Osman Yaşar YOLDAŞCAN

#1
1980 yılında Bağcılarda polisle girdiği silahlı çatışmada öldürülen Yoldaşcan TİKB merkez komite üyesiydi. Oldukça zeki bir strateji dehası olarak görülen Yoldaşcan öldürülmeseydi, belki de dünya çapında önemli bir fizikçi olabilecekti, o dönemde ODTÜ fizik bölümüne Türkiye birincisi olarak girmiştir.
Aşağıdaki yazı afmk sitesinden alıntıdır.

"
Çoğunlukla yüzüne yayılan keyifli bir gülümseme eşliğinde çıkardı bu slogan ağzından. Aynı anda sağ işaret parmağını hafif kıvrık bir tarzda ileriye doğru uzattığını görürdünüz. O anda ya okumakta olduğu yazının polemik bölümlerine gelmiştir ya da konuşulmakta olan konuya ilişkin belirsizlikler ortadan kalkmış ve uygulamaya dönük net bir karara varılmıştır. Genellikle böylesi anlarda dudaklarından dökülen o “Hücuummm!..” sloganı, kullanıldığı yere ve konuya bağlı olarak ya “Haydi! Güçlü bir darbe indir ve bitir şu oportünist görüşün işini!..” beklentisini ifade eder, ya “Tamam artık! Konuşma-tartışma faslı bitti, şimdi işe koyulma zamanı...” anlamına gelen bir hatırlatmadır veya çetin geçeceği belli olan bir sürecin başında karşılaşabileceğimiz zorlukları gözünde fazla büyütmeyen bir kararlılığı yansıtır…

Toprağa düşen her devrimcinin arkasından anma yazısı yazmak zordur! Her şeyden önce onu bütün yönleriyle eksiksiz yansıtabilmenin sorumluluğunu duyarsınız omuzlarınızda. O yiğit kadın veya erkeği tanımayanlar sizden öğreneceklerdir çünkü onun “nasıl biri” olduğunu. Dolayısıyla onu herkesten “farklı” ve “özel” kılan karakteristik çizgilerini bir ressam ustalığı ile yansıtabilmeniz gerekir. Bu noktada, tarih ve gelecek kuşaklar karşısında dürüst ve nesnel olma zorunluluğunuz vardır. Fakat bu zorunluluğa hemen bitişik olarak, üzerinizde en az onun yüklediği sorumluluk kadar büyük bir basınç yaratan ‘duygusal‘ faktörler girer ister istemez işin içine. Kavganın ateşinde şekillenen duygulara ve silah arkadaşlığına uzak ve yabancı tipler çoğu kez anlayamazlar bu “duygusallığı” ve bilgiç bir edayla “mistisizm”, “ölenleri idolleştirme” vs. vs. olarak eleştirirler belki ama, bu gerçekte çok insani bir duygu ve durumdur. Burada bütün sorun, nesnel olma yükümlülüğü ile sizi öznelliğe doğru çeken duygular arasındaki dengenin birinin diğerini unutturup silikleştirmesine meydan vermeyecek şekilde kurulabilmesinde düğümlenir.

TİKB‘nin kurucularından, MK üyesi, ilk askeri komutan, gözüpek antifaşist savaşçı Osman Yaşar YOLDAŞCAN, TİKB literatüründe başından beri öncelikle “hücum ruhunun mimarı” olarak tanımlanagelir. Acaba neden onun başka herhangi bir yönü veya niteliği değil de, daha çok bir ‘misyonu‘ tanımlayan bu yönü esas alınmış ve öne çıkarılmıştır? Bunu o günlerin acısı içinde biraz da kalemin akışı sırasında tesadüfen ortaya çıkan “etkileyici bir ifade” arayışının ürünü olarak görebilir miyiz; ya da ölümü yıllardır cebinde taşıyan bir yoldaşı beklenmedik bir anda yitirmiş olmanın duygusallığı içinde burada işe biraz “abartı” karışmış olabilir mi? “Kalıplaşmış olanı sorgulama” adına aklı kışkırtma amacıyla bu tür spekülatif sorular gündeme getirilebilir fakat bunlar muhtemelen Osman’ı tanımamaktan ileri gelen didiklemeler olmanın ötesinde bir anlam taşımaz.

Osman başka “nasıl” anlatılabilirdi? Örneğin döneminin ilerisindeki askeri yetenekleri, planlayıp çoğuna bizzat komuta ettiği cüretkar eylemler üzerinden de anlatılabilirdi; bir arının çalışkanlığını usta bir mimarın bilinçli perspektif derinliğiyle birleştirdiği örgütçülüğünden hareketle de anlatılabilirdi. ODTÜ‘deki hocalarının kendisinde “dünya çapında bir fizikçi olma potansiyeli” görmelerine neden olacak keskinlikteki zekasının olağanüstülülüğü ile o zekayı (ve diğer becerilerini) devrimci sınıf mücadelesinin hizmetinde nasıl kullandığından hareketle ‘teori-pratik birliği’nin güne düşmüş canlı bir örneği olarak çok etkileyici ve esinleyici bir Osman portresi de çizebilirdiniz; ilk görenlerde “sıradan biri” izlenimi yaratan o sallapati görünümünün altında nasıl bir cevherin, hiç sinirlenmezmiş gibi görünen o mülayimliğin altında aslında nasıl bir volkanın, çevresiyle fazla ilgili görünmeyen “bir parça soğuk” kayıtsızlığın altında aslında nasıl duyarlı ve ince bir yüreğin yattığını göstererek özle her zaman birebir örtüşmeyen biçimin aldatıcılığı üzerine kurulu bir tiyatro eseri veya roman da yazabilirdiniz.

Bunların hepsi Osman’ı anlatmaya çalışırken bir çıkış noktası olabilir hatta ana temayı oluşturabilirlerdi. Siz bunlarla da sonuçta Osman’ı “anlatmış” olurdunuz fakat Osman’ı ancak “bir parça” anlatmış olurdunuz! Bu eksendeki anlatımlar “eksik anlatım” olmakla kalmaz, Osman’daki o nitelik zenginliği ile asıl bunların zaman içinde o denli gelişip yetkinleşmesinin temelindeki etken ve dinamikler hakkında bize fazla bir fikir veya ipucu vermezlerdi. Dolayısıyla bizler, ilerleyen yıllarda dahi Osman’ı hala “ölümsüz”, “farklı”, “özel” kılan etkeni tam yakalayamamış olurduk.

Örneğin Osman bir devrim kahramanıydı. Yaşamıyla da ölümüyle de bu sıfatı fazlasıyla hak ettiğini alçaklar dışında kimse inkar edemez! Fakat bu coğrafyada Osman’dan önce olduğu gibi Osman’dan sonra da sayısız devrim kahramanı çıktı ve bundan sonra da çıkacak! Osman dönemine göre çok ileri askeri yetenekleriyle “devrimin generali” olarak adlandırılmayı hak eden bir kurmay savaşçıdır. Fakat ilerleyen yıllarda özellikle de Kürt devrimci ulusal kurtuluş mücadelesinin gelişim seyri içinde birikim ve deneyim yönüyle Osman’ı aşan komutanların çıkmadığını söyleyebilir miyiz? Osman çok özel ve olağanüstü bir zekaya sahipti. Doğru! Fakat başkaları da zeki olabilir, hatta devrimci hareket gelişip büyüdükçe Osman’dan bile daha parlak zekaları bünyesine katıp kadrolaştırabilir, vb. vb. Zaten bunların aksi yönde bir iddiada bulunmak, en başta diyalektiğe ve tarihsel materyalizme aykırıdır. Şehitlerimizin böyle ahmakça fetişleştirme temelinde anılmaya kalkışılması, onları “anlamaya” ve “güne taşımaya” çalışmak yerine mumyalayarak “yaşattığını zanneden” düşünce tembeli ruhsuz bir saygısızlık gösterisinden başka bir şey değildir!

Osman’da “özel” olan nedir? Osman’ı “özel” ve “ölümsüz” kılan nedir? Öncelikle sadece belli yönlerin gelişmişliği ile sınırlı olmayan çeşit ve renk zenginliği, yani çokyönlü bir bütünsellik veya bütünsellik kazanmış bir çokyönlülük. İkincisi, herbirinin ortalama üstü gelişkinliği, yani vasıfta da derinlik. Osman, işbölümü zorunluluğunun olduğu her yerde gelişme zemini bulunan “parça insan”dan farklı olarak ne sadece becerikli bir “örgütçü”dür, ne sadece yetenekli bir “asker”dir, ne sadece baskı ve teknik işlerin çözümünde usta bir “teknikçi”dir, ne sadece gözükara bir “militan”dır, ne yorulmak bilmez bir “pratikçi”dir, ne… ne…ne… Osman aynı anda bunların hepsidir ve daha da önemlisi mücadelenin ihtiyaçları daha başka ve daha fazla ne gerektiriyorsa kendini o yönlerde de geliştirmeye her an için açık ve hazırdır. Öte yandan bunlar Osman’da “elini sallasan ellisini bulabileceğin” bir sıradanlıkta da değil, “az bulunur” bir gelişkinlik ve kıvamdadır. Yani Osman, örgütün ve mücadelenin ihtiyaçları neyi gerektiriyorsa onu yapabilen ama “ne iş olsa yaparım abi”cilikten farklı olarak bunların hepsini de hakkını vererek yapabilen bir yetenek, beceri ve potansiyel deryasıdır. Osman işte asıl bu iki temel yöndeki farklılığı ile gerçekten hepimizden farklıydı ve hepimizin önündeydi! “Hücum ruhu” olarak tanımladığımız dinamik ise, ondaki bu nitelik zenginliği ile nitelikte derinliği yaratıp sürekli besleyen temel itici gücü anlatır.

Yalnız meselenin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle buradaki “hücum ruhu” kavramının içeriği doğru anlaşılmalıdır. Her kim buna salt “askeri” bir anlam yükler, onu sadece pratikte ataklık ve militanlığa indirgeyen bir ahmaklık sergiler, o Osman’ı doğru dürüst tanımadığı gibi Osman’ı hiç anlamadığını da ele vermiş olur. Osman’ı “özel” kılan “hücum ruhu”nu, en özet tanımla, koşullara ve gerçekliğe hiçbir zaman gözünü kapatmayan (bu yönüyle maceracı iradecilikten ayrılır) fakat tarihsel amaç ve hedeflerimize giden yolda koşullara ve mevcut gerçekliğe de teslim olmayan (bu yönüyle de her türlü kendiliğindencilik ve konformizmden kopmuştur) bir “irade gücü” olarak tanımlayabiliriz.

Sınır tanımayan ve sınırlanmaya da gelemeyen bu iradenin devrimci karakteri çok açıktır. Bu ruh ve iradenin olmadığı yerde ne öncü bir rol oynanabilir ne de kurucu bir önderlik sergilenebilir. En fazla mevcut sistem, hazır güçler, elverişli koşullar dahilinde, tabii eğer bunlar varsa, bunların izin verdiği sınırlar içinde, bunlara dayalı bir “devrimcilik” yapılabilir. Fakat, devrimciliğin doğasına olduğu kadar tarihsel misyonuna da taban tabana zıt bir tutuculuk üretmesi kaçınılmaz olan “hücum ruhu”ndan yoksun bu tarz bir “devrimcilik”, belli kesitlerde veya belli konularda ne kadar parlak başarıların sahibi olursa olsun içerik ve tarihsel rol bakımından “idare-i maslahatçılık”tan öteye geçemez ve çoğu zaman yorulup yollarda kalmaktan da kurtulamaz! Osman’daki hücum ruhunu biraz daha “özel” kılan özelliklerden birincisi bunun sadece bazı an’larla sınırlı olmayışı ise, ikincisi de sadece bazı alanlarla sınırlı olmayışıdır. Ondaki bu “ruhu” örneğin çok cüretkar askeri eylemleri dahi ustaca planlayıp gerçekleştirme sırasında da görebilirsiniz, diyelim ki yeraltında teksir makinasıyla renkli baskı yapabilecek teknikler geliştirmek için aylarca uğraşmayı göze alışında da yakalayabilirsiniz. Bu, ideolojik konularda yanlışlığı geç de olsa farkedilen yılların düşünce ve davranış kalıplarını terketmede tereddütsüzlük olarak da tezahür eder; inandığı doğrular uğruna çok sevdiği yakınlarıyla dahi ayrı düşmeyi göze alan bir kararlılık olarak da. Çok kritik anlarda çevresine de güven veren bir soğukkanlılıktır, zaman olur kimsenin yapmak istemediği en “nankör” işleri bile büyük bir keyifle üstlenir; bir bakarsınız en umutsuz ilişkileri ve alanları bile canlandırmıştır. Bu ruha sahip bir devrimcilik, yapısı gereği zaten rantiye değil yaratıcıdır; hazırcı olmaktan çok kurucudur; çiğnenmemiş yollarda yürümeyi göze alabildiği için öncüdür.

“Kim ne derse desin, sen doğru bildiğin yolda yürü!” Dante‘nin İlahi Komedya’sında geçen ve Marx‘ın da çok sevdiği bu sözü sık sık tekrarlamayı severdi. Tıpkı “Hücuummm!..” sloganı gibi düsturlarından biri haline getirdiği bu söz, aslında onun yaşamının ve yaşam felsefesinin bir yerde özeti gibidir ve zaten rüzgarlar hangi yönden eserse essin, kimler ne derlerse desin, bedelleri ne olacaksa olsun “…doğru bildiği yolda” tereddütsüz yürümesini bildiği için o hala aramızda, bizlerle birlikte, hepimizin önünde!
"
 
#2
Osman Yaşar YOLDAŞCAN, Direnişin adıdır.
Yakın arkadaşımın babası YOLDAŞCANIN en yakın yoldaşıdır.Yıllarca müfreze savunuculuğu yapmıştır.
Dinlediğim kadarıyla Osman 172 gün işkencede kalmıştır fakat ibrahim kaypakkaya türkiyede işkencenin adı olmuştur, osmanda devamıdır.
Osman başka bir kimlikle yakalanmıştır hiç bir zaman ismini vermemiştir, tam 172 gün osmanım dememiştir ve mahkemede hakim sorduğunda ismin ne OSMAN YAŞAR YOLDAŞCAN demiştir hakim durun durun çay getirin demiştir.
HAZİRAN.
 
Üst