Murray Bookchin ve Ekoloji

#1
1

Toplumsal ekolojistler ile derin ekolojistlerin ortaklaştıkları nokta, insanın doğaya egemen olduğu anlayışının eleştirisidir. İki düşünce arasındaki temel farklılıklar ise bu tespitin sonrasında kendilerini göstermeye başlar. Derin ekoloji ekolojik krizin kaynağında insan-merkezci düşünceyi görerek, ona alternatif olarak her türün bir değeri olduğu yönündeki biyo-merkezciliği ileri sürerken; toplumsal ekoloji için bu görüş, “doğal evrimi hiçe sayarak evrim sürecinde farklılaşmaların oluşturduğu çeşitliliği bir gelişim süreci olarak görmekten uzak” bir kavrayışa işaret etmektedir.Zira bu görüş, insanın doğal evrim içinde gelişen sinir sistemininsayesinde çevresini ve kendisini değiştirme kapasitesine sahip olduğunu yadsımaktadır. Ayrıca toplumsal ekolojiye göre, bu görüş, insanlar arasındaki ilişki biçimlerinin doğaya yansıtıldığı gerçeğini göz ardı etmektedir.(1) Böyle bakıldığında, toplumsal ek olojinin insan-insan ilişkisi içinde tespit ettiği sorun alanı insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisidir. Bu kapsamda toplumsal ekoloji, tekil bir varlık olarak görülemeyecek insanın oluşturduğu toplumsal ilişki biçimlerinin analizini ön plana çıkarmakta ve bu analizin eleştirisinden hareketle ekolojik bir toplumun olanaklarını formüle etme iddiasını taşımaktadır.


Toplumsal ekolojinin ekolojik krizin kaynağına yerleştirdiği tahakküm ilişkilerinin çözümlemesini yapan ve aynı zamanda pratiğinin örgütlenmesinde etkili olan isim Murray Bookchin’dir. ABD’deki Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün kurucusu olan Bookchin, toplumsal ekolojinin sadece teorisini değil, pratiğini de belirleyen bir düşünür olarak değerlendirilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda vefat eden Murray Bookchin, ABD’deki komünist hareketten troçkist harekete, oradan da liberter anarşist harekete kadar birçok toplumsal muhalefet hareketinin içinde yer almıştır.1950’li yıllarda ise çevre sorunları ile ilgilenmeye başlayan Bookchin, 1964 yılında yazdığı Ekoloji ve Devrimci Düşünce isimli makalesinde, ilk kez toplumsal ekoloji kavramını kullanmıştır. Bookchin, toplumsal ekolojinin felsefesini ve pratiğini ortaya koymaya başladığı bu yıllardan günümüze kadar gelen süreçte, birçok makale ve kitap yazarak toplumsal ekoloji hareketinin düşünce sistematiğini belirginleştirmiştir.


Toplumsal ekolojinin teori ve pratiği üzerine çok sayıda eser kaleme alan Bookchin’in görüşlerini incelerken, onun, Bakunin, Hegel, Marx, Kropotkin gibi birçok siyasal kuramcıdan etkilendiğini gözlemlemek mümkündür. Bookchin’in ekolojik krizin kaynağına toplumsal yaşamı konumlandırmış olması, görüşlerinin geri planına toplumsal yaşamın nasıl analiz edilmesi gerektiğine dair felsefi açılımlar yerleştirmesini de zorunlu hale getirmiştir. Dolayısıyla, Bookchin’in, büyük ölçüde etkilendiği bahsi geçen düşünürlerin eleştirisinden hareketle kendi toplumsal analizi için yeni bir felsefe geliştirmeye çalıştığını ileri sürmek mümkündür.

BOOKCHİN’İN DÜŞÜNCE SETİNDE DOĞA VE TOPLUM

Bookchin, modern düşünüş tarzlarının, var olan her şey olarak doğa, ihtimamlı bir ana olarak doğa, madde ve hareket olarak doğa, ya da mevsimsel döngülere dayanan süreç olarak doğa formülasyonlarının doğayı tanımlamak için yeterli olmadığı görüşündedir.(2) Ona göre doğa, cansızdan canlıya ve nihayet toplumsal olana doğru birikerek çoğalan evrimsel bir süreçtir.(3) Bu tanımdan yola çıkan Bookchin, insanı, toplum oluşturma becerisiyle ve aslında, bu becerinin altında yatan yeti olarak akıl ve istence sahip olmasıyla(4) hayvan ve bitkilerden ayırır. Böylece, insan ve insan olmayanları birbirlerinden ayıran özellik, insanların toplumlar; diğer varlıkların ise topluluklar oluşturmaları olarak karşımıza çıkar. İnsan toplumlarını eşsiz topluluklar yapan ve onları diğer tür topluluklarından ayıran ölçüt, onların “yaşam araçlarını korumada açıkça belirlenmiş sorumluluk, birlik ve kişisel ilişki biçimleri çerçevesinde genellikle son derece katı bir şekilde yapılanmış, kurumsallaşmış topluluklar olmalarıdır.”(5)


İnsanların oluşturduğu kurumsallaşmış topluluklar olarak toplum, doğanın dışında bir oluşum olarak kavranamayacağından, Bookchin, toplumu ikinci doğa olarak formüle eder. Zira insan diğer varlıklardan farklı olarak doğal dünyadan kendine eşsiz bir toplumsal düzen geliştirmiştir.Bu bağlamda, Bookchin’in düşünce setinde, birinci doğa doğal dünyanın, özellikle de organik dünyanın birikimsel evrimini açıklamak için kullanılırken; ikinci doğa, toplumun evrimi anlamına gelir ve bu iki doğa karşılıklı etkileşim halindedirler.(6) Bu etkileşim, kendisini hem birinci doğada hem de ikinci doğada gösterir. Böylelikle, insanı diğer varlıklardan ayıran ölçüt olarak, kurumsallaşma tek başına toplumsalın yani insanın oluşturduğu ikinci doğanın bir özelliği olarak kavranamaz.(7) Bookchin’e göre toplumsal tarihin inşasında doğal tarihin rolü, “karmaşık dinamik ekosistemler biçiminde, giderek karmaşıklaşan kendi gelişiminin bir aşamasından diğerine ortaya çıkan etkin, somut ve varoluşsal” olmasıdır.


Bookchin, toplumsal yaşam ile doğal tarih arasında tanımladığı bağımlılık ilişkisinin bir başka unsuru olarak da akıl ile doğal evrim arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Ona göre, toplum tarafından koşullandırılış olmasına ya da toplumsal evrim tarafından zenginleştirilmesine rağmen, insanın düşüncesi de doğal bir süreçtir. Dolayısıyla, “akıl da doğal dünya içinde kendi evrimsel tarihine sahiptir ve yaşam biçimlerinin daha etkin ve esnek olarak işlev görme sinirsel kapasiteleri artarken, yaşamın kendisi de kendisinin farkında olmaya ve kendiliğinden etkinliğe yol açan yeni evrimsel doğrultular yaratır.”(8) Ne var ki, Bookchin, akıl ve doğa arasında kurulan bu bağlantının, modern batı düşüncesinin epistemolojisi ile anlaşılamayacağını iddia eder.(9) Bu iddianın altında yatan düşünce ise, modern batı düşüncesinin uzun bir toplumsal tarihin bilgili sonundan bakarak epistemolojisini oluşturmuş olmasıdır. Bu tarihin başından bakıldığında, aklın toplumsal ve doğal evrimin bir sonucu olarak geliştiğini gözlemlemek mümkündür.


Bu çerçevede, Bookchin, kendisinin karşılıklı etkileşim olarak tarif ettiği evrimsel sürecin bir zorunluluk alanı olarak tarif edilmesine kesin bir biçimde karşı çıkar ve Batı düşüncesini bu bağlamda eleştirir. Ona göre, Batı düşüncesinin en değişmez fikirleri, doğanın acımasız bir zorunluluk bölgesi olarak algılanması ve onun amansız bir yasaya uygunluk ve yükümlülük alanı olarak görülmesidir.(10) Doğanın bir zorunluluk alanı olarak görülmesi ya insanlığın ‘doğal yasa’ diktasına teslim olması; ya da, doğadaki bu zorunluluk alanının fethedilerek, özgürlük alanına dönüştürülmesi düşüncesini beraberinde getirir.


Bu düşüncelerden ilkine derin ekolojinin, ikincisine ise Marksist düşünce setlerinin temelinde rastlanır. Oysa Bookchin’e göre Mekanist düşüncenin yarattığı toplum ve doğa arasındaki ikiliğin aşılması, bu ikiliğin bir öğesinin diğerine indirgenmesi ile mümkün olamayacaktır. Doğayı bir zorunluluk alanı olarak tarif eden hem Marksistler, hem de derin ekolojistler bu ikiliği aşmak için bu indirgemeyi kullanmaktadır. Derin ekoloji, doğayı öne çıkarırken, Marksistler, toplumu öne çıkarmaktadırlar. Bu noktada, Bookchin’in derin ekolojiye yönelik eleştirilerinden biri daha kendini gösterir: ona göre, Derin ekoloji, aşmayı hedeflediği ikiliği yeniden üretmektedir.


Doğanın zorunluluk alanı olarak görülmesinin yarattığı bir başka sorun da, doğanın ve toplumun evrimsel gelişimlerinin yarattığı potansiyellerin göz ardı edilmesidir. Bir zorunluluk alanı olarak doğa formülasyonu, ona hakim olma ile ona uyum gösterme seçeneklerini zorunlu seçenekler olarak ortaya koyar.

Bookchin’e göre, zorunluluk alanı ile özgürlük alanı arasındaki ayrım, hakimiyet ve sömürü ile birlikte ortaya çıkan bir toplumsal ideolojiden kaynaklanır.(11) Bookchin’in bakış açısından yaklaşıldığında, Yazı-öncesi toplumlar için böyle bir ayrım hiçbir zaman geçerli olmamıştır. Onlar doğayla boğuşmamış; aksine “yavaş ve sabırlı törenleri ile doğanın gönlünü alarak uyum içinde yaşamışlardır.”

Doğa ve toplum ikiliğini aşmanın yolu, birine ağırlık vermekten vazgeçerek,bütünselliklerinin kavranmasından geçmektedir.(12) Bütünsellik düşüncesinin beraberinde getirdiği totaliterlik çağrışımlarını engellemek için Bookchin bütünselliği, değişmez bir türdeşlik olarak değil; aksine çeşitliliğin dinamik birliği olarak tanımlamaktadır. İşte, bu çerçevede, Bookchin’in, “doğada, denge ve uyuma sürekli değişen farklılaşma sürekli genişleyen çeşitlilikle ulaşılır” düşüncesinden hareketle, toplumsal ekoloji, bütünselliği yadsımadan toplumsal olan ile ekolojik olanı birleştirecek bir etiğin inşası peşinde koşmaktadır.(13)
 
Son düzenleme:
#2
2
DİYALEKTİK DOĞACILIK

Önceki kısımdaki görüşlerine istinaden, ekolojik krizin çözülmesinde radikal bir toplumsal değişim hedefleyen Bookchin, bu değişimin olanaklarını açığa çıkaracak bir felsefenin inşası doğrultusunda çaba harcamıştır. Bookchin’in geliştirdiği diyalektik doğalcılık düşüncesi, toplumsal ve doğal tarihin karşılıklı etkileşim halindeki evrimlerinin incelenmesinin anahtarı olarak değerlendirilebilir. Boockchin’in sunduğu bu anahtar, aynı zamanda, toplumsal ekolojinin düşünsel hattında ekolojik krizin kaynaklarının nasıl formüle edildiğini de açığa çıkarır. Bir başka deyişle, toplumsal ekoloji yaslandığı diyalektik doğalcılık düşüncesiyle, doğa ve toplum arasındaki ikiliği aşan bir toplumun ipuçlarını yakalama iddiasındadır. Bookchin, doğa ve toplum kavramlarını formüle ediş şeklinden de sezinlenebilen diyalektik düşünümünü, günümüzün hakim akıl anlayışını karşılamak üzere kullandığı uzlaşımsal akıl kavramsallaştırmasının eleştirisini yaparak açıklamaya çalışır. Ona göre, bir görüngünün sadece kendisi olabileceği ve olduğundan başka bir şey olamayacağı ilkesine dayanan uzlaşımsal akıl, “kesin olarak tanımlanmış görüngülerin içsel tutarlılığına ve uygulanabilirliğine bağlıdır.” Uzlaşımsal akıl, “durağan olarak algıladığı görüngüye, çözümlemeci amaçlar açısından değişmez, kesin sınırlarla yoğunlaşmaktadır.” Dolayısıyla, uzlaşımsal akıl, olma süreçlerini ve gelişim evresindeki potansiyellerin nasıl yapılandırılabileceğini incelemez. Buna karşılık, diyalektik akıl, bir görüngünün olduğundan başka bir şey de olabileceğini öngörmesiyle, gerçekliğin gelişimsel doğasını incelemektedir. Böylece diyalektik aklın, bir kendiliğin sadece belirli bir anda nasıl örgütlendiğini değil, özdeşliğini korurken bile, bu gelişme düzeyinin ötesine geçmek ve olduğundan başka bir şey olmak için nasıl bir hatta yürüdüğünü kavrama iddiasına sahip olduğu belirginleşir…

Ne var ki, bu görüşleri ile Hegelyen bir diyalektik öngörüye sahip görünen Bookchin, Hegel’in mutlak idealizmini ve evrensel bir Tin (Geist) fikrini reddetmenin (gerekli ve) mümkün olduğu görüşündedir. Benzer biçimde, kaba bir diyalektik maddecilik oluşturmakla itham ettiği Engels ise, ona göre, on dokuzuncu yüzyıl fiziğinin öncüllerine benzeyen doğal yasalarla diyalektik aklı harmanlamaktan ileri gidememiştir. Oysa, Bookchin’e göre, gerekli olan, diyalektik akıl biçimini, “Hegel’in göksel temelde karşı-doğalcı diyalektik idealizminden ve Ortodoks Marksistlerin cansız, bilimsel diyalektik maddeciliğinden” sıyırmaktır.Bookchin, işte bu gereklilikle yüzleşmek için diyalektik doğalcılık düşüncesini formüle etmeye yönelmiştir.

Diyalektik doğalcı düşünce, yukarıda ima edildiği üzere, Hegel’in geliştirdiği diyalektik düşünceden farklı olarak, “bütün” ve “bir” mutlakta son bulmaz; aksine tüm doğaüstü açıklamaları ortadan kaldıracak şekilde, sonluluk ve çelişmeyi kendi gelişimleri içinde potansiyellerini göz ardı etmeden doğal olarak görmeyi beraberinde getirir.Başka bir ifadeyle, diyalektik aklın görüngüleri ve şeyleri kavrayış şekli, çelişki ve sonluluğu açıklama noktasında, onların doğal oldukları ve içlerinde farklı potansiyelleri barındırdıklarını gözetmeyi içerir.


Bu kavrayışa istinaden, diyalektik doğalcılık düşüncesi, toplumsal ve doğal evrim süreçlerinin anlaşılmasında önemli açılımlar sağlamaktadır. Buna göre, toplum ve doğa arasındaki karşılıklı etkileşim ve evrimsel gelişim aşamaları da diyalektik doğalcılığın ayaklarından birini oluşturur. Aristoteles ve Hegel’in düşünce setinden diyalektik doğalcılığı ayıran özellik de bu noktada kendini gösterir. Hem Aristoteles, hem de Hegel, doğayı bir scala naturae (varlık merdiveni) olarak değerlendirmekteyken, diyalektik doğalcılık, doğanın evrimsel bir gelişimin içinde bir süreklilik olduğu iddiasını ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle dile getirildiğinde, diyalektik doğalcılığa göre, “hem geçmiş hem de gelecek, şu anı da kapsayan birikimsel, mantıksal ve nesnel bir sürekliliğin parçalarıdır.”Bu bağlamda, diyalektik doğalcılık doğal görüngüleri belirleyen olumsallığı, kendiliğindenliği açığa çıkarıp, olanın ötesinde, olması gerekeni de deşifre etmek ister; gerçekliğin sınırlarını, onu doğrudan yaşamış bugünün ötesine genişletmeye çalışır. Başka türlü söylendiğinde, gerçekliği varoluşsal bir süreklilik olarak algılamayı salık vererek, güncelin ötesine geçme hedefine imkan sağlayan diyalektik doğalcılık düşüncesi, etik için nesnel bir çerçeve oluşturmaya hizmet eder.Böylelikle, olması gerekeni formüle edebilen düşünüş şekli, olanı yargılayacak argümanlara da sahip olacaktır ki bu Bookchin’e göre, etiğin bizatihi ölçütüdür. Bu noktada, Bookchin’in üzerindeki Kropotkin etkisi kendisini hissettirir. Bookchin de, Kropotkin’e benzer bir şekilde, etiği, sadece kişisel beğeniler ve değerler sorunu olarak değil; kendini gerçekleştirmenin nesnel standardı olarak doğaya içkin bir şekilde kavramaktadır. (14)

Hem olanın hem de olması gerekenin incelenmesinin anahtarı olarak diyalektik doğalcılık, toplumsal ekolojinin felsefesini oluşturmasının yanı sıra, Bookchin’in ekolojik bir toplumun olanaklarını açığa çıkarmak için yaptığı tarihsel incelemelerinin de düşünsel zeminidir. Toplumsal ekolojinin düşünsel kaynaklarından bir diğerini de bu çerçevede, Bookchin’in yapmış olduğu bu tarihsel analiz oluşturmaktadır. Bookchin’in, yaptığı analizlerden konumuz açısından ilk elde önem arz edeni, ekolojik krizin temeline yerleştirdiği hiyerarşinin ortaya çıkışı olacaktır.


EKOLOJİK KRİZİN KAYNAĞI OLARAK HİYERARŞİ


Bookchin’e göre, “bugünkü insanlık durumunu derinden değiştirebilecek toplumsal olanakların önünü açan ya da engelleyen, teknikten çok kültür, emekten çok bilinç, sınıflardan çok hiyerarşi” olmuştur.(15) Bu bağlamda, Bookchin, hiyerarşi temelli bir analizin, sınıf analizini yadsımayacağını, aksine onu kapsadığını iddia eder.(16) Zira ona göre, hiyerarşinin doğa toplum ikiliğinin temelinde yer almaktadır.

Marksizm ve anarşizm, hiyerarşiyi göz ardı edip, sınıfları ya da devleti ön plana çıkardıkları için vaat ettikleri devrimi gerçekleştirememişlerdir.(17) Bu kısımda, Bookchin’in, toplumsal ekolojinin ekolojik krizin önüne geçmek amacıyla formüle ettiği ilke ve önerilere ilham veren bu görüşlerini açımlamak amacıyla, öncelikle organik toplumlarda hiyerarşinin ortaya çıkış serüveni Bookchin’in kaleminden izlenecek; ardından, hiyerarşinin sınıflı toplumlarda kendisini belirginleştirdiği hali ve bu hale geçişi, Bookchin’in nasıl formüle ettiği üzerinde durulacaktır.

ORGANİK TOPLUMLAR VE HİYERARŞİNİN ORTAYA ÇIKIŞI


Bookchin’in, ekolojik krizin temel kaynağı olarak formüle ettiği hiyerarşi, aslında doğa toplum ikiliğini yaratan bir unsur olarak kendini gösterir. Bookchin, ikinci doğaya özgü bir özellik olarak formüle ettiği hiyerarşinin, yazı-öncesi toplumlara tamamen yabancı bir kavram olduğu iddiasındadır. Benzer biçimde, insanın doğayı tahakküm altına alması da, yazı öncesi toplumlarda rastlamayan bir özelliktir. Zira, Bookchin’e göre, organik toplumlar, dünyayı, her biri birlik ve uyum için vazgeçilmez olan çok sayıda farklı parçanın bir bileşimi olarak algılamaktadır. Dünyanın bu biçimde kavranması, organik toplumlardaki doğa ve toplum algılarını da şekillendirmiştir.

Organik toplumlarda, doğa yalnızca içinde yaşanılan mekan değildir, onların gözünden doğa “kehanetleri ile bilgi veren, kamuflajıyla güvenliğini sağlayan, kırık dallar ve ayak izleriyle sır veren mesajlar bırakan, rüzgarın sesinden uyarılar fısıldayan onu bitki ve hayvanda armağanlarıyla besleyen ve sayısız işlevi ve öğütleri topluluğun haklar ve ödevler ağına alınan bir katılımcıdır.” Doğanın topluluğun katılımcı bir parçası olarak görülmesi, doğanın toplumsallığının da göstergesidir.Doğanın toplumsallığını, organik toplumların dillerinde arayan Bookchin bu konuda organik toplumlarda, tahakkümün olmadığı yönündeki kanıyı pekiştiren örneklerden bahseder. Bookchin, eşitlik, özgürlük gibi kavramların bu dillerde karşılıklarının bulunmaması ve bu toplumlarda eşit olmayan ve özgür olmayanın tanımlanamaz oluşuna dayanarak, bu toplumların bu kavramlara ihtiyaç duymadığına işareti eder. Benzer bir şekilde, organik toplumlarda, modern dillerde baskıyı ifade eden kelimeler, dayanışmayı ifade etmek için kullanılmıştır. Bookchin’in bu konuya dair verdiği ilgi çekici örneklerden biri şefin halkını yönetmediği, onlarla birlikte durduğu örneğidir.Ne var ki, Bookchin’e göre, hiyerarşi bir biçimde organik toplumlarda söz konusu olabilmiştir. Bunun nasıl meydana geldiği üzerine araştırmalarını yoğunlaştıran Bookchin, organik toplumların işbölümünün cinsel kriterlerce oluşturulduğunu, türdeş olmayan, evlilik bağıyla bağlı ailelerle, doğrudan birbirleriyle kan bağıyla bağlı aileler gibi birbirlerine yardım etmeleri zorunlu ailelerden oluştuğu yönünde bir tanımlamaya girişir. İşbölümünün cinselliğe göre belirlenmesi, yavaş yavaş erkeğin üstlendiği görevlerle bağlantılı bir şekilde, erkeğin üstünlüğünün belirgin olduğu toplumları ortaya çıkarmıştır. Bu noktada Bookchin, bugüne değin yapılan birçok antropolojik çalışmada, bu durumun temel nedeni olarak erkeğin fiziksel olarak daha güçlü olması, ya da kadınların soyut düşünceye yatkın olmamaları gibi açıklamaları eleştirmekte ve bunu kadına yönelik erkek önyargılarına bağlamaktadır. Ona göre, kadın ile erkek arasında işbölümü ayırımının temelinde, insan türünün yavrularının daha fazla ilgiye ihtiyaç duyması, bu ilginin yavruya en yakın anne tarafından sağlanması yatmaktadır. Bookchin, cinse dayalı işbölümünün, hiyerarşinin ortaya çıkışındaki etkisini, erkeğin, sivil alanının genişlemesiyle açıklar.(18)

Buna göre, kadın yavrusuyla birlikte ev yaşamı ile ilgilenirken erkek, dışarıda kendine ait başka bir alana sahiptir. Hiyerarşinin ortayaçıkışında bu sivil alan önem kazanacaktır. Diğer yandan, Bookchin, hiyerarşinin ortaya çıkışında, cinsler arası ekonomik işbirliğine nazaran, yaşlıların ayrıcalıklı konumlarının etkisini de öne çıkarır. Bookchin’in bu noktayı açıklamak üzere öne sürdüğü sebeplerden ilki, cinse dayalı ekonomik işbölümünün birbirini tamamlamasına karşılık, yaşlı ile gencin birbirini tamamlayamayacağıdır. Bu konuya ilişkin öne sürdüğü ikinci sebep ise, yaşlıların topluluğun en vazgeçilebilir üyeleri olması ve dolayısıyla yaşlıların yaşamında her zaman bir güvensizliğin gözlemlenebilir oluşudur. Bookchin’in öne sürdüğü bir başka sebep ise, organik toplumların yazı öncesi toplumlar olmaları, dolayısıyla bu toplumlarda tarihsel birikim, atalık bağları, ritüeller ve hayatta kalma tekniklerinin yaşlılar aracılığıyla aktarılıyor olmasıdır.(19)


Hiyerarşinin ortaya çıkışının temel sebebi olan yaşlılar, topluluktaki yerlerini korumak için, bilgi birikimini kullanmaları, daha sonrasında, Batı uygarlığının baskıcı akıl tarzının tohumlarını taşır. Ona göre, “bu akılcılık, cinsel işbölümüne bağlı olarak erkeğin alanı haline gelmiş sivil alanı ev içi alanın karşısına yerleştirerek toplumsal iktidarın kurumsallaşmasının yolunu açmaktadır.” Tüm bunlara ek olarak, yaşlıların toplulukta işgal ettikleri bilgelik konumu zaman içinde, şamanın büyüleriyle doğaya müdahale etmeye başlamasına dönüşür. Böylece, topluluğun doğa ile kurduğu bütünlük ilişkisindeki ilk yarılma kendini gösterir. Şamanın yaptığı büyülerin etkilerinden doğrudan sorumlu tutulması, onu, iktidarını topluluğun tamamı ile değil, ayrıcalıklı bir grup ile paylaşarak pekiştirmeye iter. Böylece ikinci doğanın evriminde kilit bir önem arzeden hiyerarşi toplumsal yaşamın bir parçası olarak kendini göstermeye başlar. Bu süreç ise, insanın doğayı tahakkümü maltına almasıyla zirvesine ulaşacaktır.


HİYERARŞİK TOPLUMLARDAN SINIFLI TOPLUMLARA

Bookchin’in tarihsel analizinde, hiyerarşik toplumlardan sınıflı toplumlara geçiş, maddi ve öznel düzeyler olmak üzere iki düzeyde gerçekleşmektedir. Maddi kayma, şehrin, devletin, otoriter bir tekniğin ve örgütlü bir piyasa ekonomisinin gelişimiyle kendini gösterirken, öznel kaymalar baskıcı değerler etrafında kendini gösterir.3 Hiyerarşi bir kez ortaya çıktıktan sonra, Bookchin’in öznel düzey olarak adlandırdığı hakimiyet epistemolojilerinin gelişmesiyle kurumsallaşır. Bookchin’e göre, hiyerarşik toplumdan sınıflı topluma geçişin iki düzeyinden biri olarak formüle edilen maddi düzeyde şehrin ortaya çıkışı özellikle belirleyici
olmuştur.Kentler, kan yemini ile birbiriyle ve doğa ile bağımlı ilişkilerin yerine, toprağa bağlı ve zaman içerisinde ekonomik çıkarların atalık özelliklerinin yerini alacağı mekanlar olarak ortaya çıkmıştır. Bookchin, kentlerin ortaya çıkışını incelerken, Çatalhöyük üzerine yapılan araştırmaların bulguları ile paralel ancak yaygın düşünüş şeklinden farklı olarak, kentlerin maddi bolluğun zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmadıklarını, dinsel bir kökene sahip olduklarına işaret eder.(20) Bu perspektiften bakıldığında, kentin ilk habercisi pazaryeri değil, sonradan tapınakla çevrilecek olan mezar yerleridir.


Bookchin kentlerin ortaya çıkışının önemli etkiler yarattığını ileri sürer: Kentin yarattığı geniş toplumsal düzenleme, beraberinde kabile ve erken dönem köy yaşamının derinlerinde yatan kimi önemli özelliklerin terk edilmesini getirdi. Toprağın ve doğal kaynakların ortak mülkiyetinin yerini özel mülkiyet aldı. Bu kaynakların mülkiyetine dayalı ve işlenmesine dayalı kategoriler olarak sınıflar, statüye dayalı geleneksel hiyerarşilerin içinden çıkarak ekonomik hiyerarşiler biçimini aldılar; böylece kölelerle efendiler, Roma özelinde pleblerle particiler, serflerle lordlar ve son olarak da proleterle kapitalistler karşı karşıya geldiler. Bu çerçevede, Bookchin’in, sınıflı toplumlara geçişin ikinci düzeyi olarak değerlendirdiği öznel düzey, bir başka ifadeyle hakimiyet epistemolojilerinin gelişiminin başlangıcında, baskıcı aklın hakimiyetini görmesi şaşırtıcı değildir. Ona göre, baskıcı akılcılığın hakimiyeti, organik toplumlarda şamanın etkisi ile kötü niyetli ruhların esrarlı işleri olarak görülen felaketlerin, topluluğun günahları için verilen cezalara dönüştürülmesi ile kendini gösterir. Bu dönüşüme paralel bir diğer dönüşüm ise, topluluğun bir parçası olarak görülen doğa yerine cezalandırıcı bir doğa kavrayışının belirmesi ile söz konusu olur. Bookchin, bu noktada, topluluğun doğa ile kurduğu bütünlük ilişkisinde bir yarılma ortaya çıktığını iddia eder. Bu yarılmanın mekanı olarak şehir ise, kutsal alan ile doğal dünya arasındaki sınırın çizilmesi açısından belirleyici bir rol oynamıştır.Bir zamanlar herkese açık topluluk toprakları ve ürünleri, ruhani birlik (şaman) aracılığıyla isteklerini, ihtiyaçlarını ve emirlerini bildiren doğaüstü bir tanrının ihsanları olarak görülmeye başlanmıştır. Doğa ile doğaüstü arasında yaratılan bu ayrımla ruhani birlik, sınıfa dönüşür.Bunların yanında, hiyerarşik toplumlardan sınıflı toplumlara geçişte, tekniğin oynadığı rolünün de yadsınamayacağı görüşündedir. Ne var ki, teknolojik gelişmelerin etkisinin öznel alandaki değişiklikler kadar zorlayıcı bulmamaktadır. Ona göre, bu teknolojiler, maddi yaşamın düzenlenmesinde başat bir rol oynamakla beraber öznel alandaki değişim, toplumsal yaşamın doğrudan karın maksimizasyonu üzerinden örgütlenmesi üzerinde daha çok etkili olmuştur. Bookchin için teknik de, toplum gibi zaman içinde farklı anlamlar kazanan bir kavramdır. Helenik toplumda tekniğin bütünsel bir anlam taşıdığı, toplumsal etiğin ve politik yapıların da tekniğin bir bileşeni sayıldığı düşüncesinden hareketle Bookchin, kapitalist toplumlar için tekniğin taşıdığı anlamın doğa üzerindeki yıkıcı etkisini hakimiyet epistemolojilerine borçlu olduğu düşüncesindedir. Dolayısıyla toplumsal yaşamın içinde farklı anlamlar kazanan tekniğin geliştirilmesi, insan doğa arasında kurulan ilişkide verili bir yarılmanın değil, toplumsal yaşamın örgütleniş şekillerine içkin bir ayrımın sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda, yeniden toplumsal ekolojinin ekolojik krizin kaynağına yerleştirdiği hiyerarşinin en kristalize olmuş temel kaynak olarak kendini gösterdiğini söylemek mümkündür. Zira tekniğin nasıl bir anlamı ve kullanım kazanacağı da toplumsal yaşamın içinde belirginleşen kurumlarla birlikte anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla, Bookchin’e göre, kapitalist toplumun, insanlığın ruhsal donanımının bir parçası haline getirdiği yarışmacı zihniyetin ellerinde olan teknik, doğa üzerinde yıkıcı bir etki yaratmaktan öteye gidememiştir. Bookchin’in sınıflı toplumların bir hali olarak tasarladığı kapitalizm, ona göre, kendisinden önceki doğa toplum ayrımını sadece onaylamakla kalmamış, aynı zamanda doğanın talanını toplumun temel yasası haline getirmiştir(21)


Bookchin kapitalizmin öznel düzey üzerindeki etkisini şu şekilde özetler. :

“tarihte ilk defa rekabete “sağlıklı”, ticarete “serbest”, bir şey olarak bakılıyor, biriktirme “tutumluluğun”, bencillik ise kamu yararının hizmetinde olan “gizli bir el” gibi işleyen öz çıkarın belirtisi sayılıyordu. “Sağlık”, “serbestlik”, “tutumluluk” ve “kamu yararı” kavramları yalnızca doğanın değil, insanın da sınırsız bir yayılmaya ve sorumsuz yağmaya maruz bırakılmasının bahanesi oldular.”(22) Bookchin, yaşamın devamı için kapitalizm ve tahakkümün sona erdirilmesinin elzem olduğu görüşündedir.341 Bu noktada, böyle bir sona erdirişe yetkin bir insan formülasyonuna sahip olduğunun altını çizmek üzere, tarihsel perspektifi ve diyalektik doğalcılığı bir arada ele alındığında, onun tarihi, sadece tahakkümün mirası üzerinden değerlendirmediği de vurgulanmalıdır. Onun perspektifinden yaklaşıldığında, tarih tahakküm mirasını içerdiği gibi, özgürlük mirasını da içermektedir. Örneğin, kentlerin aynı zamanda organik toplumlardan farklı olarak yabancıların dahil olabilecekleri alanları oluşturmaları, Bookchin’in kavramsallaştırmasında toplumsal evrimin analizinin tahakkümün mirasını içerdiği kadar özgürlüğün mirasını da içerdiğinin kanıtıdır. Bu mirasın kendini ortaya koyabilmesi ise, ancak, toplumsal kurumların yaratıcısı insan türünün geliştireceği yeni bir ekolojik toplum ile mümkün olacaktır. Bookchin’in tahayyülünün dış hatlarını belirlediği bu ekolojik toplumun ilkelerini, geçmişin özgürlük mirasını göz önüne alarak belirlemek ise toplumsal ekolojinin hedefi olarak karşımıza çıkacaktır. Bu çerçevede, toplumsal ekoloji hareketinin ekolojik krizin kaynaklarına ilişkin geliştirdiği analizler ekseninde belirlediği ilke ve öneriler üzerinde durmak yararlı olacaktır.
 
Son düzenleme:
#3
3
Toplumsal Ekolojinin İlke ve Önerileri

Bookchin’in, yazı-öncesi, cinsiyet ayrımına ve yaşlılar hiyerarşisine yaslanan hiyerarşi ve tahakküm süreçlerini formüle etme biçimi, toplumsal ekolojinin kendi kökenini, “insanlığın (başlangıçtaki) kendi toplumsallığının farkındalığında”(23)lığına dayandırmasına zemin hazırlamıştır. Bu zemin üzerine inşa edilen toplumsal ekoloji için çağımızda toplumsal değişim bir tercih değil; bir zorunluluk olarak kendini göstermektedir. Toplumsal ekolojinin bakış açısından bakıldığında, yeni bir ekolojik toplumun inşasını oluşturacak ilkeler, köklü bir toplumsal değişimi hedeflemelidir. Bu bağlamda, bu toplumsal değişmenin nasıl olacağı ve bu değişimin neleri hedef alması gerektiği gibi sorulara yanıt arayan tartışmaların, toplumsal ekolojinin öncelikli gündem maddelerini oluşturduğu ileri sürülebilir. Bookchin’in tarihsel analizinin ve diyalektik düşüncenin gerektirdiği tarihte tahakküm mirasına paralel bir özgürlük mirasının da var olduğu düşüncesi bu tartışmaların çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle, Bookchin’in düşünce setinde yer alan özgürlük mirasının nasıl kavramsallaştırıldığı üzerinde durmak önemli açılımlar sağlayacaktır. Zira, Bookchin’in özgürlük mirasına yaslanarak, ekolojik bir toplum tahayyülü doğrultusunda ortaya attığı ilke ve öneriler, Toplumsal Ekolojinin söylem ve hareket alanları ile pek çok noktada örtüşmektedir.

Bookchin, kurulacak bir ekolojik toplumu, hiyerarşi ve tahakkümün bütün şekillerinin, sınıflar ve mülkiyetin ortadan kaldırıldığı, kentlerin eko-topluluklara ayrıldığı, bu eko-toplulukların içinde yer aldıkları ekosistemlere uygun biçimde yaşadığı, teknolojinin kirlenme yaratmayacak şekilde ve yerel enerji kaynaklarından yararlanılacak şekilde düzenlendiği, sağlıklı bir yaşamı destekleyen yeni bir ihtiyaç anlayışının yerleştiği ve son olarak, insanların değil, şeylerin yönetildiği, bilincin ve yaşam tarzının tümden farklılaştığı bir toplum olarak tarif etmektedir(24)Bu şekilde tasarlanmış bir ekolojik toplumun inşasında, değişimin nasıl gerçekleştiği de Bookchin için önemlidir. Ona göre, bu değişim, bir doğal kendiliğindenlik olarak kendini göstermelidir. Zira, tarihte zorlama yoluyla yapılan tüm toplumsal değişimler, eğitimli ve bilgili bir halk tarafından desteklenmediği için kendi içlerindeki en idealist ve hümanist değerlerini yok etmişlerdir.Böyle bakıldığında Bookchin, toplumsal değişmenin önündeki ilk engel olarak iradelerini halkın kendiliğinden hareketlerine ikame eden liderleri gösterir.Ona göre, toplumsal değişime ulaşmak için yaşam tarzlarının dönüşümü zorunludur ki bu ancak siyasetin yeni bir formülasyonu ile mümkün olacaktır. Bu değişimin toplumsal yaşamın örgütlenişine olan yansıması ise kendini özgürlükçü yerel yönetimlerden oluşmuş konfederalizm olarak kendini göstermektedir. Bu çerçevede, tarihe içkin özgürlük mirasının kendiliğinden açığa çıkmasının yollarını incelemenin de toplumsal ekolojinin kendisine biçtiği görevlerden biri olduğu ileri sürülebilir.


Siyasetin Yeni Bir Formülasyonu ve Eğitim

Toplumsal ekoloji hareketi, önüne koyduğu temel hedef olarak ‘her türlü tahakküm ilişkisinin ortadan kaldırılması’nın, siyasetin günümüzdeki hali çerçevesinde mümkün olmadığı görüşündedir. Toplumsal ekoloji, bir yandan tarihe mündemiç özgürlük mirasını serimlemeye çabalarken, diğer yandan siyasetin günümüzdeki anlamının ötesine geçen, kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak da var olabilen bir siyaset tahayyülünü arzular. Bu noktada, toplumsal ekolojinin bu doğrultudaki tahayyülünü netleştirmek üzere, siyasetin geçirdiği anlam değişikliklerini takip ederek, bu yeni siyaset algısının ekolojik bir toplumun inşasında oynadığı role dikkat çekmek önemli açılımlar sağlayacaktır. Bu açılımların peşine düşen bir çaba ise, karşımıza, yeniden Bookchin’in düşünce setini çıkaracaktır.


Organik toplumların, doğa ile kurdukları bütünlük ilişkisinin bozulmasının yansıdığı mekan olarak kentler, aynı zamanda Bookchin için, insanlara özgü toplumsal yaşamın özgürlük mirasının da yaratıldığı mekanlar olarak kendilerini göstermişlerdir. Kent ve kentleşme kavramları arasında ayrım yapan Bookchin için kent, siyasetin ve yaşamın mekanı, yurttaş figürü eliyle katılımın mekanı; kentleşme ise, yurttaşın karar alma mekanizmalarından uzaklaşmasıyla tarih sahnesindeki yerini alan bir süreçtir.(25)Başka bir ifadeyle, ekolojik krizin göstergelerinden birini oluşturan kentleşme olgusundan kavram olarak kenti ayıran Bookchin’in amacı, ekolojik toplumun yaratılacağı mekanlar olarak, yurttaşlık kavramının mekanı olan kentler tasarlayabilmektir.(26) Bu çerçevede, ekolojik düşünceye verilen en büyük görev, ekolojik içerikli bir kent sakinliği kavramının geliştirilmesidir. Üstelik, Bookchin için, bugünkü kentsel problemlerin kaynağı da yurttaşlık kavramının anlam yitirmesiyle bağlantılıdır. Tarih içerisinde kentler, çeşitli biçimlerde “bir ayin merkezi,(tapınak kent), bir yönetim merkezi(saray kent), bir yurttaş kardeşliği (polis) ve bir lonca kenti (Ortaçağ Komünü)”olarak boy göstermişlerdir. Yurttaşlık kavramı ekseninde düşünüldüğünde, bu kentlerden Bookchin için temel önem arz edeni yurttaş kardeşliği kenti olan polistir. Polislerde yaşam ve felsefeyi ayrıntılı bir şekilde inceleyen Bookchin, o günden bugüne kadar gelen süreçte siyaset kavramının taşıdığı anlamlardaki değişimin de izini sürmektedir. Bookchin için Antik Yunan’daki yurttaşlık idealini oluşturan en önemli kavramı kendini geliştirme anlamına gelen paideadır. “Paidea, bireye kişisel ve politik eğitiminin verildiği bir okuldu; bu eğitim, aklın bağımsızlığına dayanmakta, ve bireye bir ortak yaşam sorumluluğu ve derin bir kişisel sorumluluk duygusu katmaktaydı''(27) Bir başka ifade ile, Padeia, bireyin yaşamının tamamını kapsayan bir eğitim sistemiydi. Padeia’nın siyasal alanın inşasında oynadığı rol de, burada kendini göstermekteydi. Bookchin’e göre, polisin yalnızca değerli bir amaç değil, aynı zamanda yurttaşın en yüksek erdemlerini şekillendirdiği bir okul olarak algılanması, siyasetin idari işlerin ötesinde, yurttaşların kamu çıkarlarına uygun bir şekilde eğitilmesini de kapsadığının işaretidir.Bu eğitim, Aristotelesçi politik bir hayvan olarak insan tasavvuruna da paralel bir şekilde, insan yaşamının anlamlı hale getiren yurttaş’ı karşımıza çıkarmaktadır.

Bookchin’e göre, kent yaşamının belirgin öğesi yurttaş, kendi gelişiminin bir parçası olarak gördüğü polisi ‘en iyi yaşamın’ ifadesi olarak görmektedir. Bu karşılıklı bağımlılık ve bütüncüllük yaklaşımının en organik göstergesidir. Zira Atina demokrasisinin en önemli unsurunu, topluluğun yararına olanın kendi yararına olandan ayrılmadığı bir yurttaşlık fikri ve bununla bağlantılı kardeşlik duygusu oluşturur.Bu kardeşlik bağının sadece özgür erkekler için geçerli bir bağ olduğunun bilincinde olan Bookchin, bu dönemin siyasal alanının niteliksel özelliklerinin, katılıma ilişkin açılımlarından daha önemli olduğuna işaret eder. Bu çerçevede, iyi yaşamın aracı olarak politika anlayışı, toplumsal ekoloji düşüncesinin başat temalarından birini oluşturmaktadır. Toplumsal ekolojistlere göre, günümüzde siyaset ve yurttaşlık, devlet idaresi ve seçmen anlamına gelmektedir.Politikanın bu hale getirilişinde sorumluluğu ulus devletin gelişiminde bulan Bookchin, ulus devletin ortaya çıkışıyla birlikte, yurttaş kavramının giderek seçmen
ya da vergi mükellefi olarak algılanmaya başlandığını vurgular.Ulus devlet öncesinde oluşan tüm yapılarda, siyasetin toplumsal yaşam biçimlerini kendi tabanı olarak algılanmasına karşılık, yurttaşlık, temsili demokrasi eliyle anlam kaybına uğramıştır.


Bu noktada, Bookchin, çekirdeğini yurttaşın oluşturduğu politikayı yeniden yaratmayı önermektedir.Siyasal alanın, siyasal kitleler için yaşamsal hale gelmesi “kendi kendini yöneten bir varlık olarak yurttaşın çabaları ile mümkündür.” Ona göre partiler, örgütlü bir şekilde oluşturulmuş hiyerarşik yapılarıyla politikanın aracı olamazlar çünkü partilerin kökleri yurttaş kitlesine değil, devlete dayanmaktadır. Partiler de, devletler gibi inorganik varlıklardır ve onların temel yönelimlerinin ardında yatan iktidar ve seferberliğe yönelik bir duyarlılıktır.Buna karşılık, Bookchin’e göre, siyaset, insanlığın gerçekleştirdiği bir etkinlik olması dolayısıyla organik bir fenomendir.“Bir etkinlik olarak ele alınan politika, akılcı bir görüş alış verişini, kamunun güçlendirilmesini, pratik zekanın uygulamaya geçirilmesini kapsar; politikanın gerçekleştirilmesi, ortak katılımcı bir çabanın sonucudur. Siyasal alan, bireyin kişisel gereksinimlerinin ve ailesinin ötesine geçen toplumsal bir alan olmasına rağmen, özel yaşamın bir parçası olan dostluk, bağlılık ve sorumluluk duygusu, bu alanda da korunur.”


Bookchin, siyasetin bu şekilde formüle edildiği bir toplumsal yapının, toplumsal ekolojinin en temel hassasiyeti olarak görülen hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin toplumsal yaşamın belirleyici öğesi olmaktan çıkmasını sağlayacağı kanısındadır. Bu durumda, toplumsal ekolojistler tarafından, böyle bir siyaset kavramsallaştırmasının aracı olarak değerlendirilen özgürlükçü yerel yönetimler önem kazanmaktadır.
 
Son düzenleme:
#4
4
ÖZGÜRLÜKÇÜ YEREL YÖNETİMLER VE KONFEDERALİZM

Andrew Light, toplumsal ekolojinin ilkelerini, halk/yurttaş meclislerinin yeniden canlandırılması, bu meclislerin konfederasyonu, gerçek yurttaşlığın okulu olarak komünal ve konfederal siyasetin inşası, mülkiyetin ortaklaştırılarak belediyelere verilmesi ve üretim politikasının bu meclisler eliyle düzenlenmesi olmak üzere dört ilke de özetlemektedir.Bu ilkelerin de gösterdiği daha iyi yaşamın yolu olarak politika anlayışının mekanları olarak yerel yönetimler, toplumsal ekolojinin perspektifinden bakıldığında, ekolojik bir topluma giden yolu hem açan hem de aslında bu yolun sonunda yer alan bir hedef olarak yer almaktadır. Bookchin için, yerel yönetim, özgürlüğü, politik özgürlüğün tabanını oluşturmaktadır; politik özgürlük ise, bireysel özgürlüğün tabanında yer almaktadır. Dolayısıyla özgür, elinde kendi kaderini tayin etme hakkı bulunan ve etkin yurttaşlar etrafında yapılandırılmış yeni katılımcı politikanın ortaya çıkışı yerel yönetimlere bağlıdır(28)

Zira merkezi bir devlet, kurumsallaşmış tahakküm ve hiyerarşi biçimlerine karşı olan toplumsal ekolojistler için bir yönetim aracı olarak ortaya çıkamaz. Bookchin, adem-i merkeziyetçiliğe, ekolojik toplumun inşasında başat bir yer tanırken, bu türden bir yönetimin ancak ve ancak Antik Yunan idealindeki yurttaş kavrayışıyla mümkün olacağı iddiasındadır. Bu iddia en temelde toplumsal yaşam içinde politikanın kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak algılanmasına dayanır. Ne var ki, Bookchin, toplumsal ekolojinin temel ilkeleri ekseninde önerdiği tek şeyin, adem-i merkeziyetçilik olmadığının altını ısrarla çizer;“Yalnızca politikanın devlet idaresinden kesin olarak ayrılması yetmez; aynı zamanda politika oluşturulmasının bu politikanın yürürlüğe konmasından, yani idareden de ayırt edilmesi gerekir.”

Bookchin’in kavramsallaştırmasında, yerel yönetimler, yurttaşın varlığı eliyle kararların alındığı asıl merci olarak halk meclisleridir. Toplumsal ekoloji, temel karar-alıcı mekanizma olarak ve doğrudan demokrasinin asli uygulama sahnesi olarak, bir topluluk meclisleri ağı tasavvur etmektedir. Toplumsal ekolojinin tasavvurunda, katılımcı doğrudan demokrasinin alanı olarak değerlendirilen bu meclisler, önlerindeki meseleleri tartışmak ve karara bağlamak üzere düzenli aralıklarla toplanan yerel bir alanın (şehirlerde mahalleler düzeyinde, ve kırsal alanlarda kasaba düzeyinde) tüm sakinlerini kapsamalıdır.

Toplumsal ekolojistlerin meclis egemenliğine yaptıkları vurgunun temelinde onlara göre iki belirgin sebep vardır. Bu sebeplerden ilki, yerel meclisin, doğrudan katılımcı demokrasinin uygulanması ve güç farklılıkları ile yeni hiyerarşi biçimlerinin yeniden ortaya çıkmasının engellenmesi için en erişilebilir olan forum olarak tasavvur edilmesidir.Bu durum meclisin temsiliyete değil, topluluğun tüm üyelerine yani doğrudan katılıma dayanmasından kaynaklanır. İkinci sebep ise, halk meclisinin, kamusal meselelerde, ekonomik, toplumsal ve ekolojik kaygılar arasındaki sayısız karşılıklı bağlantıyı fark eden, bütünlükçü [holistic] bir yaklaşımı cesaretlendirmesidir.Bu bütünsellik yaklaşımı politikanın yeniden tanımlanması nosyonu ile ilişkilendirilir. Şöyle ki, yerel meclisin birlikte yaşayan, çalışan ve eğlenen insanlardan oluşmuş olması, onları topluluğun kapsamlı ve uyumlu bir şekilde kararlar almaya itecektir.

Özgürlükçü yerel yönetimlerin ekolojik topluma giden yolda taşıdığı bir diğer anlam ise, yerel ve bölgesel kaynakların kullanımının eko-teknolojilerin uygulanmasının ve tüketimin akılcı ve sağlıklı bir çizgide yeniden ölçeklendirilmesinin olanaklarını yaratabilecek potansiyele sahip olmasıdır. Ekonominin düzenleniş açısından, Bookchin’e göre karşımıza çıkacak ilk sorun alanı mülkiyettir. Bookchin, bu noktada, mülkiyetin işçi kooperatifleri ya da devlete ait olduğu toplumları eleştirerek, mülkiyetin belediyelere verilmesi gerektiğini salık verir (29)


Bu bağlamda, toplumsal ekolojinin perspektifinde özgürlükçü yerel yönetimlerde ekonominin nasıl düzenleneceği de önem taşır. Toplumsal ekolojistler, ekonominin ahlaki yönetimini gerekliliğine işaret ederler. Burada ahlaki ekonomiden anlaşılması gereken, tüm topluluğun, üretime ve tüketime ilişkin kararlar alınması konusunda yetkili olmasıdır.

Üretimin genel hatları meclis düzeyinde belirlenirken, üretim pratikte yine eşitlikçi, katılımcı ve demokratik temellerde işleyen daha küçük kolektif yapılarda gerçekleştirilmelidir. Dolayısıyla toplumsal ekolojistler için, ekonomik yaşamın büyük bir kısmı, iş arkadaşları, ev arkadaşları ve komşularla doğrudan işbirliği içerisinde daha küçük kolektiflerde yerine getirilirken, kamusal ekonomik yönelimin kapsamlı meseleleri tüm topluluğun dahil olduğu meclis tarafından yönlendirilecektir.

İyi yaşamın peşindeki, çok yönlü ( Bookchin, “kaba bireycilik” ile gerçek anlamdaki bireysellik, yalıtılmış birey kavramı ile çok yönlü insan topluluğunun parçası olan çok yönlü birey kavramı arasında bir fark görmektedir. Bu fark iyi yaşam ideali çerçevesinde anlam kazanır) yurttaşlardan oluşan halk meclisleri biçiminde tasarlanan yerel yönetimlerin, Bookchin’in ve diğer toplumsal ekolojistlerin izole yerleşimler olarak formüle etmekten özellikle kaçındığını da belirtmek gerekir. Özgürlükçü yerel yönetimler, karşılıklı bağımlılıkları yadsımayan konfederasyon biçiminde yapılandırılmış bir toplumsal yapının içinde tasavvur edilir.Bu konfederatif yapılarda izlenecek politikaların belirlenmesinde, yetkili merci konumu yerel halk meclislerine verilirken, idare ve koordinasyonun konfedere meclislerin yetkilerini oluşturması, Bookchin’in önemsediği katılımcı demokrasi idealini gerçekleştirmenin bir aracı olarak ileri sürülür.

Konfederasyonda, yerleşimlerin karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olmaları ( Bookchin’e göre, “bağımsızlık bağımlılıktan ayırt edilmeli, gerçek anlamda bağımsızlığın karşılıklı bağımlılıktan farklı olmadığı görülmelidir.”) ortak kaynaklara sahip olmaları, onların karşılıklı güven ilişkisi içinde hareket etmelerinin zeminini oluşturmaktadır. Dahası, bu karşılıklı bağımlılık duygusu, Bookchin’e göre, konfederasyonun dışa kapalı dar ve şovenist yapılar oluşturmalarının önüne geçecektir.Bookchin için konfederasyon, paylaşılan sorumluluğa, konfedere meclislere üye olanların kendi yerleşimlerine karşı sorumluluklarına ve yapılacak işlerin nasıl yapılacağının önceden yerel halk meclislerinde alınmış kararlara bağlı olmasına dayanmaktadır.


Toplumsal ekolojinin ekolojik bir toplum tasavvurunda bir başka önemli nokta da, bu toplumun teknolojik gelişmeye kapıları kapatmamasıdır. Teknolojik gelişmeler sadece eko-teknolojilerin geliştirilmesi anlamında değil; aynı zamanda siyasetin kendini gerçekleştirmenin bir aracı olarak algılanmasıyla bağlantılı olarak da önem taşımaktadır.Toplumsal ekolojinin öne sürdüğü özgürlükçü yerel yönetimler anlayışının temelinde yatan yurttaşlık kavramı, bireyin toplumun tümünü ilgilendirecek kararlar üzerine düşünecek ve kendisini geliştirecek boş zamana sahip olmasıyla ortaya çıkacak bir kavrayıştır. Dolayısıyla, bu tür bir yurttaşın varlığını sağlayacak maddi zemini yaratacak teknolojik gelişme, toplumsal ekoloji tarafından yadsınmadığı gibi, ekolojik bir toplumun varlığını borçlu olacağı bir zemin olarak kabul edilmektedir. Toplumsal ekolojinin, eko-anarşizme yönelttiği eleştiri de bu çerçevede geliştirilmiştir. Eko-anarşizmin, ilkel bir topluluğa dönüş ve teknolojinin tamamen reddedilmesine dayanan düşünümü, toplumsal ekoloji için gerici bir yaklaşımdır..

Bu çerçevede, söylenilenleri toparlamak adına, Bookchin’e kulak vermek netleştirici olacaktır:

Toplumsal ekoloji açlık ve yoksunluk değil bir bolluk ekolojisidir; içinde atıklar ve şüphesiz üretim fazlasının yeni bireysel değerler tarafından kontrol edildiği rasyonel bir toplumun yaratılması için çabalar; ve eğer rasyonel olmayan bir davranışın sonucu olarak kıtlık ortaya çıkarsa, halk meclisleri tüketim standartlarını oluşturacaktır.

Ekolojik bir toplum, “uygarlığın” son üç bin yıl boyunca bize verdiği evrensel bir humanitas anlayışının yitirilmediğini varsayar. Ayrıca çağdaş “modernistlerimizin” kolayca Rönesans’a atfettikleri, bireysel özerklik üzerindeki güçlü vurgunun – geçmişte organik toplumların sahip oldukları güçlü topluluk bağlarının yitirmeden- eşsiz bir gerçeklik kazanacağını varsayar. Hiyerarşinin yerini karşılıklı bağımlılık alacak ve beraber çalışma bakım, işbirliği, güvenlik ve sevgi gibi derinden hissedilen biyolojik ihtiyaçları karşılayan organik bir özün varlığını ifade edecektir. Artık özgürlük doğanın, bireysellik toplumun, seçme zorunluluğunun, kişilik toplumsal bütünlük gereksinimlerinin karşısına yerleştirilemeyecektir.(30)

----------------------------------------------------------------

dipnot;

1-Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak ,(çev.) Kaya Şahin, Ayrıntı Yayınları.1999, s. 21

2-Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak,s. 48

3-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, (çev.) Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 31.

4-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi Diyalektik Doğalcılık Üzerine Denemeler, (çev.) Rahmi G. Öğdül, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1996. s.99

5-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi op.cit.s.110

6-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…,op.cit., s.11

7-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …,op.cit., s.114

8-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…op.cit.,s.99

9-Murray Bookchin,, Özgürlüğün Ekolojisi …op.cit.,s.121

10-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…, op cit,, s.89

11-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi.. , op.cit.,s.457

12-Bookchin, , Toplumsal Ekolojinin Felsefesi…,op.cit.,, s.109

13-Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi …,op.cit., s.109

14-Dario Padovan, “Toplumsal Moral İlkeleri ve Doğa’nın Etiği”

15-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …, op.cit., s.154

16-Bookchin, Murray, Ekolojik Bir Topluma Doğru, Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 1996, s.37

17-Murray Bookchin, Komünalist Karar Anı

18-Bookchin, Toplumu Yeniden… op.cit., s81

19-Bookchin, Toplumu Yeniden …,op.cit.,, s84

20-Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme, Çev:Burak Özyalçın, Ayrıntı Yayınları, 1999, s.52
21-Bookchin, Ekolojik Bir …,op.cit., s.69

22-Bookchin, Toplumu Yeniden …,op.cit., s97

23-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi op.cit., s.132

24-Bookchin, Ekolojik Bir …,op.cit., s.47

25-Bookchin, Kentsiz Kentleşme …op.cit., s.41

26-Bookchin, Ekolojik Bir …op.cit., s.167

27-Bookchin, Kentsiz Kentleşme …op.cit.,, s95

28-Bookchin, Kentsiz Kentleşme…op.cit.,, 290

29-Murray Bookchin, Komünalist Karar Anı,

30-Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi …op.cit.,s.455
--------------------------------------------

Alıntı-Eklemeler

saygı ve dostlukla
 
Son düzenleme:
#5
yazının bütününü tekrar tekrar okuyorum.. sorgulayıp-araştırıp yeniden bakıyorum..
öncelikle toplamsal bir eleştiri yerine.., içeriğindeki etkili söylemleri yakalamaya çalışıyorum.. bu anlamda sorucu ve parçalı yaklaşacağım..

Toplumsal ekolojistler ile derin ekolojistlerin ortaklaştıkları nokta, insanın doğaya egemen olduğu anlayışının eleştirisidir. İki düşünce arasındaki temel farklılıklar ise bu tespitin sonrasında kendilerini göstermeye başlar. Derin ekoloji ekolojik krizin kaynağında insan-merkezci düşünceyi görerek, ona alternatif olarak her türün bir değeri olduğu yönündeki biyo-merkezciliği ileri sürerken; toplumsal ekoloji için bu görüş, “doğal evrimi hiçe sayarak evrim sürecinde farklılaşmaların oluşturduğu çeşitliliği bir gelişim süreci olarak görmekten uzak” bir kavrayışa işaret etmektedir.Zira bu görüş, insanın doğal evrim içinde gelişen sinir sistemininsayesinde çevresini ve kendisini değiştirme kapasitesine sahip olduğunu yadsımaktadır. Ayrıca toplumsal ekolojiye göre, bu görüş, insanlar arasındaki ilişki biçimlerinin doğaya yansıtıldığı gerçeğini göz ardı etmektedir.(1) Böyle bakıldığında, toplumsal ek olojinin insan-insan ilişkisi içinde tespit ettiği sorun alanı insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisidir. Bu kapsamda toplumsal ekoloji, tekil bir varlık olarak görülemeyecek insanın oluşturduğu toplumsal ilişki biçimlerinin analizini ön plana çıkarmakta ve bu analizin eleştirisinden hareketle ekolojik bir toplumun olanaklarını formüle etme iddiasını taşımaktadır.

Toplumsal ekolojistler ile derin ekolojistlerin ortaklaştıkları nokta, insanın doğaya egemen olduğu anlayışının eleştirisidir

insanın doğaya egemen olduğu yada olacağı anlayışı kadim bir anlayıştır.. kadim anlayış.., bu egemen olmayıda doğayı mahfetmek anlamında sunmamıştır bu noktadan eleştirmeyeceğim...

eski ahid de somutlaşan ama öncesi de var olan anlayışa göre..; yaratan evreni insanlar için yaratmıştır.. tüm canlıları da bu "kıymetli" kullarının hizmetine sunmuştur.. karşılığında ise..; kendine itaati ve yasaların dünyada uygulanmasını ister..
bu anlayışın(inancın) başlangısında "öteki dünya" yoktur.. "tanrının krallığının" yeryüzünde yeniden inşası, hakim olması vardır.. mesih anlayışı da bununla bağlantılıdır.. süreç içinde insanlık bu işi beceremeyecek ise.., mesih gelip.., tanrının.., "olaya" el koyduğu iradeyi uygulayıp, bu işi "başaracakdır".
tanrının iradesini işleten mesihe inanmayanlar ise "kahrol"acakdır..

ilk günah yine dünya olan cennetde işlenmişdir.. yaşananlar ise bu günahın bedelleridir.. yine de bağışlayıcı olan yaratıcı bu günahlardan sıyrılmanın.. yolunu gösteren kitaplar ve peygamberler yollamışdır.. eski-ahid bunu belirtir.. insanlık adem-havvadan sonra günahkar doğuyor...

ilk günah sonrası ise..; çekilmesi-yaşanması zorunlu "zulümler" ve tanrının bir cezasıdır.. bu süreç kaçınılmaz-nesnel yaşanacaktır.. sonunda ise.., süreç yine olumlu çözüme tarihsel-nesnel evrilecektir..
işte bu evrilmeyi yaşatacak mutlak "biçimler" ve "yollar" noktasında tarihde çok kuramlar ortaya çıkmışdır..
1- ibranilik olarak vuku bulan..; tanrının krallığını kurma-yöneltme işlevi ibrani soyuna verilmişdir.. diğer canlılar(insanlar da dahil) bu soya hizmet ederek "mutlu" yaşayabilirler..
* bu anlayışın ortadoks bir geleneğinde..; günahların bedeli yaşanacaktır ama mesih gelip çözümü yaratacaktır anlayışı yatar..
* bir diğeri ise.., bu işi (tanrının krallığı) ulular yaratacaktır.. der..
2- hıristiyanlık ise..; insanın ilk günah anlyışını red etmez ama temizlenebileceğini söyler.. bu anlamda vaftiz işleyişini sunar.. ve bu da yahudilik içinde başlamışsa da sonradan dine dönüşmüştür.. ve mesih anlayışı ile tanrının krallığını kurma anlayışı burada birleştirilmiştir..
3- islama gelince..; islam her iki anlayışın daha sistemli ve dünyasal "son" çözümlemesi olmasına karşın.. dünyayı tanrı buyruklarının ve bunları uygulama yetkisi olanların eline bırakmıştır.. çözüm ise tanrıya hizmet ve sadakat ile yaşanan bir ömür sonrası kazanılan bir sonuç olacakdır..
kıyamet ve cennet-cehennem olguları bunu anlatır..

neden dine girdim ve uzunca anlattım..??
Toplumsal ekolojistler ile derin ekolojistlerin ortaklaştıkları nokta, insanın doğaya egemen olduğu anlayışının eleştirisidir.
eleştirilen bu anlayışın temellerini göstermek istedim.. tanrı inancı olmasa bile bu anlayış temelleri bir şekilde kuramlarda vardır..
oysa.., insan denilen canlı tür de.., doğanın içindedir ve parçasıdır..
ne doğanın dışında ve ona hükmedip, onu düzenleyecek bir nesnedir ve de güçtür.., ne de.., doğa ile birlikde başka bir "şey" içinde ama onunla bir erk çatışması olan nesnedir.. var olan çatışmaları ise.., tüm canlılar gibi yaşamın içindeki olgulardır..
doğa canlılara hükmetmez.., canlılardan bir tanesi de doğaya hükmedemez.. doğa hepsinin toplamının adıdır.. bu kadar basittir.. buna tanrı diyen(vahdeyi vucut gibi) anlayışların temelindeki bu gerçeklik aslında.., var olan anlattığım anlayışa karşı çözüm aramalarının sonucudur.. içinde tanrı kelimesinin geçmesi bunun olumlu muhalif yanını red ettiremez.. tersi olarak da içinde tanrı kelimesinin geçmemesi.., içindeki başlangıçda sunduğum anlayışın olmadığını da göstermez.. yani "tanrısız" tanrı anlayışları versiyonları diyebilirim..

1- Derin ekoloji.., ekolojik krizin kaynağında insan-merkezci düşünceyi görerek, ona alternatif olarak her türün bir değeri olduğu yönündeki biyo-merkezciliği ileri sürerken;
2- toplumsal ekoloji için bu görüş, “doğal evrimi hiçe sayarak evrim sürecinde farklılaşmaların oluşturduğu çeşitliliği bir gelişim süreci olarak görmekten uzak” bir kavrayışa işaret etmektedir.Zira bu görüş, insanın doğal evrim içinde gelişen sinir sistemininsayesinde çevresini ve kendisini değiştirme kapasitesine sahip olduğunu yadsımaktadır. Ayrıca toplumsal ekolojiye göre, bu görüş, insanlar arasındaki ilişki biçimlerinin doğaya yansıtıldığı gerçeğini göz ardı etmektedir

derin ekoloji olarak tanımlanan somut bir anlayış ve felsefi akım var mı bilmiyorum.. ama ben olduğunu sanmıyorum.. toplumsal yaşamı ve sorunlarını geriye atıp doğa sorunlarını öne çıkaran anlayışlar için deniliyor ise.. bence anlamsız bir eleştiridir..
toplumsal sorunları geriye atsalar bile.., kendi anlayışları temelinde çözüm için her çabaları kaçınılmaz toplumsal yaşam ile ilişkilenmelerini zorunlu kılar.. bu anlamda bu anlayışları karşıt bir politik teori gibi görmenin de bir anlamı olmamaktadır..
ekolojik krizin kaynağında insan-merkezci düşünceyi görerek, ona alternatif olarak her türün bir değeri olduğu yönündeki biyo-merkezciliği görmeleri bence çok doğrudur ve doğaldır..
virüs de bir canlıdır.. yaşamak için girdiği hücrenin doğal işleyişini bozar.. ve metabolizma bun akrşı mücadele eder..
--yoğurt tepsisi üzerinde kent kurmuşsunuz.--- japon deprem uzmanlarının sakarya için söyledikleri bir sözdür.. ve doğrudur sonunda bu yığılma çöküntüye neden olmuştur.. pamuk ova ile birlikte düzceye kadar uzanan ve akova olarak bilinen düzlük deniz seviyesinden 3-4 derece daha aşağıya düşmüştür.. oysa bu 1940 lı ve 1967 depremlerinde biliniyoru ama şehir gerekli biçimde yayılmadı.. buna ne diyeceğiz ki.. toprak(yerküre) da bir canlıdır.. tavır aldı.. bunu belirtmek..,
hem biyo-merkezci hemde toplumsal yaşam biçimi açıklamalarının birlikte yapılmasını zorunlu kılmaktadır..
Zira bu görüş, insanın doğal evrim içinde gelişen sinir sistemininsayesinde çevresini ve kendisini değiştirme kapasitesine sahip olduğunu yadsımaktadır. bana göre anlamsız bir eleştiri bu noktada virüs de aynı özelliklere sahiptir.. o zaman böyle bir kapasitesi olan insan denilen canlıda yok edilmelidir.. diyen matrıx filmi anlayışı doğrudur..
burada aslolan.., bence, insan denen canlının bu özelliğinin olumlu işleyişe yöneltilmesi olmalıdır.. bunu.., insanı merkeze alan yukarıdaki anlayış(seçilmiş canlı) temelinde doğa-insan çalişkisi olarak yaparsak olumsuz zeminlerden çıkmamış oluruz..

Ayrıca toplumsal ekolojiye göre, bu görüş, insanlar arasındaki ilişki biçimlerinin doğaya yansıtıldığı gerçeğini göz ardı etmektedir

burasını anlayamadım..!!! bunu "derin"ciler nasıl söylüyor-beceriyor bilmem gerekir..

kısaca böyle bir ayrımsal anlayış bana var ve de uygun açıklama gibi gelmedi.. doğayı ve içindeki bir olgu olan insan ve insanların yaşam sitemlri-biçimlerini irdelediğini ve farklı bir kuram yarattığını söyleyebilirsin ama kendine karşıt tek bir kuram gibi "derinci" bir kuram sunmak bana anlamsız geliyor.. bunu bir anlayış biçimi eksikliği-hatalı bakışlar olarak sunmak olabilir.. ama kuram olarak sunmak.. kendi varlığına ispat anlamına gelir..
tanrının varlığının asıl ispatı ona karşı çıkan şeytan ile açıklanır.. her düşüncenin yada kuramın bir şeytanı vardır.. ve versiyonları vardır..

oysa.., asıl şeytan doğru olduğu iddia edilen kuramın içinde saklıdır bence..

dostlukla

suat

not..; feminizm ile ilgili "tarihsel" tartışmalar ve karşı çıkışları anımsıyorum.. feminizm denilen şey .., kadınların insan yaşamındaki olumsuz işleyişine bir tepkidir.. dişil olması nedeni ile biyo-merkezci ama sosyal bir şeydir.. toplumsal sorunlarla birleşik işler ama bunu bir sistemsel çözüm merkezine almayabilir.. ilk çıktığı tarihlere göre yaklaşırsak..; kadınların seçme ve seçilme hakkı yokken onların tepkilerinin biyo-merkezci olmayıp, siyasal sistem alternatifi olmasını nasıl bekleyeceğiz.. komünist manifesto da bile bu noktada ciddi ve önemli vurgular var mı.. ve kadınlar bu haklarını hangi tarihlerde kazanabildiler..
feminizm çıkışları(8 mart) olmasa bence daha da uzayabilirdi..
erk-ekler.., onları onlar adına ilerde kurtaracakdı zaten...!!!!!
 
Son düzenleme:
#6
sevgili Suat,ekolojik düşüncede birbirinden farklı görüşler bulunmak ile birlikte,iki obje ekolojinin ana hatlarını oluşturmakta ki bunlardan biri Bookchin'in Toplumsal ekolojisi,diğeri Derin Ekoloji dir.Altta Derin Ekolojinin ana hatlarını gösteren bir yazı veriyorum ki seninde belirttğin gibi,Toplumsal Ekolojiyi bir diğer ekoloji ile irdelemek daha iyi olacaktır.



Derin Ekolojinin İlkeleri ve Önerileri

George Session ile Arne Naess Derin ekolojinin ilkelerini oluştururlar. Bu ilkeler şu biçimde sıralanabilir:

“1. Yeryüzünde insanların ve insan dışında kalan canlıların yaşamlarının gönenci ve gelişmesi kendi başına bir değer taşır. Bu değer, insan dışındaki dünyanın, insanlar için taşımakta olduğu dar nitelikli değerden bağımsızdır.

2. Yaşam biçimlerinin zenginliği ve türleri kendi başlarına bir değer olup, yeryüzünde yaşamın zenginliğine ve çeşitliliğine katkıda bulunur.

3.Yaşamsal gereksinimlerini karşılamak dışında, insanların bu zenginlikleri ve çeşitliliği azaltmaya hakları yoktur.

4. İnsanların günümüzde insan dışındaki doğaya müdahalesi aşırı ölçüdedir ve durum giderek kötüleşmektedir.

5. İnsan yaşamının ve kültürlerin gelişmesi çok daha az bir nüfus gerektiriyor. İnsan dışında kalan canlı yaşamın gelişmesi de böyle bir azalmayı gerekli kılmaktadır.

6. Yaşam koşullarının iyileştirilmesi için önemli değişiklikler yapılabilmesi, politikaların esaslı bir biçimde değiştirilmesini gerektirmektedir. Bu politikalar temel ekonomik, teknolojik ve ideolojik yapıları etkilemektedir.

7. İdeolojideki değişme esas olarak giderek yükselen bir yaşam kalitesinin (içsel değeri olan konularda saklı olan) değerlendirilmesine yönelmelidir. Yoksa yüksek bir yaşam standardına ulaşmaya değil. Kocaman (big) ile, büyük (great) arasındaki farkın derinden bilincine varılacaktır.

8. Derin Ekoloji’nin bu etik ilkelerini paylaşan herkesin, gerekli değişikliklerin yaşama geçirilmesi konusunda doğrudan ya da dolaylı bir sorumlulukları vardır.”

Bu ilkelerden çıkarılabilecek ilk sonuç, derin ekolojinin insan merkezli düşünce sistematiğine yönelik bir eleştiri ortaya koyduğudur. İnsan merkezli düşünce sistematiği sadece eleştirilmez, aynı zamanda ekolojik krizin önemli bir kaynağı olarak da görülür. Bu sorunların çözümü ise ideolojik, ekonomik, kültürel ve teknolojik yapıların tamamında yapılacak bir değişiklik ile mümkün görünmektedir. Başka türlü söylendiğinde, Derin ekolojistlerin ekolojik krizin kaynağı olarak insan merkezci felsefeyi, özellikle insan ve doğayı ayıran yaklaşımları ortaya koyması, onları bu düşünce sistematiğine alternatif bir Eko-felsefe, Arne Naess’in deyimiyle Ekosofi geliştirmeye itmiştir.

Öyleyse, Derin ekolojinin, mistisizm, sistem teorisi ve nüfus hakkındaki görüşlerinden beslenen varsayım seti iki temel prensip üzerinde temellendirilmiş olduğu ileri sürülebilir. Bu prensiplerden ilkini, dünyadaki bütün yaşam sistemlerinin karşılıklı ilişki içinde olduğuna ilişkin bilimsel iç görü oluşturur. Bu bağlamda, derin ekolojistler, insan merkezci görüşe karşı biyo- merkezci görüşü benimserler. Bu onların özellikle sistem teorisinden ilham aldığına işaret eder görünmektedir. Zimmerman’a göre, derin ekolojinin ikinci temel prensibi ise, derin ekolojistlerin daha çok mistik yönelimleri ile şekillenen Kendini Gerçekleştirme ilkesidir.

“Derin ekolojistler, doğayı, doğal-canlı cansız- varlıkları nesne, insanı da özne olarak ayrı kategorilere koyarak, doğayı bir bilme ve eylem konusu –nesnesi- olarak ele alma anlayışı üzerine kurulu bilim anlayışını tamamen insanın özüne aykırı bir yaklaşım ve tutum olarak niteleyip reddetmektedir.” Reddettikleri bu yaklaşımın gelişim çizgisini ise şu biçimde formüle etmektedirler, bir diğer deyişle, tarih içinde ortaya çıkış sıralarıyla şunları suçlamaktadırlar: aklı ve yasasını doğanın üstüne yerleştirdiği için Platoncu ikicilik, evreni insanın amaçları için kullanılacak bir nesneler stokuna indirgediği için 17.yy’dan itibaren Bacon ve Descartes ile birlikte, Avrupa’da kendini dayatan bilimin teknikçi kavranışı ve her türlü başka değerlendirmeler karşısında, ekonomiye öncelik tanıyan bütün bir modern sanayi dünyası.(Tam bu noktada Booachin’in Rönesans-aydınlanma dönemine ait önermeleri,derin ekojolistlerle zıtlık içermektedir)

İnsan-merkezci tutumdan sorumlu tutulan bu tarihsel gelişim çizgisine karşıt olarak, Derin Ekolojiye göre, hümanizmin ahlaki geleneği Rönesans’tan beri, etik görevlerimizi, bizimle eşit oldukları düşünülen başka bireyler karşısındaki yükümlülüğün sözleşmeci modeline göre tasarlamıştır. Bu modelin geçerlilik alanı ise insan denen varlıkla sınırlı olmuştur. Oysa, insanın diğer canlılara, gelecek kuşaklara, “imal edilmiş ya da doğal cansız nesnelere, sistemlere (aile, tür, ülke, biyosfer) kendine ve Tanrıya karşı ahlaki mecburiyetleri bulunmaktadır.(Yine bu bağlamda Derin ekolojistleri bir noktaya kadar,determinizim düşüncesinde görebiliriz.Tabi ki Boaachin’inde bir yanıyla determinizim içinde olduğunu –toplumsal ekolojinin yaratılmasından sonraki öngörüler bağlamında-) Bu mecburiyetlerin gereklerinin farkına varılması ve yerine getirilmesi ise, Derin ekolojinin öne sürdüğü uyumlu yaşam biçiminin sürdürülmesi ile mümkün olabilecektir.

Kısaca, “Derin ekoloji yaklaşımına göre, bugün bilime dayanarak doğaya egemen olmamızın yerine “biyomerkezci eşitliğe” dayalı bir yaklaşım sunmak gereklidir. Biyo-merkezci eşitlikte insan ırkı, daha geniş kapsamlı bir gezegen sisteminin bütün yaşam biçimlerinin eşit yaşam hakkına sahip olduğu bir parçası olarak değerlendirilir.” Doğanın insanlara hizmet etmek amacıyla yaratılmadığı inancına dayanan Biyo-merkezcilik, aslında derin ekoloji tarafından ortaya konmuş yeni bir teori değil, dünyanın geçmişten miras kalan ve geleceğe de miras bırakılacak olan şeklinde kavrandığı eski bir bilgeliktir (Suat’ın mesajındaki ana nokta tam da bu noktada önem kazanmakta!). İşte bu bilgelik, Derin ekolojinin düşünce setinin temelinde yatan hem biyosferin (diğer bitki ve hayvan türleri) hem de ekosferin (biyolojik olmayan çevre) yaşamasının sürekliliğini sağlamak lehine, modern toplumun insan-merkezliliğini reddetmektedir.”


Derin ekolojinin ikinci temel prensibini oluşturan ‘Kendini Gerçekleştirme’ ve onun yakından bağlantılı olduğu ‘Özdeşleşme’ İlkeleri üzerine görüşler ortaya koyan Bill Devall, bu iki ilke arasındaki ilişkiyi açıklamak üzere benlik kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. Devall, benliği, çok karmaşık açık ve canlı bir ilişkiler sistemi olarak görür. Ona göre, benliğe bu açıdan bakmak, insanı çevresiyle hem biyolojik hem de psikolojik bağlarla bağlandığını gösterir. Devall’a göre, insanlar, kendileri dışındaki, hayvanlar, dağlar ve nehirler gibi varlıklarla özdeşliklerini, yani onların varlıklarının anlamını hissettiklerinde, onlarla kimlik birliğine ulaşırlar. Devall, bu durumdan varlıklar arası anlaşmazlık ya da çatışmaların olmayacağı sonucunu çıkarmaz. Ona göre, bu birlik duygusunun yani ekolojik benliğin en önemli katkısı, iyi davranışların ve doğru geçim yolunun soyut bir ahlak kuralına, özveriye ya da kendini mahrum etmeye dayanmamasıdır. Ekolojik benlik, özdeşleşme aracılığıyla oluşacağından, insanın kendinden farklı görmediği diğer varlıkların devamlarını sürdürebilmesi için yaptığı her edim, kendi varlığını sürdürmek için yapılacak edimlerden ayrılmayacaktır. Bu bağlamda, Devall, çevre etiğinin vurgulanmasının önemini kabul ederken, ekolojik bilgeliğin can damarının varoluş bilinci olduğuna işaret eder. Devall, New Age hareketinin kişisel gelişme nosyonunu, benliğin gelişiminin sonraki aşaması olan gezegen bilincine ulaşmak olduğu düşüncesini de beraberinde getirdiğini, bununla bağlantılı olarak derin ekolojinin de kişisel gelişmeyi öngördüğü düşüncesindedir.

Ekolojik benlik, zorlamacı ve statik bir ideoloji değil, samimi ve içten bir şekilde doğaya açılmaya arayıştır. Bir insan kendi iç hesaplaşmasını titizlikle yaptıktan sonra, “bu dünya benim bir parçamdır” diyebiliyorsa, hem yeryüzünün atmosferinin korunması hem de küresel çaplı silahsızlanma uğrunda çalışabilir.1Devall’e göre, insanların kendilerinden uzaktaki varlıklarla özdeşleşmesi zor olacağından, ekolojik benliğin gelişmesinin ilk yolu, insanın kendi yakın çevresiyle özdeşleşmesinden geçer. Devall’e göre derin ekolojinin en olumlu mesajı, istisnasız tüm varlıklarda kendini bulma yeteneği olduğu düşüncesidir.

Devall’ın ortaya koyduğu görüşlerle önemli benzerlikler taşıyan düşüncelere sahip Naess ise, kendimizi gerçekleştirmemiz için azami derecede farklılığa ve azami ortak yaşama ihtiyacımız oluğunu söyler. Naess’in kendi ekosofisi için temel aldığı ilk ilkeyi oluşturan “Kendini Gerçekleştirme” ilkesi, “Yaşa ve bırak yaşasın” ya da “evrensel simbiyoz” ifadeleri ile dile getirilir.” Burada, “kendi”’lik kavramının, doğanın bir parçası ve onunla bütünlük ilişkisi içerisinde bir algılanışı söz konusudur. “Kendini gerçekleştirme, bir kendini inceleme sürecidir ki bu süreç içinde insanlar, kendilerini daha geniş bir bütünün bir parçası olarak anlamaya başlarlar.” Bu süreçinsan ve insan olmayan arasındaki ayrımın ontolojik bir ayrım olmadığının anlaşılmasıyla sonuçlanır.

Kendini gerçekleştirme ilkesi ekseninde, insan kendisini doğadan uzak ve ayrı bir birey olarak değil, daha büyük bir benliğin parçası olarak görür. Derin ekoloji, burada kastedilen benliğin gönderme yaptığı bütüncül, holistik görüşü ifade etmek için büyük harfli Benlik’i kullanır.George Session, ve Bill Devall bu kavrayışı şu şekilde özetler:

Dünya dinlerinin pek çoğunun ruhsal geleneklerine bağlı olarak, Derin ekoloji’nin benliği gerçekleştirme kuralı, haz için çırpınan tek başına kalmış bir ben olarak tanımlanan çağdaş Batılı benlik kavramının ötesine geçmektedir. … Bu toplumsal anlamda izlenceli dar benlik kavramı ya da toplumsal anlamdaki benlik, bizim zihnimizi karıştırıyor ve toplumumuzda gelip geçici ve moda ne varsa onlar için yalvarıp yakaracak bir durumda bırakıyor. … Fakat derin ekolojinin benlik duygusu, daha büyük bir olgunluk ve büyüme gerektiriyor. İnsanların ötesine geçip insan dışındaki dünyayı da içine alacak bir tanım yapılması gerekiyor.

Naess kendini gerçekleştirme ilkesinin önemli bir uzantısı olarak “özdeşleşme” kavramını da ortaya atar. Kendini gerçekleştirme, insan benliğinin bir bütün olarak kosmos/evren düzeyine varana kadar hep kendinden daha büyük bütünlerle özdeşleşmesini gerektirmektedir. Naess’in önemsediği özdeşleşme kavramı, yine onun ifadesiyle, empatinin ötesinde bir anlam içermektedir. Naess özdeşleşmeyi açıklamak için “herhangi biri, bir hayvanı, örneğin bir böceği yaşam mücadelesi içinde gördüğünde, onunla özdeşleştiği anda, otomatik olarak, ona yardım edecektir… Empati, hiçbir şey yapmayıp, sadece hissetmekle sınırlı kaldığında o kişinin depresyona girmesiyle sonuçlanır.” Öyleyse, ona göre, kendini gerçekleştirme ilkesi yaşam potansiyellerinin gerçekleştirilmesi olarak da tanımlanabilir. Evren ile özdeşleşerek elde edilecek olan kendini gerçekleştirme, “kişilerin, toplumların ve hatta türlerin kendilerini idrak etmeleriyle orantılı olarak artacak veya yükselecektir.”

Naess’e göre Kendini Gerçekleştirme, insan benliğinin de kişisel egonun da bir bütün olarak kozmos düzeyine varıncaya kadar, hep kendinden daha büyük bütünlerle özdeşleşmesini gerektirir. Bu özdeşleşme, Naess’e göre saf psikolojik bir durum değildir, daha çok, metafizik birbirine bağlılık olgusunun tanınması, kabullenilmesi zemininde yükselen bir şeydir…


“Kimliğimizi daha büyük bütünlere dahil olduğunun farkına vardığımızda kimlik/özdeşlik alanımızda, dolayısıyla ben-sevgimizde de bir genişleme meydana gelecektir.” Naess, bu şekilde yürekten fışkıran doğal dünyayı koruma isteğinin, doğanın içkin bir değeri olduğu düşüncesi sonucunda rasyonel olarak doğanın etik bir saygıya değer olduğuna inanılmasından kaynaklanan koruma isteğinden daha önemli olduğuna işaret eder. Doğa ile özdeşleşme üzerine oturan koruyucu tavır, benliklerin içkin değerinin kavranışı ve kabulü üzerine oturan görev etiğinden özen etiğine doğru bir kaymayı gösterir. Bu durum, “yabancılaşmayı, kendini Doğa’da kendi evinde hissetmek gibi anlatılması imkansız bir duyguyla değiştirerek kesin bir şekilde tedavi eder, doğayla uyum içinde yaşam eğilimini güçlendirir.”

Bu bağlamda, Benlik’in gelişiminin insan dışındaki yaşamı da kapsamasının önemini ısrarla belirten derin ekolojistler, “Kendini Gerçekleştirme” ilkesinden ve onun uzantısı olan ‘özdeşleşme’ ilkesinden, “Biyosferik eşitlik, ya da canlı merkezli eşitlik ilkesini de çıkarırlar. Burada, insanın dahil olduğu Benlik algısı içinde diğer türlerin de eşit haklara sahip olmalarını vurgulamak amacıyla bu ilke formüle edilmiştir. Bir ekosistemde bir organizmanın yaşayabilmek için enerjisini dışarıdan alması, başkalarını besin ya da sığınak olarak kullanması kaçınılmazdır. Bu noktada derin ekolojinin genel ilkelerinin ısrarla vurguladığı insan dışındaki varlıkların kendilerini gerçekleştirme hakkını tanımaya yönelik bu ilke ekseninde, derin ekolojistler, çıkarların çatışması noktasında, insanlardan yana tavır alma konusunda pek istekli değillerdir.

Söylenenler ışığında, Derin ekolojinin ayırt edici felsefi yanının, “insan dışındaki dünyanın içkin değerinden çok, mümkün en geniş özdeşleşmeyi sağlayacak bir varlık durumu üzerine tartışmalarından” ileri geldiğini iddia etmek mümkün görünmektedir.

(alıntı)

saygı ve dostlukla
 
#7
teşekkür ederim düşünsel..
ekolojik "kuramsal" zeminlerle ilgili hiç bir şey bilmediğimi fark ettim..bildiklerim ise.., sadece kendi zihnime akan bilgi ve algıların oluşturduğu içgüdüsel-düşünsel kavramlarmış..,
yazıyı okurken(ilk okumalarım daima hızlı olur) kendimi derin ekolojik akımdan hissettim.:)
İdeolojideki değişme esas olarak giderek yükselen bir yaşam kalitesinin (içsel değeri olan konularda saklı olan) değerlendirilmesine yönelmelidir. Yoksa yüksek bir yaşam standardına ulaşmaya değil. Kocaman (big) ile, büyük (great) arasındaki farkın derinden bilincine varılacaktır.
buna gerçekten "büyük" laf diyorum.. toplumsal refah nedir denilince bol üretim zengin teknolojik birikimler akla geliyor.. ve kentleşme akla geliyor.. kentleşme çağımızda bir canlıyı doğal yaşamdan koparıp, kafese sokma gibi bir şey artık.. gücü olan bundan bir yere kadar yırtıyor.. yerleşimlerini kırsal alanlara taşıyor.. tatillerini mevsime göre hatta daha zenginleri keyfine göre.. doğaya dönük alanlarda yaşıyor..
eski gravürlere ve fotograf zamanlarındaki ilk çekimlere baktığımda.., o zamanın kent merkezleri berbat birer.., varoşlar gibi.. kent merkezi dışındaki şatolar villalar hariç..

dünyayı bu hale getiren ideoloji budur..
aklı ve yasasını doğanın üstüne yerleştirdiği için Platoncu ikicilik, evreni insanın amaçları için kullanılacak bir nesneler stokuna indirgediği için 17.yy’dan itibaren Bacon ve Descartes ile birlikte, Avrupa’da kendini dayatan bilimin teknikçi kavranışı ve her türlü başka değerlendirmeler karşısında, ekonomiye öncelik tanıyan bütün bir modern sanayi dünyası
evreni insanın amaçları için kullanılacak bir nesneler stokuna indirgediği için
işin bütün özü burada.. ilk yazımda eski ahid ve ardıllarından bunun için örnek vermiştim.. hoş bunu bilerek vermedim.. bu yazı bilincimi daha berraklaştırdı..

Bu ilkelerden çıkarılabilecek ilk sonuç, derin ekolojinin insan merkezli düşünce sistematiğine yönelik bir eleştiri ortaya koyduğudur. İnsan merkezli düşünce sistematiği sadece eleştirilmez, aynı zamanda ekolojik krizin önemli bir kaynağı olarak da görülür. Bu sorunların çözümü ise ideolojik, ekonomik, kültürel ve teknolojik yapıların tamamında yapılacak bir değişiklik ile mümkün görünmektedir. Başka türlü söylendiğinde, Derin ekolojistlerin ekolojik krizin kaynağı olarak insan merkezci felsefeyi, özellikle insan ve doğayı ayıran yaklaşımları ortaya koyması, onları bu düşünce sistematiğine alternatif bir Eko-felsefe, Arne Naess’in deyimiyle Ekosofi geliştirmeye itmiştir.
derin ekoloji zeminsel düşünce tarzına neden ve nasıl itiraz edildiğini ilk yazıda okudum..
yanlış-eksik algılarla yaklaşıyor olabilirim ama anladığım kadarıyla.., toplumsal ekolojik zeminlerin önermesi önce insan ile başlamak gerekir üzerinedir.. çünkü insan doğaya müdahale edebilen etkileyebilen bir unsurdur.. bunu düzeltmeden doğa ile bir denge kurulamaz diyorlar..

ilk başında mantıklı ve akılcı bir şey gibi görünse de.., ve eleştirilerindeki doğayı bir veri insanı ve toplumu ayrı bir veri olarak alma ve birini öne çıkartma hatalıdır sözleri doğru olsa da.. ve ben bu eleştiriyi içeren bir şeyi derin ekoloji zemininde görmemiş olsam da..,
toplumsal ekoloji zeminini daha hatalı olarak görüyorum..

..Ona göre doğa, cansızdan canlıya ve nihayet toplumsal olana doğru birikerek çoğalan evrimsel bir süreçtir.(3) Bu tanımdan yola çıkan Bookchin, insanı, toplum oluşturma becerisiyle ve aslında, bu becerinin altında yatan yeti olarak akıl ve istence sahip olmasıyla(4) hayvan ve bitkilerden ayırır. Böylece, insan ve insan olmayanları birbirlerinden ayıran özellik, insanların toplumlar; diğer varlıkların ise topluluklar oluşturmaları olarak karşımıza çıkar. İnsan toplumlarını eşsiz topluluklar yapan ve onları diğer tür topluluklarından ayıran ölçüt, onların “yaşam araçlarını korumada açıkça belirlenmiş sorumluluk, birlik ve kişisel ilişki biçimleri çerçevesinde genellikle son derece katı bir şekilde yapılanmış, kurumsallaşmış topluluklar olmalarıdır.”(5)

bu bölümdeki topluluk ve toplum oluşturma ayrımını "insanca" bir bakışla yaptığını görüyorum..

bir yöredeki bitki örtüsü topluluk değildir.. oluşmuş bir toplumdur.. mantarlarla göklere uzanan güneş ışınlarını absorde eden ve çevredeki atmosferi düzenleyen soluma sistemleri ile bir toplumdur.. hatta bu topluma içinde yaşayan tüm canlılarda dahildir.. mikro organizmalar(nbakteriler vs.) dahil kuşlar-arılar vs. hepsi birer işleyiş içindedir.. buda çatışma-uzlaşma-etkileme -etkilenme diyalektiği taşır..
zaman izafidir.. uzayda başka yerkürede başka hatta afrika savanlarında başka kentde başka işler..
insanlara göre toplum ve topluluk ayrımı yapılabilir.. örneğin..; bir piknik alanında toplanmış olanlara yada bir miting alanında toplanmış olanlara yada bir takım taraftarlarına topluluklar diyebilirsin.. sosyal-kültürel-yaşamsal(üretim-paylaşım-vs.) düzeneği olan bir landaki insanlara da toplum diyebilirsin..

yukarıda anlattığım.., orman toplum mu topluluk mu.. yada bir işletmede toplanmış fideler topluluk olabilir mi.. bilemiyorum.. düşünmüyorum da..,
yabani sığır sürüleri toplum mu.?.. yada bir besihanedeki sığırlar topluluk mu..?
roma senatosunu oluşturanların sistemi içindeki elitler toplum mu.. çünkü her şeyi belirleyen onlar.. ya romalı köleler topluluk mu..?
İnsan toplumlarını eşsiz topluluklar yapan ve onları diğer tür topluluklarından ayıran ölçüt, onların “yaşam araçlarını korumada açıkça belirlenmiş sorumluluk, birlik ve kişisel ilişki biçimleri çerçevesinde genellikle son derece katı bir şekilde yapılanmış, kurumsallaşmış topluluklar olmalarıdır
altı çizili yer bir orman için okyanuslar ve yerküre için vs. için.., de.., geçerlidir..
hatta.., insan toplumlarından daha fazla.. yaşam araçlarını korumada açıkça belirlenmiş sorumluluk, birlik ve kişisel ilişki biçimleri çerçevesinde genellikle son derece katı bir şekilde yapılanmış, kurumsallaşmış sistemler içerirler.. oysa insanlar için söylediği bu tanımlamalar gerçeklikde hiç de öyle değildir..

insanlarda bu" mükemmelliyeti" görenin.. doğadakine bakınca.. tanrıya inanmaması için neden yoktur..!!! o zaman bırakalım bu daha sistemli nesnel işleyiş yine bu nesnelliğe bağlı oluşan ekonomik işleyişi bir yerde gerekli zemine getirir..,
yada yanlış anlamadıysam..; daha mükemmel olan insan toplumları kendini mükemmel düzenler ise doğayıda daha iyi işletir ve düzenler.. bu sadece şu anlamda olsa yine doğrudur.. doğanın işleyişini bozmayacak şekilde oluşan ve doğanın kendini sürekli kılışını örselemeyen.., toplulukllar zaten doğaya uyumludur.. bunu zaten "derin"cilerde söylüyor..

ama toplumsal ekoloji zemini.., --hayır bu işlerin(doğanın ve insanların işleyişini) düzenlenmesi-yönetilmesi insan eli ile yapılmalıdır.. hali hazırda var olan toplumlar bunu beceremiyor.. sorun becerecek bir toplumsallık kurulmasındadır..-- diyorlar.. ve insanı doğanın dışında olmasa da üstünde bir "varlık" olarak görüyorlar.. oysa insan da doğanın içindedir.. üstünde olan varsa!! eğer.. tanrıdır!! ki.., yoktur.., ve insan da tanrı yada onun seçilmiş.., yeryüzü krallığının temsilcisi değildir..
kısaca.., derin ekoloji zeminini bir sadece ekolojik kuram olarak görürsek.. onu yadsımamızı gerektirecek bir şey göremiyorum.. insan toplumsal yapıları ile ilgili kuramlar başkadır ve bu zemin ile karşıtlığı olamaz.. bu zemin içinde olarak kendi toplumsal sistem kuramını yaratabilir ifade edebilir bence..

feminizm örneğini onun için vermiştim.. feminizm dişil alanı irdeleyen bir kuramsal zemin olabilir ama bu kuramsal zeminin insan topluluklarının yarattığı sistem içindeki duruşu ve her ikisininde doğa içindeki duruşu anlamında bir ayrıştırmayı anlayamam.. yani.., farklı zeminlerin duruşları aynı zemin içersinde duruşlar anlamında farklılaştırılmalıdır.. tümünü içeren bir felsefi kuram ise bütünsel kuramlar anlamında ayrıştırılmalıdır..
bir tek kuram ve nesne ile tüm doğayı bırakın insanlığı bile ne tanımlayabilir.., nede tek tümsel çözüm olarak sunabiliriz..

dediğim gibi bilgilerim daha eksiktir.. analizlerim de bu anlamda bir çok noktada eklektik olabilir.. hatta eleştiri diye getirdiklerim de yerine oturmuyor da olabilir.. halen kendimle tartışmaktayım..

dostlukla

suat
 
#8
derin ekoloji, insan türünün diğer türlerden farkını, bu türün çevreyi değiştirebilecek güçlerini görmeyen bir yaklaşım noktasına daha yakın durmak ile birlikte,insana dair Toplumsal Ekolojistlere göre daha fazla olumsuz bir tavır takınmaktadır da diyebiliriz.

''toplumu doğaya yabancı bir şey olarak görmek, modern düşünceye hakim olan toplum-doğa ikiliğini yeniden üretmektir.'' Hümanizm karşıtı olan bu tür bir düşünce doğal dünyaya kaynaklara indirgeyen birçok açılıma yol açmaktadır. Bookchin’e göre, derin ekoloji, insan türünün diğer türlerden farkını, bu türün çevreyi değiştirebilecek güçlerini görmeyen bir yaklaşımdır.Bu bağlamda GAİA teoriside ''derinciler'' tarafından ortaya atılmıştır.Bu teoriye göre,doğa kendi kendini yenileyebilen-iyileştirebilen bir yapısallık arz eder demekte ve dağanın bu iyileştirici yapısallığıyla insana gereksinim duymayacağını belirtmektedir.Tabi bir yönüyle (yanlış bilmiyorsam) Derin ekolojistler,teknolojiyi kökten reddeden bir düşünce içerisinde de olmuşlardır.Dünya kendi kendini düzenleyen bir düzen olarak varlığını idame ettirebiliyor ise,bu noktada ''insan''a ne kadar ihtiyaç vardır?İşte burada 'insan'' öngörüsü ''bireysellik'' içerisine sokulmakta anladığım kadarıyla ama Toplumsal ekolojistler ise,dünyanın kendi kendini dönüştürmesini bir noktaya kadar kabul ederken,insanında (toplumsal olarak) dünyayı değiştirebileceğini ifade ederler.Buna örnek olarak;Barajların bulunduğu bölgelerdeki iklim hareketlerini (uzun vadede) gösterebilir ya da dünya sıcaklığının (küresel ısınma) her yıl arttığı örneğini verebiliriz.Buda doğa ile insanın tarihsel anlamda bir arada yürüdüğünü göstermesi açısından kaide değerdir.

toplumun da, doğa ile birlikte karşılıklı etkileşim içinde bir tarihe ait olduğunu önermek,hali hazırda insanın (toplumun) doğadan ayrılamayacağınıda gösterir ama Gaia teorisi bağlamında,Derin ekolojistler,doğayı tek başına görmekte,insanı bir noktada doğadan soyutlamaktadır bana göre ve hal böyle oluncada toplumsallığın geçersiz olduğunu (kurumsallaşma olarakta görülebilir) iddia etmektedirler.

Derinci ekolojistler noktasında Gaia,biyomerkezcilik,ekosafi gibi kavramlar önemli olmakta.Bulabileceğim materyalleri buradan yayınlamaya çalışırım.

saygı ve dostlukla...
 
#9
toplumun da, doğa ile birlikte karşılıklı etkileşim içinde bir tarihe ait olduğunu önermek,hali hazırda insanın (toplumun) doğadan ayrılamayacağınıda gösterir ama Gaia teorisi bağlamında,Derin ekolojistler,doğayı tek başına görmekte,insanı bir noktada doğadan soyutlamaktadır bana göre ve hal böyle oluncada toplumsallığın geçersiz olduğunu (kurumsallaşma olarakta görülebilir) iddia etmektedirler.
Derinci ekolojistler noktasında Gaia,biyomerkezcilik ,ekosafi gibi kavramlar önemli olmakta.Bulabileceği m materyalleri buradan yayınlamaya çalışırım.

sevgili düşünsel...,
bana ne çok fikir değiştiriyorsun.. diyebilirsin.. bu son yazını okuyunca.. derin ekoloji zemininden ayrılma gereği duydum...:)
bir düşünce üretimini okurken onunla aynıymış gibi okumaya çalışırım.. yani doğrularını yakalayabilmek için.., (itirazcı)ön-tepkisel algı toplama işleyişimi geriye atmam yada etkisini en aza indirmem gerekir.. ki.., öncelikle doğrularını ayıklayabileyim..
(bunu söylememe karşın tam becerebildiğimi söyleyemem..:D)

son vurgun önemliydi..
toplumsallığın gereksizliğini söylemek.., eğer biçime-niteliğine ilişkin ise doğrudur ama.., insanlığın tekrar sürü aşamasına dönmesi ile ilişkin ise bu yanlıştır.. zaten yaşadığımız toplumsal sistem(uygarlık) sürünün bir çeşidi oluyor.. toplumsal üretim-yaşam ama el koymada-yetkide vs. oligarşik yani "zor"a dayalı .., "uygar"ca-gizlenmiş bir "zor"

yeni bilgi aktarımlarını merakla bekliyorum...

suat
 
#10
DERİN EKOLOJİNİN UNSURLARI


Derin Ekolojinin temel etki eksenini kuran Ekosofinin şekillenmesinde payı olan hayli çeşitli kaynaklar arasında, mistisizmin önemli bir yeri olduğu konuylailgilenen pek çok kişi tarafından kabul görmektedir. Bu argümanı ileri sürenler, Derin Ekolojinin, manevi kurtuluşa1 ilişkin temalarına vurgu yapmaktadır. Bunlar arasında yer alan Jonathon Porrit, derin ekolojinin maneviyatçı eğiliminin, özellikle, yabancılaşmanın açıklanabilmesi için önemli olduğuna işaret eder. Ona göre, insanlar dünyanın evleri olduğu bilincinden uzaklaşmışlardır. “Metafizik yeniden yapılanmaya nereden başlayabiliriz sorusunun yanıtı herhalde yeryüzünün kendisinde olacaktır. Yeryüzünün üstünde yaşadığımızı kanıtlayacak olan da onun bir parçası olduğumuzun bilincine varmaktır.” Öyleyse, Porrit’e göre, derin ekolojinin temel hedefi anlamını yitirmiş bir dünyaya anlam kazandırmaktır. Porrit’in dikkat çektiği bu anlam, Derin ekoloji tarafından, pek çok felsefi düşünümden harmanlanan manevi kurtuluş söylemlerinin Ekosofi’de kesiştirilmesi ile ortaya konur.

Ekolojik dünya görüşü önemli ölçüde mistisizm içerir. Zira, mistik görüşlerinortak eksenini varolanların aynı gerçekliğin değişik görünüşleri olmakla birlikte, özce bir olduğu vurgusu oluşturmaktadır. Ekolojide de, ekosistemdeki çeşitli varlıklar aynı enerjinin değişik görünüşleri olarak algılanır. İkinci olarak, panteist mistik geleneklerde, doğaüstü bir tanrı olmadığından, Tanrı ya da kutsal güç, doğada içkin olduğundan, doğa ve doğaüstü kutsal ve kutsal olmayan ayrımı da söz konusu değildir. Böyle bir ayrım olmayınca, bütün varolanlar kutsaldır.

Ekolojik görüşte de, kutsallık, değer ve anlam doğada içkin olarak vardır. Üçüncü olarak, mistik gelenekler insan merkezci değil, varlık-merkezcidir. Mistik geleneklerde, insan diğer varlıklar arasında bir varlıktır; diğer varlıkların efendisi olarak görülmez. İnsanın sadece birey olarak değil, tür olarak da alçak gönüllü olmasının erdemine inanan Aziz Francis’in çevrecilerin babası olarak kabul edilmesi gerektiğini öneren White’ın, bu önerisi bu çerçevede anlam kazanmaktadır. Dördüncü olarak, mistikler, mutluluğu maddi tüketimde değil, içsel tinsel açılma ve gelişmede bulurlar. İhtiyaçlarını çoğaltma yerine azaltmada görürler; sade bir yaşam tarzı sürerler. Ekolojistlerin de benimsediği ve önerdiği yaşam tarzı bu sadelikle önemli paralellikler içerir. Son olarak, mistik geleneklerde, izleyicinin sonul amacı, tüm varolanla özdeşleşme, varlığın birliğini deneyimlemedir. Derin Ekolojinin ortaya koyduğu Ekosofi’de de tam öz gerçekleştirimin, mükemmelleştirmenin yolu evrenle özdeşleşmedir.


Ekolojist dünya görüşü ile mistisizm arasında belirginleşen bu paralellikler, en net biçimde Derin Ekolojistlerin düşünce setinde gözlemlenebilmektedir. Ne var ki, Ekosofi, bu paralel zemine diğer çok çeşitli öğretileri de harmanlayarak katmaktan geri kalmamıştır. Bunlardan öne çıkanlarından kısaca bahsedilecek olunursa, Taoizm ve Budizm1 dikkati çekecektir.


Çin felsefesinde, Tao olarak adlandırılan evrensel akış, evrenin doğal ritmi anlamına gelmektedir.İnsan dışındaki diğer canlılar, Tao ile uyumlu bir yaşama kendiliğinden ulaşabilmekteyken, insan, evrenin akış sürecinin içine aklı eren bir varlık olarak katıldığından bu ritme ancak bilinçli çabalarıyla, egolarının kendilerinin olmayan bir güce boyun eğmesiyle ulaşabilmektedir. Ne var ki, insan, evrenin denge sistemine uyumlu bir biçimde katılma sorumluluğunu da taşımaktadır. Buradaki sorumluluk oldukça kritik bir rol oynamaktadır. Elgin’in sözleriyle söylendiğinde, “kendi kendimizi bulmamız her şeyden önce evrenin ya da Tao’nu o yumuşak ama kaçınılmaz yolunu bulmamıza bağlıdır. Derin Ekolojinin, Ekolojist Hareketlerin içine sızan Ekosofi öğretisini şekillendiren bir diğer öğreti ise, Buddha Schakyamuni’nin öğretisinden beslenir. Bu öğretinin en temel kavramı olan patticasamuppada, tüm tür ve şeylerin, karşılıklı bağımlılık içinden oluştuklarını açıklar.Ekoloji bilimi organizmaların çevre ile kurdukları ilişkileri incelerken, kullandığı geri bildirim, karşılıklı bağımlılık, etkileşim gibi kavramlarla, kadim patticasamuppada formülasyonlarını yeniler görünmektedir.

Taoizm ve Budizmin, Ekosofi’ye katkıları bu biçimde kısaca özetlendiğinde, Fritjof Capra’nın, Derin Ekolojiyi, dünyayı birbirleriyle ilintili ve birbirine bağımlı bir olgular ağı olarak gören bir hareket olarak tanımlaması anlam kazanır.Bu bütünlük ilişkisi içinde kendisini kozmosun parçası olarak görebilen insan, bu durumu bilinç düzeyinde açığa çıkarabilir. Dolayısıyla, Capra’ya göre, Derin ekolojinin terminolojisinde, farkında olmak son tahlilde manevi bir bilince sahip olmaktır. Bu bağlamda, Derin ekolojinin manevi bilinci yeni bir düşünce olmasına rağmen, “eskimeyen” manevi dinler ve gelenekler (Hıristiyan, Yahudi ya da İslam mistizmi, ya da Amerika Kızılderilililerinin manevi geleneklerinin temelini oluşturan kozmoloji) paralel gelişmiştir ve onların bir parçasıdır. Hatta, derin ekolojinin, “bilimsel bir disiplin ya da meşru bir felsefeden ziyade, seküler bir din oluşturmak amacında olan mistik bir yönelişi” ifade ettiğini de ileri sürenler vardır. Ne var ki, bunca çeşitli öğretiyi bünyesinde barındıran Ekosofi, Budizmden esinlenen bir felsefeyi, Hıristiyanlıktan esinlenen bir felsefeyi ya da hiç dinsel olmayan yaklaşımları nasıl tek bir potada eritecektir? Bu sorunun cevabı, insan-öznenin yaşamını belirli ilkeler çerçevesinde yönetmesini salık veren önerilerde yatmaktadır.

BÜTÜNLÜK VE SİSTEM TEORİSİ

Derin Ekolojist dünya görüşünün düşünsel kaynakları hakkında buraya dek anlatılanlar doğrultusunda, mistisizmin, manevi bir anlam arayışının beslediği Ekosofi, kuşbakışı değerlendirildiğinde bile bir bütünlük kavrayışını beraberinde getirir görünmektedir. Bu noktanın altını çizen Capra’ya göre, çağımızın bütün sorunlarının birbirlerinden ayrılamazlar, çünkü bu sorunlar sistemle ilgilidirler.Ona göre, üçüncü dünya ülkelerinin dış borç sorunu çözülmedikçe hayvan ve bitki türlerinin yok olmasının önüne geçilemeyeceği örneğinden hareketle, bu türden sorunların kökeninde, algılama krizinin değişik yansımaları yer almaktadır. Derin Ekolojistlere göre, eski paradigma olarak adlandırılabilecek bu algılama biçimi, mekanik dünya görüşünden kaynaklanır; Descartes’in felsefesine, Newton fiziğine dayandırılır. İşte, Derin Ekolojistlerce, bu mekanik dünya görüşünün geride bırakılması salık verilir.


Bu hedef doğrultusunda kendisinden faydalanılan sistem yaklaşımına göre, “…sistemler, parçaları daha küçük ünitelere bölünmeyen tamamlanmış bütünlüklerdir(…) En küçük bakteriden, çeşitli bitkilere ve insanlara kadar bütün organizmalar, tamamlanmış bir bütün, dolayısıyla canlı bir sistemdir.” Ancak sistem sadece bu organizmaların toplamı anlamınagelmemektedir. Sistem, bundan daha fazlasını ifade eder zira sistemin parçaları sistemden yalıtılmış değillerdir. Dolayısıyla, sistem yaklaşımı parçalara değil, bütünün işleyiş ilkelerine yoğunlaşır. Bu noktada, parça ile bütün arasında ortaya çıkan gerilimle baş etmek üzere, çeşitli görüşler öne sürülebilmektedir. Örneğin, Capra, her canlı sistemin tam bir bütün olması, buna bağlı olarak kendi özgünlüğünü ortaya koyması ile aynı zamanda daha geniş bir sistemin parçası olması arasındaki gerilimin, bu iki eğilim arasında denge kurarak çözülebileceğini öngörür.Eski paradigma olarak nitelediği mekanik görüşün sorunu ise, bu eğilimlerden sadece ilkine ağırlık vermesinden ileri gelmektedir.


Bu bağlamda, sistem kavramının, esas olarak modern olmayan, “bütün” veya “organizma” nosyonunu, yeniden bilimsel söyleme kattığını ileri sürmek mümkün görünmektedir. Böylelikle, hem bütünün önceliği konusunda ısrar edilmesine imkan sağlanmış, hem parçanın bağımsız rolü olduğu kabul edilmiş, hem de birey-üstü gerçeklik fikri terk edilmiş olur. Wolfgang Sachs’ın sözleriyle söylendiğinde, sistem düşüncesinin temel metaforu kendine hükmeden, “kendi icraatını değişen koşullara göre uyarlayabilen ve bunu önceden belirlenmiş kurallara göre yapabilen bir makine” 1olarak ortaya çıkmaktadır. Öyleyse, ortaya atılan yeni paradigmada, “…gerçekliğin genel sistem teorisinde kullanılan anlamda bir sistem olarak görülmesine dayanılmakta, sistemler, özelliklerine indirgenemeyen entegre bütünler olarak kavramsallaştırılmaktadır. Böylelikle de, sistemler temel öğelerden değil, onlar arasındaki ilişkilerden oluşmaktadır.” Sonuç olarak ise, sistem yaklaşımı, mekanik dünya görüşünün vurguladığı temel öğeleri bir kenara bırakarak, örgütlenmenin temel ilkeleri üzerine odaklanabilmektedir. Bu çerçevede ise, kendi kendini organize etme kapasitesine sahip olduğu ileri sürülen örgütler, toplumlar, eko-sistemler, hepsi birer sistem olarak ele alınabilmektedir.


MALTHUS VE NÜFUS

Derin Ekolojinin, manevi anlam arayışında kendisine kılavuzluk eden mistisizm ve bu kılavuz ışığında vardığı bütünlük anlayışının şekillendirdiği, mekanik dünya görüşünü terk etmeyi salık veren sistem teorisi, bir diğer düşünce setinin argümanları ile tamamlanır. Malthus’un nüfus konusundaki görüşleri üst başlığı altında toplanabilecek bu varsayım setine göre, Aydınlanma’nın sınırsız mutluluk ve ilerleme inancı konusunda hiç de iyimser olunmamalıdır zira, nüfus her zaman üretimden fazla büyüyecektir.

…nüfus artışı, besin, sağlık koşulları, konut koşulları, vb. gibi yaşamı sürdürmek için gerekli araçlar tarafından sınırlanır. Bu araçlar arttıkça, nüfus da düzenli olarak artar. Ancak, yaşam araçlarının artışı ile nüfus artışı farklı oranlarda olur;… yaşam araçları aritmetik olarak artmasına karşılık, nüfus geometrik olarak artar.

Başka türlü söylendiğinde, Malthus, herhangi bir toprak parçasından besin tedarikinin, emek uygulamaları, teknik gelişmeler aracılığıyla artırılabileceğini, ancak bu artışın azalan oranlarda yani aritmetik bir şekilde olacağını, dolayısıyla nüfus artışını yakalayamayacağına işaret eder. “Besin kaynakları ile nüfus arasındaki denge, nüfus artışının bir biçimde denetlenmesiyle kurulacaktır. Malthus’a göre artış iki biçimde kontrol edilir: pozitif denetim ve önleyici denetim. Pozitif denetimler; savaş, salgın hastalık, açlık, yoksulluk, sefalet, doğal afetler gibi insanın doğal ömrünü kısalmasını sağlayan her türlü faktörü kapsar. Önleyici denetimler ise, nüfus fazlalığının ortaya çıkmasını engelleyen tedbirler olarak karşımıza çıkar.

Cinsel ilişkiden kaçınma, evliliğin geciktirilmesi, evlilik içinde kendini gemleme bunlar arasında yer alır. “Demek ki, kaynaklar ile nüfus arasındaki denge, ya sefaletle ya da ahlaksal düşüklük ile kurulacaktır.”Bu bağlamda, Malthus’un derin ekolojistlere yaptığı en temel katkı onun düşüncelerine mündemiç olan kaynakların sınırlılığı düşüncesidir. Kaynakların sınırlılığı göz önüne alındığında ise, sonsuz ilerleme de gerçekleşmesi olanaksız bir hayal olmaktan öteye gidemeyecektir. Bunun yanında, Malthus’un görüşlerinin, Ekoloji biliminde hakim kanı haline gelen nüfus artışının, çevrenin taşıma gücünü (carrying capacity) denetlendiği görüşüyle de önemli paralellikler taşıdığı gözden kaçırılmamalıdır.

EKOSOFİ

Ekosofi, mistisizm, sistem teorisi ve Malthus’un görüşlerinin bir harmanlanışından türetilmiştir. Bu düşünsel kaynaklara yaslanarak, ne teknik bir bilginin ne de hümanist bir etik ve ahlakın “gerçekliği görmemize” yardımcı olacağı görüşünde ısrarlı olan Naees, derin ekolojinin, yüzeysel ekolojiden temel ayrım noktasının aslında derin sorular sormak olduğunu, ekoloji bilimi üzerine yaptığı bir değerlendirmeyle örneklendirir. Naess’e göre ekoloji bilimi özel bir ekosistemi ne tür bir toplumun sürdürebileceği sorunuyla ilgilenmemektedir. Bu durumun temel sebebi olarak Naees, bu tür soruların değer kuramını etiği ve politikayı gerektirmesini gösterir.Dolayısıyla Naess’e göre ekoloji bilimi tek başına yeterli olamamaktadır. Etik norm ve onları uygulanmasını içeren bilgelik kavramının Yunancadaki karşılığı ve ekoloji biliminin ekosunu birleştirerek türettiği ekosofi kavramını ortaya atar. Ekosofi, bilimden bilgeliğe geçişin gerekliliğine işaret eden bir kavramdır. Ne var ki, ekosofi tek başına felsefi, ya da etik bir alana dayanan bir kavram olarak değil, aynı zamanda ekoloji biliminin çıkardığı sonuçlara da dayanan bir kavramdır, ve amaçladığı bu hatları birleştirmektir. Bu çerçevede “Derin Ekoloji, ekolojiyle bilimden ayrı bir şey olan, ancak ona da yaslanan ve Naess’in ekosofi dediği, yeryüzü temelli bir bilgelikten yola çıkar.

Ekosofi, daha derin bir bilme biçimi, gezegenle bir olmamızın bir bilincidir.” Bu bilince ulaşmak üzere, birbirlerinden farklı temellere sahip ekosofiler geliştirmek mümkündür. “Örneğin, kimisi, Budizm ve Taoizm gibi Uzakdoğu dinlerine, kimisi Hıristiyanlığa, kimisi Bahailiğe, dayanarak bu ilkeleri temellendirebilir.” Bu noktada çeşitliliğe yapılan vurgunun temel ilkeler ekseninde bireysel ekosofilerin oluşturulmasına yansıdığı da söylenebilir. Ekofelsefe onun kişisel biçimi olan ekosofi ise hem normları, kuralları, postulaları değer önceliklerinin telaffuz edilmesini hem de evrenimizdeki olgularla ilgili hipotezleri içerir.”

Ekosofi, Naess’in gösterdiği üzere kişisel bir biçim olarak ortaya konsa da yukarıda sayılan ilkelerin bağlayıcılığına istinaden, derin ekolojistlerin ortaklaştıkları noktalar üzerinden genel bir felsefi hattın belirginleştiği söylenebilir. İşte bu genel felsefi hattın belirlenmiş olması, ekosofi ile derin ekolojiyi aynı anlamda kullanıldığı durumunu karşımıza çıkarır. Bu yaklaşım bir çelişki olarak görünmesine rağmen derin ekolojinin amaçladığı yeni düşünce sistematiğinin çoğulculuk ve holizmin bir arada yer alabilmelerini sağlamaktadır. Bu çerçevede Naess’in, Ekosofi T olarak adlandırdığı kendi ekosofisinin temel ilkeleri genel olarak derin ekolojinin temel ilkeleri olarak da gören yaklaşımlar mevcuttur.Hatta Bill Devall ve George Sessions, bu ilkeleri derin ekolojinin ilkeleri olarak formüle etmişlerdir.


İNSAN-MERKEZCİLİK VERSUS BİYO-MERKEZCİLİK


Derin ekolojistler, doğayı, doğal-canlı cansız- varlıkları nesne, insanı da özne olarak ayrı kategorilere koyarak, doğayı bir bilme ve eylem konusu –nesnesi- olarak ele alma anlayışı üzerine kurulu bilim anlayışını tamamen insanın özüne aykırı bir yaklaşım ve tutum olarak niteleyip reddetmektedir.” Reddettikleri bu yaklaşımın gelişim çizgisini ise şu biçimde formüle etmektedirler, bir diğer deyişle, tarih içinde ortaya çıkış sıralarıyla şunları suçlamaktadırlar: aklı ve yasasını doğanın üstüne yerleştirdiği için Platoncu ikicilik, evreni insanın amaçları için kullanılacak bir nesneler stokuna indirgediği için 17.yy’dan itibaren Bacon ve Descartes ile birlikte, Avrupa’da kendini dayatan bilimin teknikçi kavranışı ve her türlü başka değerlendirmeler karşısında, ekonomiye öncelik tanıyan bütün bir modern sanayi dünyası. İnsan-merkezci tutumdan sorumlu tutulan bu tarihsel gelişim çizgisine karşıt olarak, Derin Ekolojiye göre, hümanizmin ahlaki geleneği Rönesans’tan beri, etik görevlerimizi, bizimle eşit oldukları düşünülen başka bireyler karşısındaki yükümlülüğün sözleşmeci modeline göre tasarlamıştır. Bu modelin geçerlilik alanı ise insan denen varlıkla sınırlı olmuştur. Oysa, insanın diğer canlılara, gelecek kuşaklara, “imal edilmiş ya da doğal cansız nesnelere, sistemlere (aile, tür, ülke, biyosfer) kendine ve Tanrıya karşı ahlaki mecburiyetleri bulunmaktadır.”

Bu mecburiyetlerin gereklerinin farkına varılması ve yerine getirilmesi ise, Derin ekolojinin isim babası Arne Naess’in öne sürdüğü uyumlu yaşam biçiminin sürdürülmesi ile mümkün olabilecektir. Özetle, “Derin ekoloji yaklaşımına göre, bugün bilime dayanarak doğaya egemen olmamızın yerine “biyomerkezci eşitliğe” dayalı bir yaklaşım sunmak gereklidir. Biyo-merkezci eşitlikte insan ırkı, daha geniş kapsamlı bir gezegen sisteminin bütün yaşam biçimlerinin eşit yaşam hakkına sahip olduğu bir parçası olarak değerlendirilir.” Doğanın insanlara hizmet etmek amacıyla yaratılmadığı inancına dayanan Biyo merkezcilik, aslında derin ekoloji tarafından ortaya konmuş yeni bir teori değil, dünyanın geçmişten miras kalan ve geleceğe de miras bırakılacak olan şeklinde kavrandığı eski bir bilgeliktir. İşte bu bilgelik, Derin ekolojinin düşünce setinin temelinde yatan hem biyosferin (diğer bitki ve hayvan türleri) hem de ekosferin (biyolojik olmayan çevre) yaşamasının sürekliliğini sağlamak lehine, modern toplumun insan-merkezliliğini reddetmektedir.

EKOLOJİK BENLİK: KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME VE ÖZDEŞLEŞME

Derin ekolojinin ikinci temel prensibini oluşturan ‘Kendini Gerçekleştirme’ ve onun yakından bağlantılı olduğu ‘Özdeşleşme’ İlkeleri üzerine görüşler ortaya koyan Bill Devall, bu iki ilke arasındaki ilişkiyi açıklamak üzere benlik kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. Devall, benliği, çok karmaşık açık ve canlı bir ilişkiler sistemi olarak görür. Ona göre, benliğe bu açıdan bakmak, insanı çevresiyle hem biyolojik hem de psikolojik bağlarla bağlandığını gösterir. Devall’a göre, insanlar, kendileri dışındaki, hayvanlar, dağlar ve nehirler gibi varlıklarla özdeşliklerini, yani onların varlıklarının anlamını hissettiklerinde, onlarla kimlik birliğine ulaşırlar. Devall, bu durumdan varlıklar arası anlaşmazlık ya da çatışmaların olmayacağı sonucunu çıkarmaz. Ona göre, bu birlik duygusunun yani ekolojik benliğin en önemli katkısı, iyi davranışların ve doğru geçim yolunun soyut bir ahlak kuralına, özveriye ya da kendini mahrum etmeye dayanmamasıdır. Ekolojik benlik, özdeşleşme aracılığıyla oluşacağından, insanın kendinden farklı görmediği diğer varlıkların devamlarını sürdürebilmesi için yaptığı her edim, kendi varlığını sürdürmek için yapılacak edimlerden ayrılmayacaktır. Bu bağlamda, Devall, çevre etiğinin vurgulanmasının önemini kabul ederken, ekolojik bilgeliğin can damarının varoluş bilinci olduğuna işaret eder. Devall, New Age hareketinin kişisel gelişme nosyonunu, benliğin gelişiminin sonraki aşaması olan gezegen bilincine ulaşmak olduğu düşüncesini de beraberinde getirdiğini, bununla bağlantılı olarak derin ekolojinin de
kişisel gelişmeyi öngördüğü düşüncesindedir.

‘’Ekolojik benlik, zorlamacı ve statik bir ideoloji değil, samimi ve içten bir şekilde doğaya açılmaya arayıştır. Bir insan kendi iç hesaplaşmasını titizlikle yaptıktan sonra, “bu dünya benim bir parçamdır” diyebiliyorsa, hem yeryüzünün atmosferinin korunması hem de küresel çaplı silahsızlanma uğrunda çalışabilir.’’

Devall’e göre, insanların kendilerinden uzaktaki varlıklarla özdeşleşmesi zor olacağından, ekolojik benliğin gelişmesinin ilk yolu, insanın kendi yakın çevresiyle özdeşleşmesinden geçer. Devall’e göre derin ekolojinin en olumlu mesajı, istisnasız tüm varlıklarda kendini bulma yeteneği olduğu düşüncesidir. Devall’ın ortaya koyduğu görüşlerle önemli benzerlikler taşıyan düşüncelere sahip Naess ise, kendimizi gerçekleştirmemiz için azami derecede farklılığa ve azami ortak yaşama ihtiyacımız oluğunu söyler. Naess’in kendi ekosofisi için temel aldığı ilk ilkeyi oluşturan “Kendini Gerçekleştirme” ilkesi, “Yaşa ve bırak yaşasın” ya da “evrensel simbiyoz” ifadeleri ile dile getirilir.”Burada, “kendi”’lik kavramının, doğanın bir parçası ve onunla bütünlük ilişkisi içerisinde bir algılanışı söz konusudur. “Kendini gerçekleştirme, bir kendini inceleme sürecidir ki bu süreç içinde insanlar, kendilerini daha geniş bir bütünün bir parçası olarak anlamaya başlarlar.”

Bu süreç, insan ve insan olmayan arasındaki ayrımın ontolojik bir ayrım olmadığının anlaşılmasıyla sonuçlanır. Kendini gerçekleştirme ilkesi ekseninde, insan kendisini doğadan uzak ve ayrı bir birey olarak değil, daha büyük bir benliğin parçası olarak görür. Derin ekoloji, burada kastedilen benliğin gönderme yaptığı bütüncül, holistik görüşü ifade etmek için büyük harfli Benlik’i kullanır. George Session, ve Bill Devall bu kavrayışı şu şekilde özetler:

‘’Dünya dinlerinin pek çoğunun ruhsal geleneklerine bağlı olarak, Derin ekoloji’nin benliği gerçekleştirme kuralı, haz için çırpınan tek başına kalmış bir ben olarak tanımlanan çağdaş Batılı benlik kavramının ötesine geçmektedir. … Bu toplumsal anlamda izlenceli dar benlik kavramı ya da toplumsal anlamdaki benlik, bizim zihnimizi karıştırıyor ve toplumumuzda gelip geçici ve moda ne varsa onlar için yalvarıp yakaracak bir durumda bırakıyor. … Fakat derin ekolojinin benlik duygusu, daha büyük bir olgunluk ve büyüme gerektiriyor. İnsanların ötesine geçip insan dışındaki dünyayı da içine alacak bir tanım yapılması gerekiyor.’’

Naess kendini gerçekleştirme ilkesinin önemli bir uzantısı olarak “özdeşleşme” kavramını da ortaya atar. Kendini gerçekleştirme, insan benliğinin bir bütün olarak kosmos/evren düzeyine varana kadar hep kendinden daha büyük bütünlerle özdeşleşmesini gerektirmektedir. Naess’in önemsediği özdeşleşme kavramı, yine onun ifadesiyle, empatinin ötesinde bir anlam içermektedir.

Naess özdeşleşmeyi açıklamak için “herhangi biri, bir hayvanı, örneğin bir böceği yaşam mücadelesi içinde gördüğünde, onunla özdeşleştiği anda, otomatik olarak, ona yardım edecektir… Empati, hiçbir şey yapmayıp, sadece hissetmekle sınırlı kaldığında o kişinin depresyona girmesiyle sonuçlanır.” Öyleyse, ona göre, kendini gerçekleştirme ilkesi yaşam potansiyellerinin gerçekleştirilmesi olarak da tanımlanabilir. Evren ile özdeşleşerek elde edilecek olan kendini gerçekleştirme, “kişilerin, toplumların ve hatta türlerin kendilerini idrak etmeleriyle orantılı olarak artacak veya yükselecektir.”

Naess’e göre Kendini Gerçekleştirme, insan benliğinin de kişisel egonun da bir bütün olarak kozmos düzeyine varıncaya kadar, hep kendinden daha büyük bütünlerle özdeşleşmesini gerektirir. Bu özdeşleşme, Naess’e göre saf psikolojik bir durum değildir, daha çok, metafizik birbirine bağlılık olgusunun tanınması, kabullenilmesi zemininde yükselen bir şeydir. “Kimliğimizi daha büyük bütünlere dahil olduğunun farkına vardığımızda kimlik/özdeşlik alanımızda, dolayısıyla ben-sevgimizde de bir genişleme meydana gelecektir.” Naess, bu şekilde yürekten fışkıran doğal dünyayı koruma isteğinin, doğanın içkin bir değeri olduğu düşüncesi sonucunda rasyonel olarak doğanın etik bir saygıya değer olduğuna inanılmasından kaynaklanan koruma isteğinden daha önemli olduğuna işaret eder.1Doğa ile özdeşleşme üzerine oturan koruyucu tavır, benliklerin içkin değerinin kavranışı ve kabulü üzerine oturan görev etiğinden özen etiğine doğru bir kaymayı gösterir. Bu durum, “yabancılaşmayı, kendini Doğa’da kendi evinde hissetmek gibi anlatılması imkansız bir duyguyla değiştirerek kesin bir şekilde tedavi eder, doğayla uyum içinde yaşam eğilimini güçlendirir.”


Bu bağlamda, Benlik’in gelişiminin insan dışındaki yaşamı da kapsamasının önemini ısrarla belirten derin ekolojistler, “Kendini Gerçekleştirme” ilkesinden ve onun uzantısı olan ‘özdeşleşme’ ilkesinden, “Biyosferik eşitlik, ya da canlı merkezli eşitlik ilkesini de çıkarırlar. Burada, insanın dahil olduğu Benlik algısı içinde diğer türlerin de eşit haklara sahip olmalarını vurgulamak amacıyla bu ilke formüle edilmiştir. Bir ekosistemde bir organizmanın yaşayabilmek için enerjisini dışarıdan alması, başkalarını besin ya da sığınak olarak kullanması kaçınılmazdır.

Bu noktada derin ekolojinin genel ilkelerinin ısrarla vurguladığı insan dışındaki varlıkların kendilerini gerçekleştirme hakkını tanımaya yönelik bu ilke ekseninde, derin ekolojistler, çıkarların çatışması noktasında, insanlardan yana tavır alma konusunda pek istekli değillerdir.


Söylenenler ışığında, Derin ekolojinin ayırt edici felsefi yanının, “insan dışındaki dünyanın içkin değerinden çok, mümkün en geniş özdeşleşmeyi sağlayacak bir varlık durumu üzerine tartışmalarından” ileri geldiğini iddia etmek mümkün görünmektedir. Bu varlık durumu etrafında şekillenen tartışmaların üzerinde temellendirildiği zeminin bilimsel ayağı üzerinde bu noktada kısaca durmak önemli açılımlar sağlayacaktır.


EKOSOFİNİN BİLİMSEL ALANI:GAİA TEORİSİ

Julian Plieninger, Ekosofinin dört alan üzerinden dünyayı tanımladığını ileri sürer.195 Bu alanlar bilimsel, duygusal, pratik ve ruhsal alanlar olarak formüle edilmiştir. Ekosofinin ikinci alanı olarak tarif edilen duygusal alan, tüm dünyayı kapsayan küresel krizin yarattığı duygusal sorunları bastırmadan, onlarla baş edebilmenin yolu olarak formüle edilmiştir. Bu alandaki umutsuzlukla baş etmenin yolu olarak tarif edilen temel ilke yaşamı değiştirme iradesine sahip olmak olarak özetlenebilir. Pratik alan olarak dile getirilmiş alanın temel sorunsalı, bilinç düzeyine çıkarılmış yukarıdaki düşünüş biçimlerinin gündelik hayata uygulanabilmesidir.

Sürdürülebilir kalkınma ve yeni refah modeli bu çerçevede değerlendirilir.Ekosofinin ruhsal alanı olarak tarif edilen dördüncü alan ise, Tanrı ya da doğa tarafından yaratılan yaşam alanının ilk en ve temel olduğu ve korunması gerektiği düşüncesidir. Önceki kısımlarda bahsedildiği üzere, “Ekosofinin içerisinde, insan yaşamak ve yaşamaya bırakmak zorundadır.


Bilimsel alan ise, yeni bilişsel bilimlere dayanılarak, yani genel sistem teorisi, holistik dünya algısı, kendini organize etme ilkesi, Gaia teorisi olarak, tarif edilir. Bu teorilerin yaşamın yasaları olarak kabul edilmesi, ekosofinin bilimsel alanının amacını oluşturur. Bu alanın önemli kavramlarını Ekolojik Benlik, Holon ve Gaia teorisi oluşturur.

Ekolojik benlik, yukarıda açıklanan Benlik kavramının, bilinç düzeyine taşınması olarak tarif edilir. Devall, modern toplumların belirleyici özelliklerinden biri olarak ben ve öteki ayrımını ortaya koyar. “Bu öteki olan, bir biyobölge, bir orman ya da bir çam ağacı ise onu “nesne” olarak görürüz ve bu nesne insanın dar amaçları uğruna istenildiği gibi kullanılabilecek bir şeydir artık. Oysa derin ekoloji açısından bakıldığında ben daima öteki ile ilişkili olarak düşünülür.”

Yukarıda anlatılan özdeşleşme ilkesi “Ekolojik Benlik” kavramının anlaşılması açısından büyük önem taşımaktadır. Özdeşleşme aracılığıyla insan kendisi haricindeki varlıkların varlığının anlamlı bir biçimde farkında olduğu zaman onlarla kimlik birliğine ulaşmış olur. “Eğer derin ve geniş benliğimiz her şeyi kucaklıyorsa, nehirler ve dağlar dahil olmak üzere bizim dışımızdaki varlıkları korumak için özel bir ahlaki kurala ya da dogmaya temellenen hiçbir slogana yer yoktur.” Arthur Koestler’in geliştirdiği Holon kavramı, Yunancadaki bütünün karşılığı Hol, ile parçanın karşılığı on’un birleşmesiyle oluşturulmuş bir kavramdır. Bu kavram, bütün yaşayan sistemleri, tek hücreli canlılardan ekosistemlere kadar canlı sistemleri kapsar. Aynı zamanda, kendinde bütünlük ifade eden sistemlerin bir bütünün de parçası olduğunu ifade eder.


Bilimsel alanın üçüncü ayağı olarak belirlenen Gaia teorisi, James Lovelock ve Lynn Margulis’in birlikte geliştirdikleri, kendini düzenlemeye muktedir yaşayan bir organizma olarak dünyayı açıklayan teoridir. “İnsanların Gaia organizmasının karmaşık sistemine müdahaleleri aşırı boyutlardadır, ancak yeryüzü bugüne kadar benzer dramatik durumlarla karşılaşmış ve her seferinde bu durumları dengelemenin bir yolunu bulmuştur. Dolayısıyla, Gaia için bu değişiklik uzun vadede insanlık için olduğundan çok daha az problemli olacaktır. Gaia teorisi aynı zamanda sosyal darwinist açılımların önünü kesebilecek bir yaklaşım oluşturur.

Gaia teorisi, dünyadaki tüm yaşam biçimlerinin birbirleriyle, optimum düzeyde bir yaşamın devamını sağlayacak şekilde işbirliği yaptıkları düşüncesinden hareket eder. “Örneğin Amazonlardaki sıcaklıkla Arktiklerdeki donduruculuğa karşı hiç şaşmayan bir ortak ısı düzeyini sürdürmektedir.” Benzer biçimde;

‘’Dünyadaki en ilkel yaşam biçimi olan algler okyanuslarda çok bol bulunmaktadırlar. Bu ufacık yaşam biçimi DMS yani Dimetli Sülfit gazı bırakıyor atmosfere. Okyanus atmosferine karışan bu gazın DMS molekülleri havadaki su buharına yapışıyor ve böylece ikisi beraber bulut taneciklerini oluşturuyorlar. Bu basit kimyasal olay milyarlarca defa çoğalınca da dünyadaki bulut örtüsünün sorumlusu oluyor. Algler ne kadar çok aktif olursa o kadar çok DMS ve o kadar çok bulut; ne kadar az aktif olursa o kadar az bulut oluşuyor. Bulutlar, dünyanın Albedo’sunu yani güneş ışınının uzaya geri gönderilmesinin miktarını tayin eder. Yankılanmayan ışık yeryüzünce alıkonmuş oluyor bu da yeryüzü ısısını etkilemektedir.’’

Bu örneklerin işaret ettiği üzere, dünya/Gaia, James Lovelock’un deyişiyle, kendi kendini düzenleyen bir sistem olarak karşımıza çıkar. Lovelock, Gaia’yı organizmaların ortaya çıktıkları andan itibaren çevrelerini etkilemeye başladıklarını ve çevrelerinin de onları geri bildirimlerle etkiledikleri yaşayan bir sistem olarak formüle eder. Yaşayan bir sistem olarak Gaia, Lovelock’a göre yaşadığı krizleri atlatma konusunda oldukça yeteneklidir. Lovelock, dünya üzerinde yaşam başladığından beri, Gaia’nın birçok felaketle karşılaştığını, bu felaketler esnasında yaşayan organizmaların bazen %40’nın hatta %90’nın öldüğünü, ancak Gaia’nın varlığını sürdürdüğünü tespit eder. Dolayısıyla, Gaia sadece kendi kendini düzenleyen bir sistem değil, aynı zamanda kendi kendini iyileştiren bir sistemdir. Lovelock, Gaia’nın aynı zamanda, bakterilerden insanlara kadar yaşayan tüm organizmaların, bilinçsizce birbirlerini etkiledikleri gelişen bir sistem olduğunu da vurgular. Ona göre, bu karşılıklı etkileşim içerisinde çevresini gelecek kuşaklar için iyileştiren koruyan organizmalar varlıklarını sürdürürken, çevrelerini kirleten ona zarar veren organizmaların yok olacaklardır..

Ne var ki, Lovelock, Gaia teorisinin sosyal açılımları konusunda dikkatli olmak gerektiği konusunda ısrarlıdır. Ona göre, Darwin’in görüşleri sonrasında ortaya atılan sosyal darwinizm de olduğu gibi kendi geliştirdiği teorisinden de Gaia’nın kendini iyileştirme özelliğine bağlı olarak çöp arıtma tesislerinin gereksizliği gibi sonuçlar çıkarılabilir. Oysa, parçası olduğumuz Gaia’nın kendini iyileştirme yetisi insan türünün sonu ile de sonuçlanabilir. Bir başka deyişle, James Lovelock’a göre, Gaia teorisinin insanların bilincindeki yansımaları henüz tam olarak gelişmemiştir. Onun sözleriyle söylendiğinde ‘’ Belki insanoğlunun sonu uysallaşmak ve böylece yıkıcı ve açgözlü kabileleşme ve milletleşme hırslarından sıyrılarak Gaia’yı oluşturan tüm yaratıklarla kendini birleşmiş ve tekleşmiş olarak görmek olacaktır. Bu belki yenilmek, bir kabile özgürlüğünden caymış olmak gibi algılanabilir ama öyle olsa da bu durum artan bir huzur, benliğimize kavuşmak ve kendimizden üstün bir birliğin dinamik bir parçası olduğumuz bilincine varmak gibi bir kabullenmeye fazlasıyla değer’’

Toparlamak gerekirse, James Lovelock’un geliştirdiği Gaia teorisi, tüm dünyanın yaşam için uygun bir çevreyi tüm tehditlere karşı koruyacak bir sistem olduğunu varsayar. Lovelock, bu teori ile dünyanın ve biyosferin birbirleriyle etkileşen bir işlevler ağı olarak açıklanabileceğini, dolayısıyla bu işlevleri tek başına inceleyen bir kişinin genel manzarayı anlamakta güçlük çekeceğini iddia etmektedir.

EKOSOFİ’NİN POLİTİK DURUŞU: BİYO BÖLGELER

Arne Naess, ekosofi’nin etik normlarla yaşamı düzenleme misyonunun yanında, aynı zamanda politik bir duruşu da kapsadığını dile getirmiş olmasına rağmen, derin ekolojinin kapsamlı bir siyasal programı olduğu genelde kabul görmemektedir. Bunun temel nedeni, derin ekolojinin bireysel değişmeyle, hayat tarzındaki değişiklikle daha çok ilgilenmesidir. Oysa, Naess derin ekoloji hareketinin siyaset anlayışına, onun doğasını değiştirecek nitelikte yenilikler getirmekte önemli bir role sahip olduğunu ileri sürer. Ona göre, bunların en önemlisi, derin ekolojinin, siyaseti, toplum düzeyinden biyosfer düzeyine taşımasıdır. Derin ekoloji, insan- merkezli, ve kısa dönemli argümanları reddederek, yeryüzü merkezli ve uzun vadeli argümanları ön plana çıkarmaktadır. Derin Ekoloji, böylelikle, eko- politik temaları da genelleştirebilmektedir. ““Kaynak”, “yaşam kalitesi” gibi kavramları, insan için olmaktan çıkarmakta, insan ve insan olmayan tüm canlılar için geçerli hale getirmektedir.”Benzer biçimde, kendini gerçekleştirme ilkesinden, hem türler arasındaki, hem de insan toplumu içindeki baskıların, eşitsizliklerin, sömürünün ve insanın çok boyutlu, düşünsel ve zihinsel gelişiminin önündeki tüm sınırlandırıcı ideolojik aygıt ve baskıların kaldırılması gerektiği sonucu da çıkarılır. Böylece, derin ekolojinin dünya görüşü, aynı anda hem toplumsal, hem de siyasal bir eleştiri normu haline gelir.İşte bu çerçevede, derin ekolojistler, insanlara basit göreli olarak uzmanlık gerektirmeyen, öz güvenli, merkeziyetçi olmayan topluluklarda yaşamalarını önermektedir. Ayrıca, insan toplulukları, bölgeler çapında örgütlenmeli, geleneksel siyasal kurumsallaşma yerine, “Biyo-bölgeler” içinde yaşamlarını daha önce bahsedilen ilkeler doğrultusunda yönetmelidirler.


Ekosistem modelinden hareket eden biyo-bölgelerde, insan ekosistemin bir parçası olarak görülür ve topluluğun sınırları, ekosistemlerin sınırlarına yani yaşam bölgelerinin sınırlarına göre belirlenir.Bir başka deyişle, biyo-bölgesel ölçek içinde, siyasal ilkeler doğanın insanlara dayattığı temellere dayanır. “Bu ölçekte devselliğin, merkeziliğin, hiyerarşinin ve tahakküm ve hükümranlığın buyruklarına değer verilmez.” Bunlar yerine, bir biyo-bölgede, topluluklar arası işbirliği, çevreyle bütünleşme, çeşitlilik ve esneklik söz konusu olur. Toplumlar, siyasal birimler etnik, dinsel özellikler yerine ekosistem üyeliklerine göre tanımlandığından, ailevi, sınıfsal, etnik ve dinsel bağlar önemini yitirmeli, ekosistem üyeliği, kişiliğin tamamlayıcı bir parçası olmalıdır. “Kişi kendini siyasal olarak tanımlanmış şu ya da bu ülkenin değil, şu ya da bu yaşam bölgesinin üyesi olarak görmelidir.” Bunların yanı sıra, bir biyo-bölgede, yer değiştirme yani göç olayına fazla rastlanmaz, birkaç kuşak bir arada yaşayabilmeli ve çalışabilmeli; bir cemaat duygusu hakim olmalı, uygun teknoloji benimsenmeli, sınai ve tarımsal üniteler ufak olmalıdır. Yerleşim yerleri çalışma birimlerinden uzakta olmamalı, ulaşım esasen kamusal araçlarla sağlanmalıdır. Ayrıca toplumsal hiyerarşi kaldırılmalı, erkek egemenliğine son verilmelidir.

Derin Ekolojinin dile getirdiği bu temenninin temelinde, Batı kültürünün sahip olduğu tahakküm takıntısına yönelttikleri eleştiri yer alır. Bu, Derin Ekolojistlere göre, insanın insan olmayan dünyaya tahakkümü, erkeğin kadına tahakkümü, zenginin yoksula tahakkümü, Batının batılı olmayan kültürlere tahakkümü şeklinde tezahür etmektedir. İşte, daha önce bahsedilen biyosferik eşitlik, kendini gerçekleştirme ve çeşitlilik üzerinden yükselen derin ekolojik bilinç, tahakküm nosyonuna kapsamlı bir itirazdır. Bu çerçevede, derin ekoloji bu bağlamda, “sınıf karşıtı bir tavra sahiptir, çünkü sınıf çatışması ve tahakkümü de çeşitliliğe ve ortak yaşama aykırı bulmaktadır.” Bu çerçevede, derin ekolojistlerin kitabında politik devrim yer almaz. Onların düşünce seti, hümanizmayı, sağın ve solun materyalizmini reddeder ve “gerek devrim mitinin gerekse bireysel ego mitinin dünyanın en üstün gerçeği olduğu mitine temelden karşı çıkar.”

Tahakküm takıntısı analizi doğrultusunda, derin ekolojistler, teknik gelişmenin kültürel bir terim olduğunu vurgulayarak, böyle bir gelişmenin yapaylığına da dikkat çeker. Batı kültürünün, insanlık tarihinde ilk defa kültürün teknolojiye değil, teknolojinin kültüre uyum gösterdiği bir kültür olduğunu vurgulayan Naess’in sözlerine kulak vermek, biyo-bölgelerde tekniğin nasıl kavranacağına ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. “Geleneksel Çin kültüründe bürokrasi ulusun kültürel amaçlarına uygun olamayan buluşların uygulanmaya koymasını yasaklardı, böyle bir gelişmeye karşı dururdu. Halbuki bizde ‘gelişmeyi durduramazsın’ diye bir inanç belirdi. Böylece teknolojinin yeni kültür biçimleri yaratmasına meydan vermiş olduk.”

Bu çerçevede, Yeşil Toplum adı da verilen biyo-bölgelerde, insanlar sosyal sorumluluğa ve karşılıklı yardımlaşmaya meyilli, şiddete karşıttır; gönüllü olarak “sade” bir yaşam sürdürürler. Şiddete karşı olmanın değişik kültürlerde farklı yorumlanması mümkünse de, burada, şiddete karşı olmakla kastedilen pasif olmak değildir. Daha ziyade, şiddet tehditlerine baş eğmeden, doğru yaşam ile insanların tahrip ettikleri topraklar adına konuşma hakkına sahip olunmalıdır. Bu yönelime imkan veren varsayım, genel olarak çevre merkezciler, özelde derin ekolojistler tarafından paylaşılan, insan doğasının, evrim kuramının ve ekoloji biliminin verilerini iyicil bir şekilde yorumlayarak oluşturulur.


Sosyal Darwinizmin argümanlarının aksine, Naess için doğa uyumun, saflığın, yardımlaşma ve işbirliğinin bir düzenidir, insan da doğası itibariyle yardımlaşmacı ve işbirlikçidir. Ne var ki, bu noktada derin ekoloji hareketinin bir parçası olan Earth First’çülerin bazı söylemlerinin, Naess iyicil insan doğası yorumundan ayrıldığı gözlenebilir. Bu gruptan Miss Ann Trophy “bu gezegende farklı ekosistemlerin varlığını devam ettirebilmesi için tek gerçek umudun insan nüfusunda muazzam bir azalma olduğunu bir aksiyom olarak alıyorum… Eğer AIDS salgını olmasaydı çevrecilerin böyle bir salgını icat etmeleri gerekirdi.” Earth First örgütünün lideri, David Foreman bu sözleri “duyarsız bir yorum” olarak niteleyip özür dilemiştir. Ancak Foreman’ın Etiyopya’daki açlık sorununa ilişkin söyledikleri de dikkat çekicidir:

‘’İnsanlara neden, Etiyopya’da yapabileceğimiz en kötü şeyin yardım etmek ve en iyi şeyin de yalnızca doğanın kendi dengesini sağlamasını, oradaki insanların açlıktan ölmelerine izin vermek olduğunu söylediğimde … bunun canavarlık olduğunu düşünüyorlar. Oysa seçenek, oraya gitmeniz ve asla tam bir yaşam süremeyecek olan o yarı ölen çocukları kurtarmanızdır. Gelişimleri durdurulmuş olacaktır. Ve on yıl içinde iki kat daha çok insan acı çekip ölecektir. Aynı şekilde ABD’nin Latin Amerika’daki sorunlar açısından bir subap olması da bir şeyi halletmiyor. Bu sadece ABD’de sahip olduğumuz kaynaklar üzerine binen yükü arttırıyor. Ve sadece doğal yaşamın daha çok yıkımına, sularımızın ve havamızın daha çok zehirlenmesine neden oluyor ve Latin Amerika’daki sorunlara yardımı dokunmuyor’’

alıntı

saygı ve dostlukla
 
Son düzenleme:
#11
Murray bookchın ve sosyal ekoloji

Yaşadığımız ekolojik kriz, hiç şüphe yok ki çağımızın en önemli sorunlarından birini oluşturmaktadır. İçinde bulunduğumuz dönem, insanlığın çevresiyle olan münasebetlerinin üst-sınırına/son sınırına ulaştığı ve bu durumun, tüm dünyanın ve insanlığın geleceğini tehlikeye attığı bir dönemdir. Bununla birlikte, ekolojik krize karşı palyatif çözüm önerilerinden ibaret olan “çevrecilik” olgusundan hareketle, içinde “sosyal ekoloji”nin de bulunduğu ve insanlığın geldiği medeniyet aşamasını, üretim ilişkilerini ve var olan/kurulu sosyal düzeni sorgulayan birtakım ideolojik yaklaşımlara kadar bazı çözüm önerileri ortaya atılmıştır.

Marksist ve anarşist bir gelenekten gelen ve 1970‟lerden itibaren tüm dünyada yükselişe geçen “yeşil hareket”te önemli bir rol oynamış olan Bookchin, sosyal ekolojinin kurucusu olarak, hem insanlığın eriştiği teknolojik aşamayı doğal ve yararlı bir olgu olarak görmekte, hem de önceliği bireyden ziyade topluma vermektedir. Bu nitelikleriyle ilkelci anarşist gelenekten de ayrılmaktadır. Öte yandan sosyal ekoloji, toplum-doğa ikiliğini reddetmekte ve tahakkümcü bir yaklaşımı yansıttıkları savından hareketle, toplumu doğanın içinde eriten biyo-merkezci, derin ekoloji yaklaşımına ve indirgemeci yaklaşımlara da karşı çıkmaktadır.

Sosyal ekoloji, bize sadece ekolojik sorunların değil, aynı zamanda tüm sosyal sorunların çözümünü vadeden bir paradigma sunmaktadır. Ekolojik krizin kökeninde hâkim sosyal düzenin bulunduğunu, bu düzenin de tahakküm, hiyerarşi ve sınıf kavramları ile karakterize edilebileceğini söyleyen Bookchin, sosyal düzendeki sorunlar çözülmeden ve tahakküm nosyonu sorgulanmadan ekolojik krizin çözüme kavuşamayacağını düşünmektedir. Çözüm yolunun ise yerel odaklı, kent esaslı, konfederalist örgütlenmelerden geçtiğini söyleyen Bookchin, hâkim paradigma olan ulus-devletin yerine ademimerkeziyetçi bir yapılanma önererek, bizi yepyeni bir toplum tasavvuru için teşvik etmektedir.

GİRİŞ

Andrew Dobson, “Green Political Thought” isimli çalışmasında, ideolojiye üç temel özellik atfederek, ekolojiyi bu çerçevede bir ideoloji olarak analiz etme yoluna gitmektedir. Bu kriterlerden ilki, ideolojinin, onu kullananlar için siyasal dünyada yollarını bulmalarını sağlayacak bir harita işlevi görmesidir. Diğer bir özellik de, ideolojilerin özel bir toplum şekli önerme, bir reçeteye sahip olma zorunluluğudur. Son olarak da ideolojiler, politik eylem için bir program sağlamak mecburiyetindedirler. Bu boyutuyla, Dobson, ekolojiyi açıkça bir ideoloji olarak tanımlamaktadır.Bu açıklamadan yola çıkarak, ekolojiyi çevrecilikten farklı bir akım olarak düşünmek, başka bir ifadeyle onun, çevre korumacılıktan ayrı bir alan olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Çevreci hareketler, genellikle belli bir çevresel sorunun çözümü için “spesifik” sayılabilecek nitelikte çalışmalar ortaya koyarken, ekoloji; teknoloji eleştirilerinden ahlak tartışmalarına ve oradan da modernite eleştirilerine kadar çok geniş bir yelpazeyi ilgi alanı içine almaktadır .

Peter Kropotkin, uygarlık tarihi boyunca iki gelenek, iki zıt eğilimin birbirleriyle karşı karşıya geldiğinden bahsetmektedir. Bunlar, Roma geleneği ile halkçı gelenek, emperyal gelenek ile federalist gelenek, otoriter gelenek ile özgürlükçü gelenektir. Bu çatışmanın farklı formlarda da olsa, günümüz küresel sisteminde de devam ettiği öne sürülebilir.Belirtilen bu ikili ayrımdan, halkçı-federalist-özgürlükçü çizginin ekoloji hareketi içerisindeki temsilcisi de Murray Bookchin ve onunla özdeşleşen sosyal ekoloji hareketi olmaktadır. Marksist ve anarşist bir gelenekten gelen Bookchin, 1970‟lerden itibaren, tüm dünyada yükselişe geçen yeşil harekette önemli bir rol oynamış ve bu alanda pek çok çalışmayı kaleme almıştır. Son dönem çalışmalarını yerelcilik konusuna yönlendiren Bookchin, liberter belediyecilik olarak isimlendirdiği, belediye, mahalle ve kasaba ölçeğindeki doğrudan demokrasiye dayalı halk meclislerinin yeniden oluşturulmasını öngören alternatif bir yönetsel modeli savunmuştur. Bu modelle, mevcut paradigma olan merkezî ulus-devletin aksine, konfederalizm temelli bir ademimerkeziyetçi yapılanma önermiştir.

SOSYAL EKOLOJİ’NİN EKOLOJİK DÜŞÜNCE İÇERİSİNDEKİ YERİ

Bilindiği üzere, günümüzde ekolojik düşünceyi tek bir düşünce akımı olarak ele almak mümkün değildir. Çevre korumacılıktan anarşizme, radikal ekolojiden eko-sosyalizme, eko-feminizmden din merkezli birtakım hareketlere kadar pek çok ekolojik düşünceden söz etmek mümkündür. Dolayısıyla, bugün için ekolojik hareketin herkesçe kabul gören tek bir ideolojisini ortaya koyabilme imkânı söz konusu olamamaktadır. Ekolojik hareket sadece bunlarla sınırlı olmamakla birlikte, Carolyn Merchant tarafından, temel olarak üç gruba ayrılmaktadır: Derin ekoloji, spiritual ekoloji ve sosyal ekoloji...

Derin ekoloji -ya da biyo-merkezci yaklaşım-, doğanın insanlara hizmet etmek amacıyla yaratılmadığı inancına dayalı bir yaklaşımdır. Bunun yerine, insanın doğanın bir parçası, mevcut türlerinden biri olduğunu savunur. Bütün türler, insanlara olan faydalarından bağımsız biçimde yaşama hakkına sahiptirler.Derin ekoloji, belirtildiği üzere, çevre ile ilgili meselelerin temelinde insanın doğayı bir araç olarak algılayan bakış açısının yattığını savunmaktadır. Bu nedenle, söz konusu bakışın tümden değişmesi gerekmektedir. Yaklaşım, insanoğlunun doğanın bir parçası olduğu yönündeki bütünsel anlayışı benimsemekte ve insanın çevresi ile uyum halinde yaşaması gerektiği noktasında, bir yeniden inşa sürecini çözüm olarak ortaya koymaktadır. Belirtmek gerekir ki, derin ekolojik bakış açısı, tüm bu sürecin yapılanmasında bir siyasal ya da toplumsal proje ortaya koymamaktadır. Dikkatini bireysel bilinç değişimi üzerine odaklamakta, bu değişimin sosyal değişimi de beraberinde getireceği cihetinde bir beklenti taşımaktadır.Spiritual ekoloji ise, söyleminin temeline metafiziği yerleştiren bir ekolojik anlayıştır. Çevresel sorunların çözümünün, insanlığın, dinlerin ya da metafizik düşüncenin doğa-insan ilişkilerine bakışını kabul etmesi ve ona uygun davranmasına bağlı olduğuna inanır. Spiritual ekoloji, bu noktada, bilhassa Musevi ve Hıristiyan geleneğini eleştirmektedir. Yaklaşıma göre, anılan gelenek, kendisine tevarüs eden “pagan” mirastan dolayı hicap duymamalı, onu bilhassa kabullenmelidir. Çünkü bu miras, insanın doğayla olan yakın bağlarını kurmaktadır. Kaldı ki, Hıristiyan ve Musevi inançlarında yer alan pek çok sembol, ritüel, isim ve kutsal günün kökleri, doğaya saygı duyan bu eski dine, pagan inancına uzanmaktadır.Sosyal ekolojinin temel dayanağı ise, -ileride detaylı biçimde ele alınacağı üzere- toplumla doğayı karşı karşıya getiren temel sorunların, toplumla doğa arasında ortaya çıkmadığı, sosyal gelişmenin kendi içinden çıktığı yönündeki görüştür.

Ekolojik düşünce içerisinde birbirinden çok farklı düşünce grupları ve hareketler bulunmakla beraber, tüm ekolojik düşünce ve gruplar için ortak olarak nitelenebilecek bazı temel değerler bulunmaktadır. Bu ortaklıklar ana hatlarıyla şu şekilde ifade edilebilir:

- Çevre sorunlarının temeli, mevcut üretim ve tüketim ilişkileridir.
- Mevcut üretim biçimi (kitle üretimi) ve buna bağlı ilişkiler devam ettiği müddetçe, ekolojik bir toplumu kurmak mümkün olamaz.
- Olması gereken teknoloji, hantal, gayri insani ve kirletici değil, insan yüzlü ve küçük ölçeklidir.
- Ekolojik dengenin korunması açısından tabiatın tahribinden kaçınmak ve orta ölçekli kentler oluşturmak gerekmektedir.
- Merkezî devlet yerine ademimerkeziyetçi devlet yapısı hâkim kılınmalıdır.

Ekoloji hareketinde, genel olarak, toplumsal yapılanmaya ilişkin iki temel eğilim bulunmaktadır. Bunlardan biri, özyönetimci, federal, bireyci ve özgürlükçü; diğeri de, toplulukçu ve merkeziyetçi eğilimdir. Birinci eğilim, devleti reforme etmeye çalışırken, diğeri ona karşı konumlanmayı ve devlet idaresine hâkim olmayı savunmaktadır. İlk eğilimin yaygın niteliği liberalizm olurken, diğer eğilimin sosyalist geleneğe yakın durduğunu ifade etmek mümkündür.

Sosyalist ekolojik düşünce, bugün yaşanan ekolojik sorunların temeline kapitalizmi yerleştirirken, liberal ekolojik hareketler de, yaklaşımlarını yaşam biçimleri ile sınırlamakta, çevreye karşı daha duyarlı olan, çevre korumacı davranış modelleriyle yetinmektedirler.

Amerika ve Avrupa‟da politik ekolojinin son yıllardaki hızlı yükselişi, “kızıllar”ın birçoğunun “yeşiller”e katılmasını da beraberinde getirdi. Sosyalizm deneyiminin çöküşü ve marksist hareketlerin dünya çapında yaşadığı geri çekilme düşünüldüğünde, bu tarz bir gelişmenin yaşanmasında şaşılacak bir şey olmadığı kolayca fark edilebilir. Bu bağlamda, sosyal ekoloji düşüncesinin sınırları ve niteliği konusundaki tartışmalar hâlen devam etmekle birlikte, bazı düşünürler, bu yaklaşımı ekososyalizm(1) olarak sosyalist ve anarşist ekolojik düşünce ile birlikte incelemekte, bazıları da ayrı bir düşünce hareketi olarak değerlendirmektedirler.

Sosyal ekolojiye göre, sosyal tahakküm sonucu oluşan hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet biçimleri ve devlet kurumları, kavramsal olarak insanlığın doğayla olan ilişkisine de taşındı. Bunun sonucu olarak, doğa da acımasızca sömürülecek bir meta olarak algılanır oldu.Murray Bookchin‟e göre, yaklaşımın temel noktasını teşkil eden bu önemli görüş, günümüzün ekoloji düşüncesine zıttır. Çünkü bugünün ekoloji düşüncesi, liberalizm, marksizm ve muhafazakâr düşünce ile beraber, doğaya tahakkümün, insanın insan üzerinde kurduğu tahakkümü beraberinde getirdiği gibi sabit bir tarihsel inancı paylaşmaktadır.Oysa Bookchin‟e göre, mevcut ekolojik bunalımın kökenini bulacaksak, tek başına tekniğe,demografiye, büyüme ve marazi bolluğa bakmak yerine, bakışlarımızı bizzat “uygarlığın şafağı”na, hiyerarşi ve tahakkümü doğuran, toplumunun derinliklerinde yatan kurumsal, ahlaki ve ruhsal değişimlere çevirmemiz gerekmektedir.Dolayısıyla, bu sorunun aşılması noktasında insanın doğa üzerinde, erkeğin kadın üzerinde ve devletin toplum üzerinde var olan tahakkümünü, teknolojik, kurumsal ve kültürel anlamda tamamen ortadan kaldıran, tamamen yeni olan ve hiyerarşik olmayan bir toplumun yaratılması, bir zorunluluk olmaktadır.Bookchin, sosyal ekolojinin temel ayrım noktasını şu şekilde ifade etmektedir:

“Ekoloji, benim açımdan, hep sosyal ekoloji oldu: Yani doğa üzerindeki tahakküm kavramının, insanın insan üzerinde, hatta erkeğin kadın, yaşlıların gençler, bir etnik grubun diğeri, devletin toplum, bürokrasinin birey, bir sınıfın diğer sınıflar ve sömürgeci güçlerin sömürge halklar üzerindeki tahakkümünden kaynaklandığına inanıyorum. Benim düşünceme göre, sosyal ekoloji, özgürlük anlayışını sadece fabrikada değil, aile içinde de, sadece ekonomide değil, psişede3 de, sadece maddi yaşam koşullarında değil, ruhsal koşullarda da sürdürmelidir. Toplumdaki en moleküler ilişkileri, özellikle kadın ve erkek, yetişkinler ve çocuklar, beyazlar ve diğer etnik gruplar, heteroseksüeller ve eşcinseller –bu liste uzatılabilir- arasındaki ilişkileri değiştirmedikçe, toplum en sosyalist anlamda sınıfsız ve sömürüsüz hâle gelse de, tahakküm varlığını sürdürecektir. (...) Hiyerarşi var olduğu sürece, tahakküm, insanları bir elitler sistemi etrafında örgütlediği sürece, doğaya hükmetme projesi de devam edecek ve gezegenimizi kaçınılmaz bir yok oluşa götürecektir”

Sosyal Ekoloji’nin Doğa Algılaması ve “Birinci Doğa”, “İkinci Doğa” Kavramsallaştırması

Sosyal ekolojik açıdan bakıldığında, doğa kavramı var olan her şey değildir. Doğa, giderek genişleyen ve çok uzun bir farklılaşma süreci olarak görülmesi gereken evrimsel bir gelişimdir. Yaşanan bu gelişme çizgisi ne kadar karmaşık olursa olsun, doğa, cansızdan canlıya ve nihayet sosyal olana doğru birikerek çoğalan evrimsel bir süreçtir.Yani doğa, bir bütün olarak hem biyolojik gelişimi, hem de toplumsal gelişimi içermektedir. Sosyal ekoloji, bu gelişimleri zıtlık temelli değil, yaratıcı ve paylaşımcı bir şekilde değerlendirmektedir. Yaklaşım bu noktada, insanlık ve doğanın, bugün için birbirinin karşıtı olarak algılanıyor oluşunun temelinde, sosyal evrimin izlediği sürecin mahiyeti meselesi üzerinde durmaktadır. Bookchin, bu sorunun çözümünde, önce doğa ile toplumun sürekliliğini ortaya koymakta, daha sonra da sosyal gelişmenin doğal evrimden farklılaşmasına neden olan sosyal süreçleri ve bunların içerisindeki kırılma noktalarını ele almaktadır.

Bu yaklaşıma göre, sosyalleşme derinlikli bir bakış açısıyla ele alındığında, farkına varılacak olan en şaşırtıcı husus, toplumun en ilkel biçiminin önemli ölçüde doğadan türemiş olduğudur.Bookchin, bu yaklaşımdan hareketle, birinci ve ikinci doğa ayrımı yapmakta, ikinci doğayı birinci doğanın içinden çıkararak, doğa ve toplum ikiliğini reddetmektedir. Bu reddiyede, Romalı ünlü hatip ve filozof Cicero‟nun, “(...) ellerimizi kullanarak doğanın alanı içinde kendimiz için ikinci bir doğa yaratıyoruz” sözüne referans yapmaktadır.Esasen ikinci doğa, bir bütün olarak, doğanın bitirilmemiş, daha doğrusu yetersiz bir gelişimi olmaktadır. Bu sistem içerisinde insanlar, sıkı kan bağları ve özellikle de annelik bağlarının etkisiyle, ikinci doğanın içinde toplumsallaşmaya başlamışlardır. Dolayısıyla, insanların basit bir hayvan topluluğundan otantik bir topluma geçişlerini simgeleyen yapı ya da kurumlar da zaman içerisinde, etkileri uzun bir vadeye yayılan değişiklikler geçirmektedirler.

İnsanın doğal süreç içerisinde değişimini ve teknolojik gelişimini olağan -ve yararlı- bir olgu olarak gören Bookchin, tarihî sürece bakışıyla ilkelci pek çok anarşistten ayrılmaktadır. Ona göre ilkelci anarşistler, yaşanan sorunların ana nedeni olarak teknolojiyi görmektedirler. Hatta mizahi bir bakış açısıyla, onların “çakmaktaşı araçlar”a ve “takas ekonomisi”ne geri dönmeyi arzuladıkları yönünde bir tespite sahiptir. Hâlbuki sorunların temel nedeni, sosyal ilişkilerde, kapitalizm ve ulus-devlette, her şeyin ve tüm ilişkilerin metalaştırılmasında yatmaktadır. Eğer toplum, korporatif ve insancıl bir yönde örgütlenmiş olsaydı, teknoloji sorunların en önemli çözüm yollarından birisi olabilirdi. Bookchin‟e göre ilkelci anarşistler, insanlığın çok fazla uygarlaştığına inanmaktadırlar. Oysa ona göre, bu veçhesiyle yeterince uygarlaşamadığımız bile söylenebilir. Karşı karşıya kalınan temel soru, teknolojiyi hangi standartlarla ve hangi amaçlarla kullanacağımız meselesine ilişkindir.

İlkelci anarşistlerle Bookchin arasındaki diğer bir farklılık ise, toplum ya da insan merkezli olma ayrımından doğmaktadır. İlkelciler, insanın değerini toplumun değerine tercih ederken, Bookchin, yaklaşımının merkezine toplum olmadan insanın olamayacağı varsayımını koymaktadır. Yine onlar, uygarlığın zehirlediği bir doğal insana, bozulmamış egoya inanırlarken, Bookchin, rekabetin, sınıfsal ve hiyerarşik ilişkilerin toplumu çürüttüğüne ve bu menfiliğin aşılabilmesi için de korporatif bir uygarlığa ihtiyacımız olduğuna inanmaktadır.Bu yönüyle Bookchin‟in sosyal ekolojisi, insanlığın günümüze kadar geliştirmiş olduğu medeni, ortak kazanımlara değil, bu süreçte gerçekleşen ve insanın insana tahakkümüne yol açan sosyal ilişkilerin doğurduğu sonuçlara -ya da olumsuzluklara- karşı olduğu iddiasını taşımaktadır.

Tahakküm ve Hiyerarşi: Sosyal Ekolojinin Temel Meseleleri

Bookchin‟in sosyal ekolojisinin hedef aldığı temel sorunlar, insan gelişiminin başlıca marazları olan, “tahakküm” ve “hiyerarşi” nosyonlarıdır. Bu, ekonomik temelli sınıf sorunu ve emeğin sömürülmesinden farklı bir bakış açısıdır. Toplumun indirgenemez sorun alanları, sadece emek-sermaye arasındaki çatışmalarda değil, aile içerisindeki yaş grupları arasında, okullardaki hiyerarşik eğitim tarzında, gücün kentlerdeki bürokratik gaspında ve toplumdaki etnik bölünmelerde de aranmalıdır. Netice itibariyle, tüm bu ilişkiler silsilesi, bir emir-komuta zihniyetinin tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır.Bookchine‟e göre, bu öncülleri başımızdan savmayan bütün ekolojik denge tartışmaları birer aldatmacadır ve yarım yamalak kalmaya mahkumdur.Bu tespit bir bakıma, onun Marx‟tan ayrılan yönüne de işaret etmektedir. Bookchin‟e göre Marx, onun savunduğu bu bütüncül yaklaşımı değil, tüm bunları ekonomik sorunlara indirgeyen bir yaklaşımı benimsemiştir.

Sosyal ekolojik yaklaşıma göre, doğada var olan tahakküm olgusu, insanlardan oluşan bir seçkinler topluluğunun baskı altındaki bir toplumsal grubu tahakkümü altına alması ve sömürmesiyle aynı şey değildir. Mesela, hayvanlar toplumdaki seçkinlerin aksine, yönetimlerini kurumsallaşmış, sistemli şiddet oluşumları üzerinden yürütmezler.Dolayısıyla, hiyerarşi, insanın sosyallik kazandığı ikinci doğanın ürünü bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kavram, doğal hayatta rastlananın aksine, kurumsallaşmış ve son derece ideolojik bir nitelik taşıyan komuta ve itaat sistemlerini göstermektedir. Zaten bu sözcük, etimolojik olarak, rahiplerin örgütlenme biçimlerini belirten eski Yunanca terimden türemiştir . Yani, özü itibariyle toplumsal bir içeriğe vurgu yapmaktadır.

İnsanın doğaya hükmetme nosyonu, insanın insan üzerindeki, daha erken dönemlerde de erkeğin kadın; yaşlının genç üzerindeki ve nihayetinde devletin toplum üzerindeki tahakkümünden kaynaklanmaktadır. Bookchin‟e göre, erkek medeniyetinin kurumsal olarak ulaştığı en yüksek nokta, devlettir.Bu cümleden hareketle Bookchin, özellikle geleneksel sosyalist görüşün; proleter, sosyal demokrat ya da asgari bir devlet düşüncesini –anarşizmin bu meseleye yaklaşımının bir uzak görüşlülük olduğunu ekleyerek- safdil bir inanç olarak görür. Ona göre bir devlet yaratmak, iktidarı halktan farklı bir mekanizma içinde kurumsallaştırmaktır. Bu da, başta ne kadar iyi niyetli olursa olsun, idareyi ve politika üretimini profesyonelleştirerek, süreç içerisinde yozlaşmış bir iktidara dönüşen ayrı bir çıkar grubu yaratmak demektir. Tarih boyunca ne kadar asgari olursa olsun, hiçbir devlet kendisini ortadan kaldırmamıştır ve hepsi de zaman içerisinde devasa bir suç şebekesine dönüşerek asgari sınırlarını aşmıştır.Bununla birlikte devlet, konfederasyona dayalı bir politikayı da devre dışı bırakmaktadır. Marksist olsun veya olmasın, geleneksel sosyalist hareketin en büyük şanssızlıklarından biri ulus-devletler çağında doğmaları olmuştur. Çünkü 19. yüzyıl sosyalistleri Fransız Devrimi‟nin Jakoben merkezi devlet modelini neredeyse eleştirmeksizin kendi geleneklerine eklemlemişlerdir. Oysa, hiyerarşi ve tahakkümün ortadan kaldırıldığı ekolojik nitelikli bir toplumun yaratılması projesi için, öncelikle devletin dönüşümü gerekmektedir.

Ekolojik sorunları çözümlemek için, sadece burjuva hiyerarşisini değil, genel anlamıyla hiyerarşiyi, sadece ataerkil aileyi değil, cinsel ve ailevi tüm tahakküm tarzlarını, sadece burjuva sınıfını ve mülkiyete dayalı sistemi değil, bütün toplumsal sınıfları ve mülkiyeti ortadan kaldırmak gerekmektedir. Sosyal ya da kişisel bütün tahakküm tarzları, içinde yaşanılan topluluğa ve doğaya dair düşüncelerden atılmalı, insanların yönetimi yerini “şeylerin yönetilmesi”ne bırakmalıdır. İnsanlıkla doğa arasında var olan kavga, tamamıyla insanın insanla olan kavgasının bir uzantısıdır. Ekoloji hareketi, tahakküme ilişkin sorunlarını tüm yönleriyle kucaklamadıkça, bugünün ekolojik bunalımının temelindeki nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik bir çözüm üretemez.Bookchin‟e göre; “ekoloji hareketi, kapsamlı bir devrim fikrine olan ihtiyacı radikal bir biçimde göz önüne almaksızın, sadece „kirlenme‟ ve „koruma‟ ile ilgili reformlarda, yani sadece „çevrecilik‟te takılıp kaldığı takdirde, mevcut doğa ve insan sömürüsüne dayalı sistemin emniyet supabı olmaktan öte gitmeyecektir”

Sosyal Ekolojinin Yönetim Projesi Olarak Ademimerkeziyetçilik

Bookchin, yeni bir insani ortam arayışında, günümüzde giderek merkezîleşmiş ve hantallaşmış olan siyasi, sosyal ve ekonomik yapının ademimerkeziyetçi bir yapıya dönüştürülmesi gerekliliğini savunmaktadır. Ona göre, bu arayışın kökenleri Helenik‟tir ve daha sonraki dönemde, Peter Kropotkin gibi anarşist teorisyenler, “yüz yüze demokrasi” ve “popüler özyönetim” gibi formülasyonlarla, bu dönüşüme modernlik kazandırmışlardır.Her ne kadar, Asya kökenli bazı öğretiler de bu yönde belirli ilkeler geliştirmiş olsalar da, bunların kozmik konulara verdiği öncelik, Bookchin açısından tatmin edici bir perspektif yaratmayı güçleştirmektedir. Helenik düşünce, bu meseleyle Asya düşüncesinden çok daha fazla ilgili olmuştur. Bugün için ekolojiden, teknolojiden ve ekonomiden bahsederken, hâlâ Yunanca konuşmaktayız.Sosyal kurumlar ve cemaatler söz konusu olduğu sürece, Yunan düşüncesinde “insani” olan, “insan boyutlarıyla ölçülen” anlamını taşır.İnsani bir biçimde toplumsal yapıyı değiştirmenin en doğru mekânı ise, yüz yüze demokrasiyi yaratma fırsatına en yaygın biçimde sahip olduğumuz belediyeler; yani kent, kasaba ve köylerdir. Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri halk meclislerine dönüştürmek gerekmektedir.Oysa günümüz toplumlarında, siyasetin profesyonelleşmesi olgusu söz konusudur. Bu noktada Bookchin, fonksiyonel anlamdaki siyasetle, idari –ya da teknik- anlamdaki siyasetin ayrılabileceği vurgusunu yapmaktadır. Ona göre, bugün için bu anlama dönüşmüş olmakla beraber, siyaset “devlet idaresi” anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde, “yurttaş” sözcüğü de “seçmen” anlamını ifade eder hâle gelmiştir. Siyasetin tanımlanması noktasında her şeyden evvel, onun formüle edilmesi ile idari uygulamayı net bir ayrıma tabi tutmak gerekmektedir. Siyasi partiler temelindeki temsili sistem, demokrasiye aykırıdır. Çünkü siyasi bir parti genel olarak, örgütlü bir biçimde oluşturulmuş hiyerarşik bir yapıdır ve bu ortamda, siyasetin tespiti ve yürütülmesi bir uzmanlık işine dönüşmektedir.Bu örgütlerde, yönlendirme yukarıdan aşağıya doğru yapılmaktadır ki, siyasi parti Rusya gibi ülkelerde devletin kendisi hâline dönüşebilmiştir.

Belirtmek gerekir ki sosyal ekoloji, siyasetin bir unsuru olarak, devlet idaresine talip olunan “genel seçimlere katılım” ile “yerel seçimlere katılım”ı aynı şey olarak kabul etmemektedir. Buna göre, “devlet” ve “kent” şeklinde ifadesini bulan iki farklı birim, tarih içerisinde birbirinden ayrı iki gelenekten gelmiş ve çoğu zaman kentler ile devletlerarasında iktidar mücadeleleri yaşanmıştır.Sosyal ekolojiye göre, devlete karşı mücadele vermek için, yerel yönetimleri demokratikleştiren yerel seçimlere katılmak önemli bir siyasi enstrüman olmaktadır. Esasen bu ayrım, anarşizm ile sosyal ekoloji arasındaki bir kırılmayı da ifade eder. Çünkü anarşist geleneğe dâhil olan pek çok bireyci anarşist, devlet yönetimine talip olunan genel seçimlerle yerel seçimlere katılım arasında herhangi bir ayrım yapmazlar. Onlara göre yerel seçimlere katılmak, devletin bir parçası haline gelmeyi ifade eder. Bu sebeple, devlete karşı olmak, her türlü seçimi de reddetmeyi gerektirmektedir. Oysa, belirtildiği üzere sosyal ekoloji düşüncesi, özgürlükçü yerel yönetimleri siyasetin önemli bir figürü olarak kabul etmek suretiyle yerel seçimlere katılmayı kabul edilebilir bulur. Buna karşın, devlet yönetimine talip olunan genel seçimlere katılıma karşı mesafeli bir pozisyon alır.Böylelikle, devletin iktidarına ve etki alanına karşı, bir alternatif olarak, aktif vatandaşlarca oluşturulan “yurttaş meclisleri”ni kurup yaygınlaştırma ve bu şekilde, kenti -dolayısıyla da “yerel” olanı- geliştirme yolunu seçer.

Bookchin‟e göre doğrudan demokrasi, doğrudan eylemin en ileri biçimi olmaktadır.Siyasetin ve yurttaşlığın yeniden canlandırılması, her bireyin ona aktif olarak katılımının sağlandığı bir toplum modelinde gerçekleşmektedir. Bu yönüyle siyasetin gerçek birimi, “özyönetime dayalı yerel topluluklar” olmaktadır.Ona göre yerelleşme, yerel ölçeğin ekolojik anlamda verimli olması, insanın çevre üzerindeki tahribatını azaltması ve insan ile doğa arasındaki doğrudan etkileşimi geliştirerek ekolojik saygıyı arttırması gibi temel saiklerle ekolojik anlamda kıymetlidir.

Bookchin, idari ve ekonomik merkeziyetçiliğin bu kadar ezici bir görünüme bürünmesinden dolayı, yerelciliğin tarihte hiçbir zaman günümüzdeki kadar düşsel bir görünüm kazanamadığını söylemektedir.Yerel odaklı bir sosyal yapının bugünden yarına gerçekleşemeyeceği düşüncesi de, geçiş dönemi için katılım esaslı özgürlükçü kurumlar yaratılması fikrini ortaya çıkarmaktadır.İnsanların yüz yüze bir demokratik toplumu asla kendi kendilerine başaramayacak oluşları gerçeği, bunun için mücadele edecek dirayetli bir hareketi gerekli kılmaktadır ki, bu noktada en önemli rol, liberter belediyeler olarak isimlendirilen yapılanmalara düşmektedir. Bookchin, ademimerkeziyet esasına dayanan ekolojik toplumun yaratılması sürecinde, liberter belediyecilik olarak adlandırdığı yaklaşımın uzantısı olan dört temel ilkeyi şu şekilde ortaya koyma yoluna gitmektedir:

- Halk meclislerinin yeniden canlandırılması,
- Meclislerin konfederasyonu,
- Gerçek yurttaşlığın okulu olarak komünal ve konfederal siyasetin yapılanması,
- Mülkiyetin belediyeleştirilmesi yoluyla yerel topluluğun ekonomik yetkiyle donatılması.

Bu yapılanma içerisinde, yerel konfederasyonlardan bölgesel konfederasyonlar, sonrasında da ulusal ve kıtasal konfederasyonlar ortaya çıkmalıdır. Ancak bu sistemde, güç her zaman halk meclislerinde bulunmalı ve verilecek nihai kararlar, daima aşağıdan yukarıya doğru alınmalıdır.

Yeni toplum paradigması, tahakkümün toplumun her alanında ortadan kaldırılması üzerine kurulmuştur. Bookchin‟in kendi ifadesiyle bu model, dünyayı değiştirmek gibi bir iddia taşımaktadır ve vakit kaybetmeksizin uygulama alanı bulmak zorundadır:

İnsanların hurafelere değil, mantığa dayanan; kişisel özerkliğe değil, özgürlüğe dayanan; intibak sağlamaya değil, yaratıcılığa dayanan; kaosa değil, uyuma dayanan; yöneticilere ve devlete değil, halk meclislerine ve konfederalizm temelli bir özgür toplum görüşüne dayanan yeni fikirlere ihtiyacı var. Eğer insanların mantık ve özgürlük temelli bir rasyonel topluma doğru yönelmesine rehberlik etmek için çabalayacak gerçek bir hareket örgütlemezsek, nihayetinde bir felaketle karşılaşacağız. (...) Bu çılgın dünyayı değiştirmeliyiz, yoksa toplum -bugünlerde halihazırda zaten olmaya başladığı üzere- rasyonel olmayan bir barbarlık doğrultusunda dağılıp gidecektir.-ALINTI-
 
#12
derin ekoloji, insan türünün diğer türlerden farkını, bu türün çevreyi değiştirebilecek güçlerini görmeyen bir yaklaşım noktasına daha yakın durmak ile birlikte,insana dair Toplumsal Ekolojistlere göre daha fazla olumsuz bir tavır takınmaktadır da diyebiliriz.

''toplumu doğaya yabancı bir şey olarak görmek, modern düşünceye hakim olan toplum-doğa ikiliğini yeniden üretmektir.'' Hümanizm karşıtı olan bu tür bir düşünce doğal dünyaya kaynaklara indirgeyen birçok açılıma yol açmaktadır. Bookchin’e göre, derin ekoloji, insan türünün diğer türlerden farkını, bu türün çevreyi değiştirebilecek güçlerini görmeyen bir yaklaşımdır.Bu bağlamda GAİA teoriside ''derinciler'' tarafından ortaya atılmıştır.Bu teoriye göre,doğa kendi kendini yenileyebilen-iyileştirebilen bir yapısallık arz eder demekte ve dağanın bu iyileştirici yapısallığıyla insana gereksinim duymayacağını belirtmektedir.Tabi bir yönüyle (yanlış bilmiyorsam) Derin ekolojistler,teknolo jiyi kökten reddeden bir düşünce içerisinde de olmuşlardır.Dünya kendi kendini düzenleyen bir düzen olarak varlığını idame ettirebiliyor ise,bu noktada ''insan''a ne kadar ihtiyaç vardır?İşte burada 'insan'' öngörüsü ''bireysellik'' içerisine sokulmakta anladığım kadarıyla ama Toplumsal ekolojistler ise,dünyanın kendi kendini dönüştürmesini bir noktaya kadar kabul ederken,insanında (toplumsal olarak) dünyayı değiştirebileceğini ifade ederler.Buna örnek olarak;Barajların bulunduğu bölgelerdeki iklim hareketlerini (uzun vadede) gösterebilir ya da dünya sıcaklığının (küresel ısınma) her yıl arttığı örneğini verebiliriz.Buda doğa ile insanın tarihsel anlamda bir arada yürüdüğünü göstermesi açısından kaide değerdir.

toplumun da, doğa ile birlikte karşılıklı etkileşim içinde bir tarihe ait olduğunu önermek,hali hazırda insanın (toplumun) doğadan ayrılamayacağınıda gösterir ama Gaia teorisi bağlamında,Derin ekolojistler,doğayı tek başına görmekte,insanı bir noktada doğadan soyutlamaktadır bana göre ve hal böyle oluncada toplumsallığın geçersiz olduğunu (kurumsallaşma olarakta görülebilir) iddia etmektedirler.

Derinci ekolojistler noktasında Gaia,biyomerkezcilik ,ekosafi gibi kavramlar önemli olmakta.Bulabileceği m materyalleri buradan yayınlamaya çalışırım.



Yanlış hatırlamıyorsam Ted Kozniacsky idi amerikalı unabomber o da bir derin ekolojistti.Köy devriminin öncesine dönmeyi amaçlayan bu zihniyetin önemli düşünürüydü bu ted kozniascky.Şehir yaşamını bırakıp ormana yerleştikten sonra devlet kurumlarına bomba paketleri bırakıp 16 yıl yakalanamayan adam anarşistler için gurur kaynağı
 
Son düzenleme:
Üst