Patrimonyalizm

#1
Patrimonyal Devlet


Ev topluluğu şefinin otorite alanının genişlemesiyle teşekkül eden yönetim örgütünün iktidar ve otorite yapısını ifade eder. Max Weber’in otorite/egemenlik tipolojisinde geleneksel otoritenin saf tipi olarak “patriyorkalizm”, bunun biraz daha gelişmiş şekli olarak patrimonyalizm ve feodalizm gösterilmiştir. Aynı dam altında yaşayan ev topluluğu üyelerinin bir mekanda yaşamaları ve bazı şeyleri paylaşmaları dolayısıyla aralarında kişisel bir yakınlık ve bağlılık bulunmaktadır. Patriyarkal şef kadınların, çocukların ve büyüklerin, küçüklükten itibaren öğrendikleri şefin otoritesine uyma kuralına dayalı olarak egemenliğini kullanır. Ne var ki, aile şefinin otoritesi o aile halkı ile sınırlıdır. Şefin malvarlığının artması ve otorite altında bulundurduğu alanın genişlemesiyle, geleneksel otoritenin sürdürülebilmesi için bir yönetim Örgütüne ihtiyaç duyulur. Bu yönetim örgütünü meydana getiren memurlar üzerindeki şefin otoritesi, patrimonyalizmi ifade eder.

Güçlü devlet geleneğini anlamada patrimonyal devlet kavramı kilit bir rol oynamaktadır. Patrimonyal devlet hem Osmanlı devletini tanımlama aracı olarak, hem de Cumhuriyet dönemindeki devletin Osmanlı devletiyle olan sürekliliğini gösterme aracımolarak kullanılır. Patrimonyal devlet kavramı, Max Weber’in geliştirdiği ideal tiplerden biridir. İdeal tip Weber açısından gerçekliği anlamamızı kolaylaştıracak bir soyutlamadır. Gerçekliğin karakteristik bir yanının vurgulanması yoluyla elde edilen analitik araçlar olan ideal-tipler birebir gerçekliği yansıtmazlar. Ancak ampirik alanın bilgisine ulaşmak için, seçtiğimiz olgunun inşa ettiğimiz ideal-tiplere ne kadar uyup uymadığına bakmak bir zorunluluktur. Sosyal bilimlerin temel amacı“kültürel olarak anlamlı ve biricik” olan olguları bularak onların nasıl olupta meydana geldiğini araştırmak olmalıdır.Patrimonyalizm bu bağlamda düşünülmesi gereken bir kavramdır.

Weber’e dyanarak Osmanlının patrimonyal bir devlet olduğunu ileri süren Halil İnalcıK’ a göre Patrimonyalizm ,hükümdarın askeri ve yönetsel örgütlenmeyi kendi kişisel aracı haline getirmesidir.Yönetsel düzeyde patrimonyal devlet,hükümdarın mutlak hakimiyetine dayanır;devlet kademeleri ise hükümdarın kişisel tercihi doğrultusunda dağıtılır.Hiçbir kademe ya da unvan,padişahın berat denilen mührü olmaksızın verilemez.Bu da devlet memurlarını hükümdara bağlı kılar;çünkü onun hükmü kendi pozisyonlarının devamı sağlayan tek şeydir.Osmanlı devlet adamlarının Osmanlı hanedanını yüzyıllar boyunca saf dışı bırakamamaları,böyle bir girişimde bulundukları takdirde kendileride saf dışı kalacaklarından,yani kendi meşruiyet zeminleri de ortadan kalkacağı içindir.

2.Mehmet’in iktidarı belli kademelere gelme yollarının daha formel! Kurallarla belirlendiği bir yönetsel düzen gibi görünsede,memurların görevlerinde kalması otoriteye mutlak bir bağlılık grektirdiği için,Batı’daki kişisel ilişki ve çıkarları kesinlikle dışlayan bir bürokrasiye dönüşüm gerçekleşmemiştir.Hükümdara bağlılığın en önemli meziyet sayıldığıbir kurumda mesleki eğitim almış olma ve uzmanlaşma,memur olmanın ön koşulu değildir.İleride,Osmanlı’dan Türkiye’ye geçiş döneminde başat rolü oynayanlar,kendilerini devletin çıkarlarıyla özdeşleştirerek özerk ve güçlü bir grup haline gelen bürokratlar olacaktır.Ki bu bürokratik çevrenin de yine Patrimonyal sistemin bir uzantısı olduğuda gözden kaçırılmaması gereken bir husustur.Patrimonyal sistemde,her şey hükümdarın iki dudağı arasındayken,günümüzde bu devletin kutsallığına,meşruiyetine ve de kanunlara göre şekillenmiş,bu kanunlarda sonuç itibarıyla ‘halk’ın istemlerini yansıtmadığı ve bürokrasi ile şekillndiği realitesinden bakıldığında,patrimonyalizmin süreç zarfında yok olmadığı sadece mutasyona uğradığı da söylenebilir.Ki değişim denilen olguyu,toplumsal gruplar değil,bürokrat kesimin yaptığıda bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.


Mülkiyet ilişkileri açısından patrimonyalizm,mülkiyetin mutlak olarak hükümdarın elinde toplanmasına ve devletin toplumsal ve ekonomik ilişkilerin belirleyicisi olmasına denk düşer.Bu anlamda Osmanlı son derece büyük bir mülk sahibi,geliriyse topladığı vergiler olarak düşünülür.Önce tımar sahipleri (ki bunlar devşirmedir),sonra mültezimler toplanan verginin bölüştürülmesinde devletin birer küçük ortağından ibarettirler.Bu durum,Osmanlının devşirme-kul politikaları bağlamında Patrimonyal sistemi daha bir açık ifade eder.Bu gruplar,devlet mülkünün parçası olduklarıda söylenebilse de genel kanı devletin diğer toplumsal gruplar üzerinde belirleyici olduğu yönündedir.Bu duruma aykırı düşecek durumlarda bile (19 yy.ayanlar ve devlet çatışmaları) devlet kontrolü almayı bilmiştir.Ticaretle uğraşan kentlerde de devlet üretimin miktarını belirlemiş,Batı daki gibi üretimin merkantilist yollarla sermaye birikimini gerçekleştirmesine izin vermemiştir.Devlet yöneticileri tüccarlara kayıtsız kalmış ve Batı daki gibi tüccarlara özel olanaklar sunmamışlardır.(19 yy da Hayriye Tüccarları adı altında bir örgütlenme kurulmak istenmişse de devlet içindeki devşirme endeksli yönetimin buna karşı alınan tavrı nedeniyle bu tüccar taifesi,sonradan lav edilmiştir)

Osmanlı toplumsal yapısı küçük köylülük,devlet memuru konumundaki tımar sahipleri ve devlet yöneticileri arasında kurulmuş,patrimonyal çıkarların yeniden üretimine yönelik üçlü bir yapı olarak da tarif edilebilir.Toplum ekonomik değil,bütünüyle ‘’siyasal entite’’ olarak algılanır.Siyasal elitleri merkeze alan toplum statü gruplarından ve topluluklardan oluşur.Üretken sınıfların (köylülerin) yarattığı değer ise-aynen kentlerdeki üretim gibi-sürekli tüketen bir patrimonyal devletin ihtiyaçlarına yöneliktir.Bu gruplar devlete bağımlıdırlar ve devleti desteklemek durumundadırlar.Burda bir diğer ayrıntı olarak şunu söyleyebiliriz ki,kentlerdeki üretimin büyük bir bölümünü gayri Müslim tabaka oluşturmaktadır.Bu durum ‘kul sistemi’ ve sermayenin farklılığınıda (dolaylı) göstermesi açısından kayda değer bir noktadır.

Patrimonyalizm analizine sıkıca bağlıolan bir kavram çifti de “merkez-çevre”dir. Burada temel argüman devlet ve toplum arasında Batıdaki gibi uzlaşmaya dayalı yasal olarak zorunlu bir sözleşmenin hiçbir zaman gerçekleşmediği yönündedir. Batıda danışma, ittifak ve koordinasyon gibi kavramlar üzerinden açıklanabilecek devlet/toplum ilişkisi, Osmanlı’da merkezin çevre üzerindeki mutlak kontrolü ve denetimi şeklinde düzenlenmiştir. Osmanlı’da ne özerk kentler ne de ara yapılar (estate, yerel meclisler) mevcuttur. Osmanlı’da yerel ve etnik toplulukların kendi içlerinde göreli bir özerklikleri Oluşu zımni bir sözleşmenin (tacit contract) bu topluluklar aracılığıyla gerçekleşmesi ya da islami kentlerin kendi içlerinde oluşturdukları belli kurallarla işliyor oluşu bu durumu değifltirmez; çünkü bunların hiçbiri Batı tipi bir sözleşmenin parçası değildirler.

Batı’da kral, feodal lordlar ve diğer yerel güçlerin çoğulluğu içinde şekillenen bir yönetim yapısının ve bunun doğurduğu sivil toplum yerine Osmanlı’da toplumun devlete tâbi olma durumu söz konusudur. Tüm toplumsal ve moral kodları bu tâbiyet ilişkisi şekillendirir.


Patrimonyalizm ve Batı feodalizmi arasındaki farklılıklar tamamen ampirik alandan çıkarılan bilgilere dayandırılır. Örneğin Batı’da serf, vassal, feodal lorda bağlılık gibi kavramları n birebir karşılığı Osmanlıda bulunmadığı için Osmanlı’nın feodal olmadığı sonucuna varılmıştır. Oysa feodalizmi kendi toprakları nı işleten, geçim kaynaklarıyla doğrudan ilişkisi olan ve topraktaki üretimlerinden ortaya çıkan değere belli toplumsal grupların el koyduğu bir köylüler toplumu olarak tanımlarsak, endüstri öncesi tüm toplumlar bu tanıma uymaktadırlar. Burada feodalizmi tanımlayan, artııa el konuş biçiminin kendisidir. Tımarla fief arasında bir fark yoktur; çünkü üretim tarzı ve toplumsal yapı artığa el koyan kişilerin kim olduğu üzerinden değil (devlet, tımarlı sipahi, kral, vassal), sömürü ilişkisinin niteliği üzerinden (artı-değeri üretenler ve el koyanlar) tanımlanır.(Bir diğer not,Osmanlıdaki ‘kul sistemi’ bağlamında artı-ürüne el koyanların toplumsal çerçevede nerede durduğu açısından önemli bir nokta olmaktadır)


saygı ve dostlukla

-derleme-
 
Üst