Kendimize ve kitlelerin gücüne güvenmeliyiz

#1

Egemenler tüm saldırılarına rağmen ezilenlerin, emekçilerin mücadelesini durduramıyor. Kürt halkı, işçiler, öğrenciler demokratik, ekonomik ve siyasal talepleri doğrultusunda mücadele ediyor. Elbette ki bu kesimlerin öncelikli taleplerinde, etki ve örgütlülük düzeylerinde farklılıklar vardır. Dolayısıyla daha çok örgütlü, daha çok kitlesel olan, daha çok somut talepleriyle gündemi meşgul ediyor. Burada önemle görülmesi gereken nokta tüm bu sorunların yaratıcısının emperyalist-kapitalist sistem, işbirlikçileri ve uşaklarının olduğu ve bu nedenle ortak düşmana karşı ortak tutumun geliştirilmesi gerçeğidir. Ortak mücadele kültürü konusunda genelin ciddi problemleri olduğu doğrudur. Ama her bir problemin mutlaka bir çözüm yöntemi vardır. Bunun gerekliliğine inanmak, ortak mücadelenin diğer mücadele yöntemlerinin bir parçası olduğu gerçeğini kavramak pratik olarak iradi çabaları, duyarlılıkları daha da artırır.
Bu dönemde sokaklara daha geniş güçlerle çıkmak, daha geniş güçlerle yüz yüze kaldığımız ortak sorunlar üzerinde tartışmak kavrayış düzeyimizde ve pratik hamlelerde bir zenginlik yaratır. Bu konuda küçük-büyük ayrımı yapmadan gücümüz ve olanaklarımızın elverdiği her pratiğe, her tartışma sürecine katılmak için çaba sarf etmeliyiz. Çünkü en küçük pratikten dahi öğreneceğimiz şeyler olacaktır. Öğrenme eylemine duyduğumuz ihtiyacı ancak bu tür pratiklerle giderebiliriz.
Bugün ezen ve ezilenler arasındaki çelişkilere dair kim ne söylerse söylesin, gerçek olan şu ki; ezilenleri ve emekçileri örgütlemenin, reformist sınırların dışına çıkararak özgür geleceğe yöneltmenin nesnel bir zemini vardır. O halde sorun nedir? Sorun; Devrimci ve komünist kadroların var olan bu çelişkileri derinleştirme, ortaya bilinçli ve örgütlü bir hareket çıkarma konusunda taşıdığı zaaflardır. Asgari düzeyde örgütlülüklerin ve müdahalenin olduğu çalışma alanlarında ortaya çıkan pratik sonuçlar bu gerçeğin somut ifadesidir. Aksi iddialar gerçekle uyumlu değildir. Kendine ve kitlelere duyulan güvensizliğin ürünüdür. Bu olumsuz düşünüş tarzı kadro ve ileri militanlar için öldürücü bir virüs gibidir. Bu hastalığa yakalanan herkesin kafası devrimci görevleri yerine getirmek için değil, getirmemek için mazeret üretmeye çalışma noktasına yönelir. Yani görev algısı tersyüz olur. Hal böyle olunca tüm tartışmalarda mazeret söylemleri bıktırıcı bir tarzda tekrarlanıp durulur. Bu hastalığın tedavisi tarihin yaratıcısı olan yığınlara gitmekle mümkün olur. Kitlelere gitmek, kitle çalışmasında derinleşmek aynı zamanda kendi güvensizliklerimizle, yetersizliklerimizle, korkularımızla hesaplaşmaktır. Dahası kendine yeteri kadar güven duymayanlar haklı davalarını özgüvenle savunup bu uğurda mücadele etmeyenler, hangi hakla kitlelerin kendilerine güven duymasını bekleyebilirler? Güvenli bir duruş sergilemek yerine, ilkesiz, güven vermeden uzak bir pratik sergileyenlere kitleler güven duymaz.
Değişim-değiştirme, bilinçli ve örgütlü bir eylemin ürünüyse, bilgilenmede, devrimci dinamizmde, üretme ve yaratma eyleminde geri düzeyde bir şekillenişe ve algıya sahip olan hiçbir kadro ve militan ne bugün karşı karşıya olduğu sorunları doğru bir tarzda kavrayabilir, ne de kitlelerin devrimcilere duyduğu güvensizliği tersine çevirmenin bir öznesi olabilir. Dolayısıyla kadro ve ileri militanlarla, araştırma ve inceleme, devrici militanlık, devrimci sorumluluk vb. konulara dair sürekli bir tartışma yürütmek, bu konulardaki yetersizlikleri giderecek pratikler üzerinde yoğunlaşmak sürecin önemli görevlerinden biridir.
Hiç kuşkusuz tartışmalarda izleyeceğimiz yöntem çok önemlidir. Bu da temenni ve dileklerle değil, sınıf savaşımında, partili yaşamda kendimize, bugün ve geleceğe dair yüklediğimiz misyondan bağımsız değildir. Sözgelimi, yaşanan pratik başarısızlıklardaki payını ortaya koymada uzak duranlar, kendilerini olumsuzluklar üzerinde politika yapmaya yoğunlaştıranlar hangi sorunu çözebilirler? Sorunları çözmek sorumluluk ister. Oysa bu duruşta sorumluluk değil, sorumsuzluk eylemi vardır. Tarihi tecrübeler ışığında şu saptamalarda bulunmak hiç kimseye bir haksızlık yapmayı içermez. Hatalarına karşı samimi, yaşanan her pratik başarısızlıkta önce kendi sorumluluğunu arayan militan, gelişen, parti ve devrim sorunları karşısında kaygı duyan militandır. Görevlendirmelerde bu tür meziyetlere sahip aktivistlere öncelik vermek gerekir. Elbetteki yetersizliklerin kabulü beraberinde kendini aşma eylemini de içermek zorundadır. Diğer bir ifadeyle yanlışın alternatifi olan doğruyu ortaya koymak yetmez. Ortaya konulan doğruyu hayata geçirmek için gösterilen çaba daha da önemlidir. Söylenenin gerçekle uyumlu olup olmadığının mihenk taşı da sosyal pratiğin ta kendisidir. Bu anlamıyla söylemle eylemin uyumu, söylenenin arkasında durma samimiyeti, uygulama cüreti, bizlerin pratiğini değerlendirmede önemli kriterlerdir. Sorgulama gücünden, halkın ve devrimin pratik sorunları karşısındaki duruştan uzak her türlü değerlendirme bilimsel tutumdan uzak subjektif değerlendirmedir. Bu demektir ki; tüm değerlendirmelerimizi pratik görevlerle ilişkilendirmek zorundayız. Dinamizmini önemli oranda kaybetmiş, üretme, ikna gücü sakatlanmış militan bir şekilleniş olabilir mi? Elbette ki olamaz. Ne yazık ki bugün birçok çalışma alanındaki pratik başarısızlıkların temelinde tam da altını çizdiğimiz olumsuzlukların payı vardır. Eğer başarı istiyorsak, öncelikle bu olumsuzlukların aşılması için ortaya bir değişim planı koymamız gerekir.
Kitleden kopuk, militan pratikleri sakatlanmış faaliyetçiler, devrimci çalışma yürüttükleri alanların somut durumunu çözümleme gücünden de yoksun olurlar. Somut durumu çözümlemek, devrimde menfaati olan tüm güçlerle ilişki kuracak temelde pratik adımlar atmakla başlar. Tıpkı meyvenin tadını anlamak için onu değiştirme eylemine girişmek gibi. Bugün işçi sınıfıyla, köylülükle, gençlikle, kadın kitleleri ile pratik olarak ilişki kurmayan, kendiliğinden gelişen eylemlerin içinde yer almayan hangi faaliyetçi bulunduğu çalışma alanında genel söylemlerin sınırını aşan bir çözümleme yapabilir?
Bu nedenle gittiğimiz her alanda daha önceki mücadele deneyimlerini gözden geçirmek, nüfussal planda, kitlelerin eğilimlerinde yaşanan değişimleri, somut talepleri, değişim istemindeki düzeyleri vb. konularda planlı bir çalışma yürütmek ve bu çalışmaları raporlarımıza yansıtarak iradenin bütünüyle paylaşmak oldukça önemlidir. Tüm bu değerlendirmelerin sağlıklı bir temelde olması, hedef kitlemizle bir bağ kurma eylemini gerektirir. Örneğin, geçmişte devrimcilerin etkin olduğu bazı alanlarda ortaya çıkan yozlaşmanın, çürümenin nedenlerini “Tarih boşluk tanımaz” genel söylemleriyle geçiştirmemeliyiz. Bu durumun nedenlerini bilimsel olarak ortaya koyma göreviyle karşı karşıyayız. Çünkü daha derinlere doğru yürümek, gerçeklerle yüzleşmeyi kolaylaştırır.
Hiç şüphesiz sonuçlardan hareketle de olsa, yozlaşmanın ve çürümenin yaydığı kokular giderek daha geniş kesimleri rahatsız ediyor. Tepki alttan alta mayalanıyor. Bu tepkiyi açığa çıkararak, sokaklarda pratik eylemlerle taçlandırmanın koşulları düne oranla bugün daha bir artmış durumda. Bu fırsatlardan en iyi şekilde yararlanmak için öncelikle mevcut duruma itiraz eden en geniş kesimleri ortak harekete geçirecek politikalar üzerinde kafa yormak gerekir. Devrimcilerin, komünistlerin böylesi çalışmalara önayak olması anlaşılır bir durumdur. Ama bu çalışmalarda geniş kitleleri harekete geçirememe, faşist Kemalist diktatörlüğün yaratmış olduğu kirliliğe karşı hesap sorucu bir yönelimin içine sokamama anlaşılmaz bir durumdur. Burada kolay olan dar bir güçle basın açıklaması yapmak veya yürüyüşler düzenlemektir. Zor olan ise, sabırlı ve planlı bir çalışmayla bu politikalardan rahatsızlık duyan geniş kesimleri harekete geçirmektir. Somut duruma göre birinciyi yadsımadan ama daha çok ikinci yol üzerinde yoğunlaşmak esas görevimiz olmalıdır. Yani, semtlerde, mahallelerde, fabrikalarda, köylerde kitlelerle birlikte tartışmalar yürütmek, çözüm yöntemlerini geliştirmek sınıf mücadelesi açısından daha anlamlıdır. Bu tür kitlesel tartışmalarda ortaya belki daha geri eylem biçimleri çıkabilir. Burada önemle görülmesi gereken, kitlesel temelde atılan bu ilk adımların geleceğe dönük içinde barındırdığı potansiyel güçtür. Kitlelerle bu somut sorunlar üzerinde kurduğumuz ilişkidir. (ÖG/2011)
https://www.habersosyalist2.ml/2019/08/kendimize-ve-kitlelerin-gucune.html
 
Üst