Laikliği nasıl bilirsiniz? – Fikret Başkaya

#1
Fikret başkaya yı yeni tanıdım.. 2 aydır falan takip ediyorum.. birebir tanışma fırsatım konuşma fırsatımda oldu.. gayet düşünceleri yakın geldi bana.. yani katı marksist yada kapitalist modernite solundan değil.. sağlam bir abimiz yani. :)

fakat bu yazısında adınlanma ve laiklik konularında pek bizim tarzımızda düşünmüyor gibi.. ve laiklik tanımıda fransız laikliğinden farklı geldi bana..

alttaki öcalanın yazısıda bir o kadar karıştırıyor kafamı.. ve düşündürüyor tabikide.. iki yazıyı yanyana koyunca çok farklı dünyalar çıkıyor ortaya..

"Laiklik ortaçağda Yahudi yapı ustalarının Katolik dünyanın hegemonyasını kırmak için geliştirdikleri bir (Masonik) mezheptir. Her ne kadar pozitif bilimlerle iç içe geliştiği gözlemlense de, Yahudi ideolojisinin Rabbanik unsurunun bir türevi olduğu kuşkusuzdur. Bu husus iyi anlaşılmadan, gerek laiklik gerekse yol açtığı sorunlar anlaşılamaz. En az diğer dinsel gelenekler kadar Rabbanik (Tanrısal; İbranice ‘efendi’ anlamına gelir) unsur taşımaktadır. Fakat bu gerçeğini çok gizli ve özel ambalajlarla inşa etmek durumundadır. Ortaçağ Katolikliğinin amansız baskıları bu tür yöntemler kullanmalarını zorunlu kılmıştır. Hollanda ve İngiliz Devrimleriyle hamle yapan laikler, Fransız Devrimi’nden çok daha büyük kazançlar sağlamışlardır. Ulus-devlet inşası ile birlikte devlet çekirdeğinin ulaşılması, tanınması ve iktidardan düşürülmesi en zor olan kesimi olarak örgütlenmişlerdir. Bu dönemden günümüze kadar bu hâkimiyetlerini sürdürmektedirler. Derin devlet olgusu bir yanıyla da bu gerçeği ifade eder. Dünyada bugün sayıları iki yüzü geçen ulus-devletler laik olduğu kadar Masoniktir. Masonlar kapitalist modernitenin ideolojik hegemonyasının temel gücüdürler. Etkileri küreseldir. Bu konumlarını halen pekiştirerek sürdürmektedirler. Diğer etkili oldukları odaklar medya tekelleri ve üniversite öğretim üyeleri başta olmak üzere dünyanın stratejik gidişatında önemli pay sahibi olan birçok sivil toplum kuruluşudur. ‘Laik dünya’ dedikleri modernitenin akıl hocaları ve denetmenleri konumundadırlar. Dünyevi, seküler dedikleri işlevleri bu kapsamdadır."(Abdullah Öcalan)

http://www.enternasyonalforum.net/arastirma-ve-calisma-gruplari/10831-devlet-din-ve-laiklik.html
mesela bu sayfada tartışmıştık bu konuları.. ama hala kafamda kavramlaştıramadığım noktalarda yok değil.. bu konuyu onun için açtım.. keza aydınlanma pozitivizm ve modernite kavramlarıda aynı şekilde bu yazıda dile getirilmiş.. ve başkaya baya sahiplenmiş bunları.. bu kadar sahiplenmesini anlayamadım gerçekten.. mesela ekim devrimini evet anlarım.. ama fransız ihtilali konuları biraz üzerinde düşünülmesi gereken konular bence.. yani burada sanırsam fikret başkya ilericilik ve gericilik anlamında bu devrimleri ilerici adımlar olarak tanımlıyor.. yani burjuvayada hizmet etse bi ilerici yanı vardır deyip savunuyor gibime geldi..

http://ozguruniversite.org/2016/10/30/laikligi-nasil-bilirsiniz-fikret-baskaya/
Laikliği nasıl bilirsiniz? – Fikret Başkaya

Türkiye’de laiklik, daha çok bir “inanç özgürlüğü” kategorisi olarak anlaşılıyor ve “tartışma onun üzerinden yürütülüyor. Oysa laikliğin gerisinde koskoca bir Aydınlanma ve Modernite devrimi var. Ve modernite, “insanlar bireysel ve kollektif olarak tarihlerini yaparlar”(1) anlamındadır… XVIII. Yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan Aydınlanma [Lumières], insanlık tarihinin en özgürleştirici olayı veya devrimiydi. Modern çağın iki büyük devrimi olan Fransız ve Ekim devrimlerinin gerisindeki bu zihinsel-entelektüel devrim, insanlığın rotasını değiştiren devasa öneme sahip bir kopuştu. Avrupa’nın batısında ortaya çıksa da insanlığın entelektüel birikimin sonucuydu ve evrensel öneme ve değere sahipti. Felsefe, bilim ve sanat alanlarında kafa yoran muhteşem insanlar, artık toplumun eski temeller üzerinde yol alamayacağı sonucuna varmışlar ve bunu yüksek sesle ve cesaretle ilân etmişlerdi… Bundan böyle her şeye yeni bir gözle bakılmalı, her şey yeniden düşünülmeli, yorumlanmalı, anlaşılmalıydı… Söylediklerinin özeti şuydu: Yasalar din kökenli olamamalı ve “kutsalı” tekellerine alan din adamları ve dinî aygıtlar aracılığıyla insanlara empoze edilmemeliydi. İnsan zihni, insan bilinci, sosyal yaşamda dinin diktasından bağımsızlaşmalı, kadınlar ve erkekler kendi kaderini kendileri belirlemeliydi. Tanrısal, kutsal, dinî kökenli yasakların ve kısıtlamaların ötesine geçilmeli, sosyal yaşamda bâtıl itikatlara, akla mugayir şeylere, boş inançlara, hurafelere, vb. itibar edilmemeliydi. İnsanlar sosyal yaşamı özgür iradeleriyle bizzat belirleyip, yönetmeliydi… Netice itibariyle Aydınlanma [Lumières], insanlık tarihinde bir yol ayırımıydı. Devasa sonuçları olan zihinsel-entelektüel bir devrimdi. Bunun anlamı, artık bundan böyle toplumların yeni bir temel üzerinde, yeni bir rotada yoluna devam edeceğiydi…

Başka türlü ifade edersek, Modernite devrimi, insanlar yaşamlarına dair kararlar alabilirler, aldıkları kararları gözden geçirebilirler, değiştirebilirler, bu güne ve geleceğe dair tasavvurlara ve projelere sahip olabilirler, velhasıl tarihi yapabilirler, yapmalıdırlar demeye geliyordu… Eğer politika, alternatiflerin varlığı da demekse, Moderniteyle birlikte politika da potansiyel bir olasılık, bir imkân haline geliyor, önü açılıyordu… Aslında bu insan haysiyetinin ihyası, yeniden tesisi demekti. İşte, eşitlik, özgürlük, kardeşlik [Fraternité] laiklik, sekülarizm ve demokrasi kavramlarını yaratan entelektüel-sosyal geri plan böyleydi… Aydınlanmanın ve Modernitenin bir kavramı olan laiklik, algılama, özümseme ve uygulama düzeyinde çok büyük çeşitlilik gösterdi. Avrupa dışı toplumlarda özellikle Müslüman dünyada laiklik son derecede güdük bir varlığa sahip oldu.

Laiklik, demokrasi ve özgürlüklerin gerçekleşmesinin güvencesidir, olmazsa olmazıdır… Elbette demokrasiyi saptırmanın, özgürlükleri engellemenin yegane yolu dini araçlaştırmaktan, manipüle etmekten geçmiyor. Şimdilerde, özellikle 1980 sonrasının neoliberal küresel gericilik döneminde, halkın tercihlerini ve kararlarını etkisizleştirmenin ‘başka yolları’ da bulunabiliyor… Nitekim, uyduruk governance kavramı etrafında dönen dolaplar tam da onun bir ifadesidir…

Lâkin, insanlığın yeni ufku durumuna gelen modernite, kapitalizm virüsü tarafından zehirlenince, vaadleri de güdükleşmekten kurtulamayacaktı… Kesin olan husus şudur ki, laiklik demokrasinin ve özgürlüğün vazgeçilmezi, olmazsa olmazıdır. Bir rejim laik değilse, orada demokrasiden, özgürlükten söz etmek abestir. Hakan Mertcan’ın, yetkin bir tarzda ortaya koyduğu gibi, laiklik sadece dinin devletten ayrılması da değildir: “Laiklik, siyasal ve dinsel otoritelerin/kurumların birbirinden ayrılıp, birbirine karşı özerklik kazandığı, egemenliğin tanrıya veya daha kapsayıcı bir ifadeyle söylersek, kutsal olana dayandırılmadığı, devletin siyasal örgütlenmesini, hukuk düzenini, herhangi bir eylem ve işlemini kutsal olan ile meşrulaştırmadığı, bununla birlikte de, devlete, hukuk sistemini mutlak olarak dinsel olanla örtüşmeyecek biçimde düzenleme, tamamen dinsel olanın dışında düzenlemeler yapma gibi zorunluluk da yüklemeyen, devleti dinler karşısında tarafsız bir konuma iterek, farklılıkların [değişik inanç gruplarının], hiyerarşik bir derecelendirmeye tabi tutulmadan, eşit koşullar içerisinde bir arada yaşamasının güvencesi olan bir ilkenin adıdır.“(2) Başka türlü söylenirse, laiklik, dinî veya din dışı olsun, herhangi bir kültün tasallutu altına sokulmaması anlamındadır. Dolayısıyla, sadece dini meşruiyetin kaynağı ve referansı olmaktan çıkarmak her zaman yeterli değildir, “seküler” bir kültün meşruluk temeli haline getirilmesi ihtimali de her zaman mevcuttur. Kaldı ki, din de son tahlilde diğerleri gibi bir ideolojidir ve yoruma tabidir… Her ne kadar referansları kutsallığa, ilahi olana, Tanrısala gönderme yapıyor olsa da, yorumu her hâlükârda eti-kemiği olan birileri, bu işin ehli olan insanlar, şimdilerde moda olan tabirle, “konunun uzmanları” tarafından yapılıyor…

Ekseri ileri sürülen bir şey de laikliğin Hristiyanlığa özgü bir şey olduğu saçma düşüncesidir. Oysa, modernite ve aydınlanma insanlığın tamamının entelektüel birikiminin eseridir… Modernitenin ve Aydınlanmanın gerisinde, Batı Avrupalı olmayan İbn-i Rüst, Farabi gibi, Cüppeli şarlatan Ahmet’in kafir ilan ettiği büyük düşünce adamları ve başkaları da elbette vardı. Yukarıda da söylediğimiz gibi, laiklik insanlığın ve uygarlığın ulaştığı aşamanın bir sonucudur. Dolayısıyla evrensel bir istidada ve varlığa sahiptir. Eğer XI. yüzyılda Hristiyan Batı Avrupa’da biri çıkıp laiklikten söz etseydi, öyle bir şeyin mümkün ve gerekli olduğunu iddia etseydi, linç edilmese bile mutlaka başı belaya girerdi. Aynı, İbn-i Rüşt’ün ve diğerlerinin başına gelenler gibi… Kaldı ki, din-devlet ilişkisi tarih boyunca değişkenlik gösterdi, farklı biçimler aldı. Siyaset-din ilişkisi farklılıklar gösterse de din her zaman siyasal iktidarın [egemenliğin] hizmetinde bir ideolojik işlev görmeye devam etti.

Osmanlı İmparatorluğu’nda din [İslam], egemenliğin meşrulaştırıcı ideolojisiydi. İlişkinin yönü siyasetten dine doğruydu. Siyaseti belirleyen din değil, dini araçlaştıran ve ideolojik meşrulaştırmanın hizmetine sokan siyaset erbabıydı. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu bir İslam devleti değil, meşrulaştırıcı ideolojisi İslam olan bir sosyal formasyondu. Aslında Osmanlı İmparatorluğu’nda geçerli sistem de esas itibariyle Bizans’tan iktibas edilmişti. Cumhuriyete geçişle birlikte din-devlet ilişkisi köklü bir değişikliğe uğramadı. İmparatorluk döneminde devlet aygıtının merkezinde yer alan Şeyh-ül İslamlık kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığı adını alarak yoluna devam etti. Oysa laiklik, siyasetin hiç bir dinî işlev üstlenmemesi, dinin de hiç bir politik rol almamasını varsayar. Eğer siyaset dine karışır, ona herhangi bir şekilde müdahale ederse, din de siyasete karışırdı ve başka türlü olması mümkün değildir. Elbette Cumhuriyet döneminde siyasi otoritenin dine yaklaşımı her zaman aynı olmadı ama devlet her zaman dine karıştı. O halde Türkiye’de laiklik pratiğinin aldığı biçim nasıl açıklanabilir? “Türkiye’nin özel şartları” türü uyduruk gerekçeler bir yana bırakılırsa, Türkiye’deki laiklik uygulaması ve din-devlet ilişkisinin aldığı biçim, biri Türkiye’de “sekülerleşmenin” niteliği, diğeri de egemen sınıfların (burjuvazinin) niteliğiyle ilgili olmak üzere, iki temel nedene dayandığını rahatlıkla ifade edebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleştirilen yenilikler, reformlar yeni bir şey yapmanın değil, eskiyi sürdürmenin ve yaşatmanın hizmetindeydi. Oysa modernite ve aydınlanma iki şeyi aşmaya yönelmişti: Geçerli geleneksel kültürle hesaplaşma ve aşma ve “Eski Rejimin [ Ancién Régime] tasfiyesi… Osmanlıda ne geleneksel kültürle cepheden bir hesaplaşma ve aşma girişimi, ne de Eski Rejimin yerine yenisini kurma diye bir şey söz konusu değildi. Tam tersine Osmanlı yenilikçiliği, “kutsal devleti” korumanın ve yaşatmanın hizmetindeydi. Dolayısıyla Türkiye’de bilinen anlamda bir Modernite ve Aydınlanma devrimi hiç bir zaman yaşanmadı. Radikal bir zihinsel-entelektüel kopuş söz konusu olmadı… İmparatorluk varlığını, ancak kolonyalist-emperyalist- kapitalist Batıyla “uyumlanarak” koruyabildi ve belirli bir eşikten sonra da koruyamadı ve çöktü. İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş, Eski rejimden köklü bir kopuş değildi. Aşırı modernlik vurgusuna rağmen, yeni bazı kurumlar, yeni söylemlerle kaldığı yerden yola devam söz konusuydu. Başka türlü söylersek, ulus devletle birlikte kapitalizmle uyumlanmaya kaldığı yerden devam edildi. Türkiye’de dinin devletin göbeğinde yer almasının birinci nedeni, sekülerleşmenin aldığı bu özel biçimin bir sonucuydu.

İkincisi, Türkiye’de güçlü bir burjuva sınıfının yokluğu, “yeni rejimin” kitlelerin bilincine nüfuz edip, yanılsama yaratarak, gönüllü kabullenmeye imkan verecek bir egemen ideoloji yaratamaması, dine yaklaşımı etkiledi. Bir tür hükümet darbesi biçiminde gerçekleşen Cumhuriyete geçişle, toplumsal yapıda bir sarsıntı ve dönüşüm gerçekleşmedi. Taşlar yerinden oynamış değildi… Herkes yerli yerinde kalmıştı. Bilindiği gibi darbeler [coup d’état] daha çok yönetenler katını ilgilendirir ve amaç her zaman mevcut yapıyı takviye etmektir.. Velhasıl değişiklik devlet aygıtı düzeyiyle sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla söylenenin aksine ortada gerçekten ne yeni bir rejim, ne de emekçi toplum sınıfları lehine kayda değer dönüşümler söz konusuydu. Böyle bir durumda rejim ancak resmi ideolojiye dayanarak yönetebilirdi ki, “ısmarlama” üzerine üretilmiş “yapay” resmi ideolojinin kitlelerin bilincine nüfuz edip yanılsama yaratma yeteneği sınırlıydı. Dolayısıyla rejim sadece kendi resmi ideolojisine dayanarak yönetemez durumdaydı. Resmi ideolojinin, dinle yedeklenmesi, yani dinin yardıma çağrılması bu yüzdendir… Aksi halde Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kuruma ve dini duruma göre baskı altına almaya veya 1950’ler sonrasında olduğu gibi manipüle etmeye, önünü açmaya gerek kalmazdı… Aksi halde, şimdilerde nerdeyse toplumun ve tüm devlet kurumların din tarafından kuşatılmasını açıklamak mümkün olmaz.

Osmanlı İmparatorluğu’nda malûm nedenlerden ötürü devlet kutsal sayılırdı. Şaşırtıcı gelebilir ama “modernliğin”, “çağdaşlığın” timsali olarak sunulan Cumhuriyet döneminde devlet daha bir kutsaldı… Hem devletin kutsal sayılması, hem de orada gerçek anlamda bir laiklikten söz edilmesi, kocaman bir çelişkiydi. Zira kutsallık ve laiklik antinomik kavramlardır.

1. Bkz: Samir Amin, Modernite Demokrasi ve Din – Kültüralizmlerin Eleştirisi.

2. Hakan Mertcan, Bitmeyen Kavga Laiklik – Türkiye’de Din-Devlet, Diyanet
 
#2
fakat bu yazısında adınlanma ve laiklik konularında pek bizim tarzımızda düşünmüyor gibi.. ve laiklik tanımıda fransız laikliğinden farklı geldi bana..

alttaki öcalanın yazısıda bir o kadar karıştırıyor kafamı.. ve düşündürüyor tabikide.. iki yazıyı yanyana koyunca çok farklı dünyalar çıkıyor ortaya
..

sevgili dostum.. yazıları öncelikle amaç ve hedef kitle noktsında ele almak gerekir ve yine yazanın yapısı dikkate alınmalıdır.. sonrasında yazı anlatım olarak değerlendirilir..

başkaya.. ne 1923 cumhuriyetini olumlar ne de laik olarak kabul eder.. yazısında zaten net anlatmış.. sanırım senin kafanı karıştıran şey modernite övgüsü..
bu çok doğal.. ister kaba Marksist olsun ister daha geniş düşünen Marksist olsun., hatta bir çok anarşist bile kapitalist moderniteyi över.. o çağlarda bu net bir duruştur.. çünkü yaşanmış bir ortaçağ despotizminden çıkış yaşanmaktadır..

demem o ki., bu anlamda bardağın dolu tarafı ele alınıp övgüler düzülür.. ne bardağın boş tarafına bakılır., yada öylesine eleştiri yapılıp., "ama" ile övgü devam eder.. ne de bardağın dolu tarafındaki sıvının sonradan yarattığı zehirli etkiye değinilir.. hadi o çağda yaşayanlar., öncelerine gelenden dolayı ileriyi göremedi yada o aşamada ehveni şer olarak övdü.. ama sonrasında yaşananlara rağmen hala sahiplenip., övmek başka bir şeydir.. bu anlamda başkaya da kapitalist modernite solundan biridir..


aydınlanma-pozitivizm..; dinci karanlığa karşı ışık olarak sunulur ama özündeki din yanı es geçilir.. tıpkı., protestanizmin Katolik ve ortadoks karanlığına karşı aydınlık ama.. aydınlık!! içindeki karanlık olması gibi..

ampul çıraya göre daha kullanışlı ve önemli bir aydınlık ama yarattığı bağlılıktan dolayı bir başka karanlık.. yani köle olmaktan kurtulan işçi/prolater tanımı gibi zincirsiz köle.. yani daha gizli bir karanlık ve esaret olayı..

elbette.. kime sorsan.. köle mi? kalmak istersin yoksa en azından özgür köle mi?.. yanıtı bellidir.. hatta köylülerin köle halk statüsünden serf statüsüne yükselmesi bile bir devrim ve ilerlemedir..

ücretli kölelik.: bu tanımı böyle kullanmayı bilenler işin kötü yanını vurgular ama iş., köle olmaktan ücretli köle olmaya geçiş konusu olunca başlar sahiplenme ve övgüler..

zamana karşı diye bir film var..
bu filmde ücret yerine yaşam saati alınıyor.. yani ücret yaşam zamanı.. örneğin 8 saatlik iş zamanı sonrasında mesela 1 senelik yaşama hakkı alıyorsun.. diyelim doldu ve ücret alamadın.. küt ölüyorsun.. zenginler binlerce yıl yaşayabiliyor.. çocuk mu? yapacaksın.. en azından 1 yılını satın alacaksın.. çay içiyorsun yaşam zamanından ödüyosun.. ne ka harcama o ka ömürden gidiyor..
böyle bir koşulda yaşadığımızı farzedelim(bence aslında böyle)., zengin birinin işe yarar kölesi olsam.. o zengin kadar yaşarım.. özgür bir işçiye göre avantajlıyım.. :D

balkaya da böyle yapmış.. orta çağ karanlığına karşı bir çıkış olarak selamlamış övüyor..
Oysa laikliğin gerisinde koskoca bir Aydınlanma ve Modernite devrimi var. Ve modernite, “insanlar bireysel ve kollektif olarak tarihlerini yaparlar”(1) anlamındadır
1. Bkz: Samir Amin, Modernite Demokrasi ve Din – Kültüralizmlerin Eleştirisi.
burada ciddi bir demagoji ve çakallık var.. başkaya bunu sık yapar.. bu konuda yalçın küçük-o.müftüoğlu düayendir.. doğruların üzerinden yanlışı kodlama yada cümlelerdeki eleştiren özü onaylayan öz gibi sunma olayı..

alıntı samir amin den ama cımbızlamış.. oysa davemında modernite eleştirisi var.. yani böyle tarif edilir ama. der ve şunu söyler.. Her türlü özgürleştirici tutkudan yoksun söz konusu burjuva aklı, zorunlu olarak güdük, kof, sorumsuz (dolayısıyla etik temelden yoksun) araçlaştırılmış bir akıldır.

insanlık ilerliyor.. ama bunu yapan ne burjuvazi ve değerleri ne de sistemi.. artık orta çağ insanlığa hükmedemiyor., itirazlar değişimi zorluyor.. haliyle değişim zorunlu.. egemenlik(mülkiyetçi) sistemin egemen sınıfları içinden bir kesim bu yeni sürecin başına geçiyor ve değişimi "ilerletiyor".. haliyle mülkiyetçi sistem ve modernitesi değişmiyor işleyişi değişiyor.. samir amin de bunu sorguluyor.. başkaca bir değişim olamaz mı? idi.. illaki kapitalizm ve burjuva mı? gerekli idi? öyle ise bu da ilahi bir gücün kaçınılmaz kadersel işleyişi (üretici güçler tezi) değil mi? yani dinin bir başka biçimi değil mi? der..

Öcalan yazısı bu sürecin(ilerleme-aydınlanma-vs) aslında egemenlerin sistemli ve örgütlü bir işidir gerçekliğine vurgusal bir anlatımdır.. elbette sadece bu yanı ile eleştirmez..
kimse itiraz edemez.. aydınlanma ve pozitivizm süreci prosten hareketi ile iç içedir ve hepsi avrupadaki maroni(Yahudi kökenli hıristiyan) aydınları (fsiyasetci-filozof-din adamı) işidir..
oluşmaya başlayan küresel mali oligarşi denetiminde ticaret burjuvazisi ve manüfaktür sanayi burjuvazisi işbirliğidir..

hanedanların ve dinin gücü ile var olan devletleri borçlandırıp rant elde etmek ve ticaret ile manüfaktüre mali destek sunarak rant elde etmek., artık çok riskli ve masraflı oluyordu.. bu anlamda yeni bir devlet gerekli idi.. yine merkezi egemenlik altında ticaret ve sanayi(manüfaktür) lonca sisteminden ve köle yada serf zanaatkar işçiler varlığından dolayı masraflı idi.. örneğin.. bazı işlerde çocuk işçileri(yetimler) kiliseden alıyorlardı.. yine serf konumundaki zanaatkarların çalışmasında sahibine ek ücret veriliyordu.. vs. vs.
işte bu işleyişin değişmesi olayı toplumun var olan sisteme tepkileri üzerinden yapıldı.. bu değişimin böyle olacağını kadersel-ilahi tarzda sunmak egemenlerin işidir.. üretici güçler tezi de soldan destektir.. yani insanlığın tek akıllıları egemenler de gerisi salak mı?.. da.. tarihsel ilerlemenin önderi ve yaratıcısı olacaklar.. olmakla kalmayacaklar., ezilenlerin kurtuluş felsefesi de onların sayesinde bilincimize girecek..

evet.. aydınlanma-pozitivizm/kapitalist modernite., elbette orta çağa göre ilerlemedir ama bardaktaki zehirli sudur.. başkaca uolu ve sıvısı yok mu? idi sorusu da ancak soruluyor.. :)
 
#3
aynen abi aslında laiklik noktasında evet pekte soru işareti yokmuş kafamda.. asıl sorun kapitalist modernite övvgüsü. bunda netleştim yani.. zaten kapitalis modernite yi öven ve yere göğe sığdıramayan bir kişi onun laiklik kavramına da sıkıca sarılır..
ha eleştirir ha yazar çizer ama her türlü lazımdır ona laiklik..
çünkü seninde sürekli değindiğin bu ilericilik olayı yani aslında yetmez ama evet tarzı yaklaşım sıkıntılı..
mesela sovyetlere bakınca evet anti kapitalistliği bir nevi başardı gibi.. demokratik yanıda kuvvetliydi diğer ülkelere göre bunu reddetmiyoruz amma.. aslında birde o bardağın içindeki sıvının özü var.. asıl önemli olan oydu.. yyani moderniteye kendi tanrılarını yaratarak övgüler sunanlar o sıvının özünü iyi tahlil edemediler.. halada edemiyorlar zaten..
mesela bu konuda gerçekten öcalanın tahlilleri ufuk açıyor ve farklı yönlerden baktırıyor.. aslında işin özünü sorgulatıp hakikati ordan yaydırmaya çalışıyor.. bu tarzını begenmeyen yoktur zaten..
tabi suat abi seninde bu noktada yani sorgulama algılama çözüm geliştirme npktalarında baya katkın olmuştur bana :)

gerçi gene yazıda bize pek bişi bırakmamışssın :) ne varsa demişsin.. iyi etmişssin benimde kafamdaki sorular bir bir yok oluyor.. :)
 
Üst