim var.
78 liler vakfının attığı adımlar onurlu ve olumludur. Onları kutluyorum.
10- Bugün geçmişte size yaşatılanlar yüzünden ne tür sıkıntılar
yaşıyorsunuz? Ruh ve beden sağlığınız nasıl? Hayatınızı nasıl
geçiriyorsunuz?
5 nolu zindan da yaşamının kısa orta ve uzun bir bölümünü geçiren herkes gibi
ben de ciddi şekilde yaralandım. Manevi dünyam yaralıdır. Kollarımın ve
vücudumun bir çok yerinde görünen yara dolu işkence izleri bugün yok, ancak
acılarım devam ediyor. Manevi ve duygu dünyam sürekli kanayan bir yaradır.
Bugün halen kollarımda, koltuk altlarımda Filistin askılarından dolayı acılar var.
Geçmeyen bitmeyen acılar. Halen acı çekiyorum. Ciddi bir denge ve görme
sorunu yaşıyorum. Ciddi hafıza sorunu yaşıyorum.
Her 5 nolu zindan konusu olduğunda ya da onunla ilgili anılar, haberler, isimler
geçtiğinde farkında olmadan istemeyerek gözlerim doluyor. Ve hakim olamadığım
göz yaşlarım yanaklarımdan aşağı dökülüyor. Bunun adı ağır depresyondur.
Bunun adı iç depremdir. Bunun adı iç tsunamidir. 5 nolu zindanların da benim gibi
işkence görmüş zulme uğramış yüzlerce binlerce arkadaşın da aynı benzer
duygular ve acılar yaşadığına inanıyorum. Çünkü herkesin yüreği ve duyguları
yaralıdır. Yangın yeridir.
Tedavi oluyorum. Yurt dışında ilaç tedavisi oluyorum. Bütün bunlara bir de
göçmen hastalığını ekleyin. Yani uzak olmak ağır hasret duyguları yaşamak.
11- Tüm bu yaşadıklarınıza olana bitene ilişkin son olarak söylemek
istediğiniz?
İşkencecilerin sevgisi yoktur. Dünyanın en onursuz ve korkak insanları
işkencecilerdir. En onurlu ve namuslu insanlar ise zulme karşı direnenlerdir. Bu
röportaj vesilesiyle başta 5 nolu zindanlarında acı çekmiş arkadaşları saygıyla
sevgiyle selamlıyorum. Yaşamlarını özgürlük ve onur için vermekten
çekinmeyenleri, her zaman başımın üzerinde tutuyorum ve yüreğimin en güzel
yerinde saklıyorum.
Onuru ve inancı için kardeşlik ve insanlık düşünceleri için katledilen Hrant Dink
arkadaşı saygıyla anıyorum. Onun katledilmesinde duyduğum acı işkence
gördüğümde çektiğim acılardan daha fazla oldu. Katledilmesi beni yaraladı.
Kabullenemedim. Bir ermeni aydının, gazetecinin varlığına bile tahammül
edemediler. Uzun yıllar sonra Türkiyeli Ermenilerin yaşam ve var olma
tarihlerinde ortaya çıkan cesur bir aydını, onurlu bir gazeteciyi, dünyanın en
korkak ve kalleş insanları vurdu. O vurulduğunda sanki ben vuruldum.
Kürt-Türk-Ermeni ve diğer milliyetlerden emekçilerin, ezilenlerin, aydınların
arasında çözülmeyecek hiçbir sorun yoktur. Egemenler efendiler, zalimler kirli
ellerini emekçilerin yakalarından bilinç ve vicdanlarından çekerse ülkemiz kardeş
yeri olacaktır. Bunun geleceğine inanıyorum.
Adalet hastalanabilir ancak asla ölmez.
Mayıs 2011
(AGOS gazetesinin Garabed Demircioğlu ile yaptığı söyleşinin
1
tam metnidir.)
Gelawej - Anasayfa 2006
Yazışma Adresi: info@gelawej.net
Alıntıdır
 
#2
ERMENİ DEVRİMCİ DEMİRCİOĞLU'NDAN DİYARBAKIR CEZAEVİ
Bir Canavarmışım Gibi Subaylar Beni Görmeye Geliyordu

"Ölüm orucuna girdiğim ilk günlerde 'diğerlerini anladık, bir Ermeni olarak senin ne işin var burada' diyen subaylarla karşılaştım. Oysa direnmeye, bu rezil ve onursuz yaşamı kabul etmemeye en çok benim ihtiyacım vardı. Herkesten daha fazla nedenle benim direnmem gerekiyordu. Kaderim halkımın kaderiydi."

İnsanlık tarihinin en korkunç işkencelerinin yaşandığı Diyarbakır Cezaevi'nde hapis yatmış 700 kişinin verdiği suç duyuruları üzerine geçtiğimiz günlerde Diyarbakır Başsavcılığı bir soruşturma başlattı.
Savcılık, suç duyurusunda bulunanların ifadelerini almaya başlarken Adalet Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı'na başvurarak, dilekçelerde adı geçen işkencecilerin şu an nerede bulunduklarına dair bilgi istedi.
Savcı'nın bu isteğin Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu düzenledikleri bir basın toplantısında işkencecilerin adını açıklayarak yanıt verdi.
Orgeneral Kenan Evren'in başta olduğu listenin içerisinde, cezaevinde görev yapan komutanların ve subayların yanı sıra askeri savcı ve hâkimler de bulunuyor.
1981-84 yılları arasında 34 insanın öldüğü, yüzlercesinin sakat kaldığı Diyarbakır 5 No'lu zindanında filistin askısı, elektrik verme, falaka, tecavüz, cop sokma, dışkı yedirme vaka- ı adiyeden sayılan olaylardandı.
Devletin sistematik bir şekilde uyguladığı işkence ve "Türkleştirme" politikalarına maruz kalan tutsaklar içerisinde bir Ermeni de bulunmaktaydı.
Garabed Demircioğlu, her zaman komando elbiseleriyle do*laşan, "Co" isimli köpeği ile ak*la hayale gelmeyecek işkence*leri tutsaklar üzerinde dene*yen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran'ın ve diğer işkenceci*lerin özel ilgisine layık(!) oldu. Maşallahlı sünnet elbisesi giydirilerek Müslümanlaştırılan ve adı Ahmet olarak değiştiri*len Demircioğlu'nun gördüğü işkenceler o dönemi yaşamış pek çok tutsağın belleğine kazındı.
1980-87 yılla*rında Diyarbakır'da ka*lan zindanın bu biricik! Ermenisi tahliye olduktan sonra 1990 yılının 1 Mayıs'ında tekrar tutuklanır. 1 Mayıs'a katılmak suçundan tüm arkadaş*ları üç ay yatarken Demircioğlu yi*ne özel bir muameleye tabii tutularak bir yıl hapis cezası alır. Sağmalcılar Cezaevi'nde tutsaklara düzenlenen bir askeri operasyonda ağır şekilde ya*ralanan Demircioğlu daha sonra yurtdışına çıkar. Şu anda yaşadığı ağır iş*kencelerden dolayı Avrupa'da tedavi gören Garabed Demircioğlu ile Tür*kiye'de devrimci bir Ermeni olmanın ne menem bir hal olduğunu ve Di*yarbakır Cezaevi'ni konuştuk.
7 fılle öldürene cennet!

Diyarbakır'da, yani Kürtler'in Amed'i, Ermenilerin Dikranagerd'inde doğdum. Altı kardeşiz, iki ablam ve üç erkek kardeşim var, ben erkeklerin en büyüğüyüm. Ne babam ne de annem okuryazardı. Pek çokları gibi kendilerini çocuk*larının okumasına vakfetmişlerdi. Emeğin ve çalışmanın değerini bi*lirlerdi ve bu yüzden onurlu insanlardı. Babam sırf biz okuyalım di*ye eve gazete alırdı, Yılmaz Güney'in filmlerine götürürdü. Bunları bilinçli olarak yaptık*larını söyleyemem.
Tipik bir Anadolu Er*menisi olarak aile büyük*lerimizin hepsi birer "Kılıçartığı" idi, kalanı sürgün, kalanı göç*men. Yayam, Diyarbakır'da gözleri önünde kardeşinin ve neredeyse tüm sülalesinin nasıl öldürüldüğünü, ka*lanlarla o büyük felaketten Suriye Qamışlı'ya, Halep'e nasıl kaçtıklarını anlatırdı. Teyzelerim orada kalmışlar. Onlarla tıpkı şimdi Kürtlerin yaptığı gibi tel örgülerin arkasında görüşür*dük. Dayım da Fransa'da yaşardı.
Kiliseye giderdik, Surp Giragos Kilisesi'ne, analarımız elimizi sımsıkı tutardı yol boyunca. Biz içerdeyken ayine eşlik eden hep bir ses vardı. Ka*pıya atılan taşların sesi, kapı tahtaydı. Duaların ezgisine eşlik eden tahtaya değen taş sesi vardı ayinlerimizde. Bir gün bu tahta kapı dayanamadı ve kı*rıldı atılan taşlardan. Sonra demir bir kapı takıldı kiliseye.
Evin dışında her*hangi bir yerde Ermenice konuşmazdık, ismimizi de söylemezdik hiç. Sanır*dım ki bu iki noktayı yeterince başarılı bir şekilde gizlersem anlaşılmaz Ermeni olduğum. Her şey benim gizlilik per*formansıma bağlı sanırdım. Ama de*ğildi, anlıyorlardı daha doğrusu bili*yorlardı kimin gâvur, fille olduğunu.
Süleyman Nazif İlkokulu'na gidi*yordum. Başka mahallenin çocukları her gün beni ve diğer Ermeni çocuk*larını bir tenhada sıkıştırıyorlardı. İki elin işaret parmağını birleştirerek yu*karı kaldırır "Müslüman mısın?" ya da iki elin işaret parmaklarıyla haç ya*parak "yoksa fille misin?" derlerdi. Çoğu zaman o meşum cevabı bile duymayı beklemeden yüzümüze tü*kürür, tekme tokat girişirlerdi. O za*manlar en çok duyduğum söz, bir cennet vaadine her an kurban gidecek varlığımla ilgiliydi. "7 fille öldürür*sem cennete giderim!" Cennete git*mek, mutluluk katına çıkmak için her gün o yedi fılleden biri olma po*tansiyelini taşıyarak yaşadım.
Diyarbakır tren garı: Ermeni ve Kürt analar

Diyarbakır garını hiç unut*mam. Dokuz yaşında bir çocuk*tum, pek çok Ermeni çocuk gibi okumam için İstanbul'a gönderil*dim. Annem İstanbul'a gönderil*meme razı değildi. Bugün başıma gelen bütün felaketlerin müsebbibi olarak hâlâ İstanbul'u görür, belki de öyledir, bilmi*yorum. Her yaz tatilinde doluşurduk trenlere memlekete dönmek üze*re. Kömür*lüydü o zamanlar trenler, elimiz yüzümüz kapkara varırdık evlerimize. Gönderir*ken bizi ana*larımız elimiz kolumuz ağzı*mız yolluk olsun diye verilen içli köfteler, sarmalar, dolmalar, ekmeklerle dolu olurdu. Do*luşurduk trene bir sürü çocuk. Geride her birinin elinde bir beyaz mendil ağ*layan analar, biz giderdik, onlar gözyaş*larını silerdi. Belki de anam haklıydı, o gün o gardan yüzlerce Ermeni çocuk gibi okumak üzere ayrılmasaydım Di*yarbakır'dan, belki de. Bilmiyorum...
Cezaevinden "tahliye" edildikten sonra ellerim kelepçeli, ayaklarım zin*cirli silahlı iki asker arasında "vatani görevimi" yapmaya götürüldüğümde yine aynı tren garında bu kez Kürt analar uğurluyordu beni. Benziyorlardı bizimkilere, sadece daha sesliydiler, daha diktiler, belki daha gözü kara, belki bizimkiler gibi çok kısa bir süre*de vahşeti yaşamadıkları için azar azar öldüklerinden belki, daha dayanıklı ya da daha güçlü. Belki de sadece çoktular. Neden oradaydılar bilmiyo*rum, ama eminim bizimkilerin yaşa*dığı türden zorla göç ettirilme hadise*lerinden biriydi orada bulunmaları*nın sebebi, yoksa beni uğurlamaya mı gelmişlerdi? Ellerim ayaklarım zincir*li yürümeye çalışıyorum, falakadan parçalanmış beni taşıması icap eden, böyle zor bir görevin altında ezilen ayaklarıma basmaya çalışarak. Birden bu kadınlar bağırarak askerin üstüne hücum ettiler, neden ayaklarımın zin*cirli olduğunu soruyorlardı, biri eğil*di yapıştı zincire, diğerleri askeri tartaklıyordu, zincirin açılmasını isti*yorlardı. Fakat bir tanesinin ilgisi ne ayağımdaki zincirde ne de askerlerle olan tartışmadaydı. Ha bire ağzıma ceplerime birşeyler tıkıştırıyordu. Sar*malar, dolmalar, tandır ekmeği...
Kıyım anılarıyla büyümüşseniz devrimci olmaktan daha doğal ne olabilir

Yokluk içinde büyüyen, bir çift kundura, ceket ve pantolonu orta*okula giderken giyen bir çocuğun yoksul dünyası sol ve devrimci dü*şüncelere açıktır. Üstüne üstlük ulusal-inançsal baskıya maruz kalmış, acının her türlüsünü yaşamış, kılıç ve
kıyım anılarıyla büyümüşseniz dev*rimci olmaktan daha doğal ne olabilir ki.
Nersesyan İlkokulu'nu bitirdikten sonra Surp Haç Tıbrevank Lisesi'nde yatılı olarak okudum. Kütüphanemiz zengin ve çok çeşitliydi. Rus, İngiliz, Amerikan, Türk, Ermeni edebiyatına ait klasikleri bulmak mümkündü. Öğrencilerin büyük bir bölümü oku*maya ilgi duyardı. Yaşar Kemal, Or*han Kemal, Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt'un kitaplarını okur, Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arifin şiirle*rini ezbere bilirdik. Ne yazık ki o dö*nem yeterince Ermeni şair ve yazarla*rın kitaplarını okuyamadık. Örneğin çok sonraları Yeğişe Çarents adında Kars doğumlu ünlü bir şairin varlı*ğından haberim oldu.
Misak Manuşyan, Armenak Bakır, Manuel Demir, Nubar Yalım, Hayrabet Honca gibi lise yıllarımda devrim*ci oldum. İlk devrimci sosyalist kitap*ları Armenak (Bakır) bize getirdi. Okuduk. İbrahim Kaypakkaya'nın devrimci düşüncelerine sempati duy*maya başladım. Kaypakkaya'nın Er*meni sorunu ve katliamı hakkındaki yaklaşımını bilimsel ve gerçekçi bul*dum. Düşünün, yaklaşık kırk yıl önce Ermeni katliamına ilişkin kısa, özlü, tarafsız ve bilimsel bir bakış açısı sunu*yordu. Bütün ezberleri bozuyordu, bu beni oldukça etkilemişti.
Bir Ermeni'yi askıda görme zevki için işkence

12 Eylül 1980 öncesi komünizm propagandası yapma suçundan dolayı gözaltına alındım. Oldukça ağır iş*kencelerden geçtim. Cezaevine gir*dim, bir yıl yattım. Darbeden hemen sonra tekrar yine yasadışı sol bir örgüt üyesi olmak, komünizm propagandası yapmak suçlarından dolayı Siverek'te gözaltına alındım. İfade vermeyi red*dettiğim için en kaba, en ilkel işkence yöntemlerini uyguladılar. Sonra Urfa Merkez Komutanlığı'na götürüldüm.
Siverek-Halfeti-Suruç-Bilecik-Hilvan-Viranşehir-Ceylanpınar gibi çev*re ilçelerden her yaştan her kesimden toplanan tutsakları buraya getiriyor*lardı. Çoğunluğu yoksul, suçsuz, gü*nahsız köylülerdi. Yüzlerce, binlerce insanı topladılar. Korkunç işkenceler yapılıyordu.
Bir mevsim boyu işkencede kal*dım. İşkencenin her türlüsünü uygu*ladılar bana. Filistin askısı başta ol*mak üzere ayak bileklerimden ters as*kı, falaka, elektrik, uykusuz ve aç bı*rakma, tek ayak üzerinde bekletme, su içinde çıplak cereyan verme gibi bir dizi yöntemi üzerimde denediler. Çoğu zaman da sadece zevk için "Bir Ermeni'yi askıda görme zevki" için iş*kencelere maruz kaldım. Gözlerim bağlı olduğu için yüzünü göremedi*ğim bir işkence görevlisi tarafından sadece sigara içip dumanını yüzüme üflemek için beni Filistin askısına al*dırıyorlar ve işkence yapıyorlardı. İfa*de vermediğim için her geçen gün bu işkencelerin dozu artıyordu, her gün daha da azgınlaşıyorlardı. O kadar uzun süre Urfa Merkez Komutanlığı'nda kaldım ki izne gidip dönen as*kerler beni tekrar orada gördüklerinde hayretlerini gizleyemiyorlardı
İşkence seansında "Bir teselli ver"

Bir köpek havlamaya başlıyordu, eğitilmiş bir köpekti, seans başlayınca o da başlardı. Bir de ezan sesi duydu*ğunda başlıyordu havlamaya. Seans*larda Orhan Gencebay'ın 'Bir Teselli Ver' parçasını sürekli çalıyorlardı. Gencebay bilseydi bu şarkısının işkencede "teselli" parçası olarak dinle*tileceğini yine besteler miydi bile*mem, ancak üzülürdü eminim.
İşkencede en çok Kürtler vardı. Kürt devrimcileri, aydınları, köylüle*ri. Yaşlı, genç, suçsuz, günahsız yüz*lerce insanla karşılaştım. Bir defasın*da Abdullah Öcalan'ın erkek kardeşi Mehmet Öcalan'ı gözaltına alıp getir*mişlerdi. Ve tesadüfen mi, bilerek mi bilmiyorum, benim yanıma koymuş*lardı. Yerde başımız duvara yaslı bir şekilde oturuyorduk yan yana. Bir iş*kence görevlisi sırtıma bir tekme vu*rup adımı sordu. Adımı söyleyince kıyameti kopardı. Sonra yanımda yerde oturan adama sordu adını, o da söyledi. İşkencecinin öfkesi dizginlenemez bir hal aldı. "Kim bu iki Er*meni'yi yan yana koymuş" diye bağı*rıyor, küfürler savuruyor, tekmeliyor*du bizi. O mu benim yüzümden, ben mi onun yüzünden bilemiyorum an*cak ağır bir işkence faslına maruz kal*dık o gün.
İsmin söylenirdi ve işkence başlar*dı. İşkencecilerin sesleri, konuşma bi*çimleri, yöntemleri o kadar çok birbi*rine benziyordu ki. Hepsi sanki bir kişiydi. Suratlarını göremedim, ancak suratlarının da benzer olduğuna ina*nıyorum. Hep bu insanların sevdikle*rine, çocuklarına nasıl seni seviyorum diyebildiğini düşünürdüm... İşkencecinin sevgisi, sevgiye ait duyguları olabilir mi?
5 No'luya dair her anlatım biraz eksiktir

Bazen haftada bir, bazen iki grup Diyarbakır'a götürülürdü. Urfa'dan Diyarbakır'a götürülenler işkencenin artık bittiğini, rahat ve işkencesiz bir soluk alacaklarını düşünerek yolculuk yapardı. Ben de böyle bir halet-i ruhi*ye içinde gittim Diyarbakır'a.
Tanrı yukarıdan zulüm yağdırmış olsa herhalde bu kadar şiddetli ve bu kadar azgın olabileceğini düşüne*mezdi. Oraya cezaevi demek çok bü*yük bir yanlış olur. Fiziki ve psikolo*jik olarak her türlü teçhizata sahip, işinin uzmanı işkencecilerin olduğu tam teşekküllü bir işkence merkeziy*di. Bir işkence laboratuvarıydı. Dü*şünün ki Diyarbakır Kolordu Ko*mutanlığı'na götürülüp orada işken*ce görmek bizim için büyük bir ni*met oluyordu. O saatlerin bitip de zindana dönmeyi istemiyorduk. 5 No'luya dair her anlatım biraz eksik*tir çünkü böyle bir vahşeti kelimele*re dökmek mümkün değil.
İlk adımın atıldığı andan itibaren insana geçmişe ait her şeyin zorla, zorbalıkla gasp edildiği, sökülüp koparıldığı bir yerdi.
İlk adım: Dinin Müslüman, uyruğun Türk, adın Ahmet

Girdim. Kimlik tespiti için sıraya girdiğimizde üzerimizdekileri çıkartıp çırılçıplak beklemeye başladık. İşken*cecilerim için ilk keşif anıydı bu. Gayrimüslim olduğum anlaşıldı ve o andan itibaren merak ve yoğun ilgiye mazhar oldum. Her askerin, her su*bayın, kısaca her işkencecinin yakın ilgisine maruz kaldım.
Esat Oktay Yıldıran daha ilk gün*den itibaren beni sünnet edip, Müs*lüman yapacağını söyledi. Bunu o ka*dar rahat, güler yüzle yapıyordu ki, sanki normal, doğal ve yapılması ge*reken bir iş, yerine getirilmesi gere*ken bir görev gibiydi. Adımın bun*dan böyle "Ahmet", dinimin İslam, uyruğumun Türk olacağını söylüyor*du. Türkleştirme politikalarına ek olarak sünnet edilme ve namaz kılma vardı benim programımda.
Beni merak edip görmek isteyen birçok üst düzey askeri görevli geli*yordu. Sanki bir canavar yakalamış*lar, sanki insana benzer hiçbir yanım yokmuş gibi hayretle, alayla bana ba*kıp küfürler ediyorlardı. Bir yaratık vardı karşılarında. Artık neredeyse o dönem orada bulunan herkes bir Ermeni'nin varlığından haberdardı. Ko*ca işkencehanede bir tek Ermeni ol*mak, büyük bir şans olsa gerekir! Sırf benimle ilgilenen, yüzüme tüküren, küfreden, sırtıma zorla bindirilen, üzerime işeyen birkaç kişi vardı.
Ölüm her an başucumdaydı ama bir türlü ölemiyordum. Bir kurşunla ölmek ne büyük bir lüks ne müthiş bir lütuftu.
Neden çıkınım yoktu ki benim!

İlk işkence faslında, çıkınında-torbasında sabun, sana yağı, diş macu*nu, kâğıt çıkan herkese zorla çıkının*dan çıkanları temizlemesi, yani zorla onları yemeleri söylendi. Direnen, ye*meyenler toplu asker dayağına maruz kaldı. Gözaltındayken gördüğüm iş*kencelerden ellerim kollarım tutmu*yordu. Bu yüzden taşıyabileceğim bir çıkınım da yoktu. Ancak yine de iş*kenceden muaf olamadım, çünkü 5 No'lu zindanda işkence için her za*man bir gerekçe vardı. Varlığımız iş*kence nedeniydi. Misal neden çıkı*nım yoktu ki benim?
Bir Cizreli at hırsızı vardı. Hasım*ları bunu Kürtçü diye ihbar etmişti. Adam bize benzemiyor, at hırsızı çünkü. Nasıl bir çeviklik ve atletiklik anlatamam. Bunu tezgâha koymaya çalıştıkları her seferinde askerlerin arasında fıytırıp koridor boyunca pe*şinden koştururdu. Cizreli'nin bu halleri işkenceden gözünü açamayan bizler için ilan edilmemiş bir zaferdi âdeta.
Duvarların, tavanın her yanı Türk bayrakları şeklinde boyanmıştı. Her yer kırmızı, herkes hakiydi. Ya işken*cedeydik ya işkence gören birilerinin çığlıklarını dinliyorduk. Gece gündüz fark etmiyordu. Seçme şansım olsa tezgâhta olmayı isterdim kuşkusuz, çünkü arkadaşlarının seslerini dinle*mek işkencelerin en büyüğüydü. Bu*gün hâlâ o çığlıklar kulaklarımdan gitmiyor.
Mahkemeye her gidiş dönüşte, karanlık-havasız, ayaktan zincirli arka*dan kelepçeli ring arabasının içinde işkencenin dozu artardı. Konuşmak, savunma yapmak büyük bir bedel ödemeyi göze almaktı. Mahkemede savunma yaptığım için ring arabasın*da başlamak üzere özel olarak, beş-on diye tabir edilen kalaslarla dövülür*dük. Bir gün kalas kırıldı sırtımda, cezası büyük oldu tabii.
Bir ara Mehdi Zana, Mazlum Do*ğan ve şu anda ismini hatırlayamayacağım arkadaşlar ve benimle ilgili "öl*dü" iddialarını araştırmak için Ulus*lararası Af Örgütü'nden bir heyet gel*di. Ölmediğimizi, yaşadığımızı ispat*lamak için bizleri heyetin karşısında çıkardılar. Bizleri heyet temsilcilerine gösterdiler. Özellikle vücudumuzda görünen hiçbir yara ve işkence izinin kalmaması için çok çaba harcadılar ve biz de gelen heyete "işkence yapıyor*lar" diyemedik. Avukatların durumu da bizlerin durumundan farklı değil*di. Onları da bir heyet karşısında çı*kardılar. Onlar da "işkence var, bizle*re ağır işkenceler yapılıyor" diyemedi. Şerafettin Kaya, Hüseyin Yıldırım gi*bi eski milletvekilleri vardı. Ahmet Türk, Nurettin Yılmaz, Celal Paydaş gibi bizden yaşları oldukça büyük olan ağabeylerimiz, çocukları yaşın*daki askerlerden çok ağır işkenceler gördüler.
Bütün bu süreçte ASALA militan*larının eylemleri gündemdeydi ve ben Ermeni olduğum için tüm bu ey*lemlerin müsebbibiydim! Cezam ağırdı... Tutsaklar arasındaysa saygı duyulan bir efsane kahramanına dö*nüşmüştüm. Beni tanıma şansı olan onlarca arkadaş, tanıdık dostlar tahli*ye olduklarında her yerde, bir Erme*ni devrimciden, ağır işkenceler sonu*cu mutlaka öldürüleceğinden, bahset*mişler. Artık yaşıyor olabilmemin mucize olacağını düşünmüşler.
Madem öyle kilise papazı da getirin!

1983 yılında zindanda toplu dire*niş başladı. O gün en mutlu günümüzdü. Köleliğe, işkencelere, onursuzluğa meydan okumaydı. İnsan ol*ma, özgürleşme günüydü. Hayatımın en güzel günüydü diyebilirim.
Kendini feda eden Mazlum Do*ğan, bedenlerini ateşin ortasına atan dörtler unutulmaz. Ölüm orucunda yaşamlarını kaybeden Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif, Ali, Cemal Arat, Orhan Keskin arkadaşlar saygı ve sevgiye en fazla layık olanlardır. Saygıyla, minnet duygusuyla onları hep andım. Onlar ilk direniş kıvılcı*mını bedenleriyle tutuşturdular. An*cak işkence durmadı.
1984 yılında ikinci toplu direniş başladı. Bu direnişte ölüm orucunun ilk ekibinde yer aldım. Yirmi kişiyle başladığımız 49 gün süren ölüm oru*cunun sonunda iki arkadaş yaşamını yitirdi. Ağır işkence ve tehdit koşulla*rı altındaydık.
Ölüm orucuna girdiğim ilk günler*de "diğerlerini anladık, bir Ermeni olarak ölüm orucunda senin ne işin var" diyen subaylarla karşılaştım. Oy*sa en çok direnmeye, bu rezil ve onur*suz yaşamı kabul etmemeye en çok be*nim ihtiyacım vardı. Herkesten daha fazla nedenle benim direnmem gereki*yordu. Kaderim halkımın kaderiydi.
Ölüm orucunda olanları caydır*mak, vazgeçirmek için cami hocası getirmişlerdi. "Allah kendi kuluna verdiği canı ancak kendisi alır, siz ken*di canınıza kıyamazsınız. Bu can Allaha aittir" türünden bir konuşma yapı*yordu. Bişar Akbaş adında bir arkadaşımız hocaya "Bizimle birlikte bir Er*meni arkadaş var. Madem öyle gidin bir kilise papazı da getirin" dedi. Tabii hoca da gitti, papaz da gelmedi...
İşkence bir devlet politikasıydı

Şimdi Türkiye'de olup işkencecile*rin yargılanması için suç duyurusun*da bulunanların içinde olmayı çok is*terdim. Bizlere işkence yapanlar yar*gılanmalıdır. Ancak unutmamak ge*rekir ki işkence bir devlet politikasıy*dı. Devletin resmi politikası olduğun*dan dolayı sadece fiziki anlamda iş*kence yapanlar değil, aynı zamanda bu uygulamayı resmi devlet politikası olarak gören, kabul eden, uygulatan*lar da hesap vermeli ve yargılanmalı*dır. Öte yandan, 5 No'lu mutlaka müze olmalıdır.
Bugün, gördüğüm işkencelerden kaynaklı dayanılmaz ağrılarım olu*yor. Ciddi bir denge ve görme prob*lemi yaşıyorum. Her şeyden önemlisi yine çok ciddi hafıza problemim var. Her 5 No'lu zindan konusu olduğun*da ya da onunla ilgili anılar, haberler, isimler geçtiğinde, aklımdan farkında olmadan istemeyerek gözlerim doluyor. Bunun adı tıbben ağır depresyon benim içinse bir iç deprem. Yurt dışındayım ve ilaç tedavisi görüyorum. Bütün bunlara bir de göçmen hastalı*ğını ekleyin. Yani uzak olmayı ve memleket hasretini... (FT/EKN)
 
Üst