Sanat “İlerici” Veya “Gerici” Olur Mu?

#1
Platon der ki: “Sanat ideal olanın taklididir”, Aristoteles der ki: “ Sanat gerçeğin taklididir”, Kant der ki: “Sanatın kendi dışında, hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel Sanatı ancak deha yaratabilir”, Hegel der ki: “Sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür. Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmadır”, Karl Marx der ki: “Yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir”

Benedetto Croce der ki: “Güzelliğin yerine anlatımı öne çıkarır. Sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir. Bireysel ve teorik bir etkinliktir. Doğa, sanatçının yorumu ile güzel olabilir”.

“Marx, << Ekonomi Politiğin Eleştirilmesine Giriş>>te, bilimsel ve teknik açıdan, 19.yüzyıldaki gelişme düzeyinin, antik köleci düzendeki gelişme düzeyini fersah fersah geçtiğini; oysa, antik sanat yapıtlarının, 19.yüzyılda hâlâ, <<bir bakıma bir norma ve erişilmez bir örnek oluşturduğunu>> nu yazar. Peki, o halde, Karl Marx’ın bu sözleriyle, Antik yaratımlara karşıt, kişinin manevi dünyasına kıyaslanmayacak derinlikte inen Shakespeare’in daha önce değindiğimiz görüşleri arasında bir çelişme yok mudur burda? Yani, Marx’ın bu sözleri, önünde sonunda, insanoğlunun sanatsal gelişmesinin ilerici değil, gerici bir süreç olduğunu bize burda göstermiyor mu?

Hiç kuşkusuz, böyle bir anlam taşımaz Marx’ın sözleri. Marx’a göre, sanat alanında ilerleme, mutlak değil, görece’dir; <<…ilerleme kavramını, alışılageldik bir soyutlama içinde ele almamak>> gerekmektedir. Aslında, sanatın tüm kendi gelişme süreci içinde, olanakları sadece genişlememiş, daralmıştır da. Sanat, hep bir şeyler keşfetmiş, bir şeyler kazanmış, ama kaçınılmaz bir şekilde, bir şeyler de yitirmiştir. İşte bu kaçınılmaz, üstesinden gelinmez çelişme nedeniyledir ki, insanoğlunun sanatsal gelişmesi ile bilimsel ve teknik gelişmesi birbirinden temelde ayrılır.” [1]

“İlerlemeci ideolojinin “kaderci iyimserliği” denen şeyden esinlenen Marks ve Engels, burjuvazinin düşüşünü ve proletaryanın zaferini “eşit derecede kaçınılmaz” şekilde hiç tereddütsüz ilan ettiler, Tarihi, sonuçları bilim tarafından, tarihin yasaları tarafından ya da sistemin çelişkileri tarafından garantilenmiş bir süreç olara gören yaklaşımın siyasal sonuçları üzerinde fazlaca durmaya gerek yok. Böyle bir yaklaşım kendi mantıksal sonuçlarına vardırılacak olsa – Manifesto’nun yazarları tabii ki bunu yapmadı- devrimci bilince, örgütlenme ve inisiyatife yani öznel etmenlere hiç gerek kalmazdı, Plekhanov’un da belirttiği gibi eğer “programın zaferi, güneşin yarın doğacak olması kadar kaçınılmaz”sa, neden siyasi bir parti, kurulsun, bir gösteriş için insanların hayatları, tehlikeye atılsın? Yarın güneşin doğmasını garantilemek için bir hareket örgütlemeyi kimse hayal etmeyecektir” [2]



“Kapitalizmden ileriye doğru geçiş çağında, sanatsal kültürün demokratikleştirilmesiyle, sanatsal değerleri tüketecek genel yüksek düzeyde bir kitlenin estetiksel olarak varlığının hemen kurulamayacağı arasında bir çelişme vardır, ki buna gözleri kapalı kalamıyacağımız gibi, amaçlardan biri de bu çelişmeyi ortadan kaldırmaktır. Kafa ve kol işçiliği arasında kopukluk sürdükçe, toplumun bütün üyeleri aydın düzeyine ulaşmadıkça, sanat yapıtı tüketiminin nitel ve nicel yanları arasındaki ayrılıklarda kaçınılmazdır. Ama geçici mahiyette’dir bunlar. İlerde bu tür ayrılıklar da ortadan silinecektir. İnsanoğlunun sanatsal gelişmesi, herkesin, bütün sanat hazinelerine özgürce el atabileceği, herkesin estetik kültürünün maksimum derecede gelişeceği bir aşamaya ulaşacaktır. O zaman, insanoğlunun sanatsal gelişmesinin ilerici karakteri, bütün sonuçlarıyla ve doluluğuyla insanoğluna kucak açmış olacaktır” [3]
“Dünya sanatsal kültür tarihi birçok önemli farklar gösteren, bir takım tiplere ayrımlanabilir. Ne var ki, bütün bu farklılıklar, yine o sanatsal kültür tipi’nin üstünde yükseldiği ekonomik alt yapının özelliklerine dayanır” [4]

“Bu tiplerden ilki, ilkel toplum kolektif kültürüdür. Bu sanatın asli çizgilerini folklor korumuştur. İlkel toplum sanatında, profesyonel olarak yürütülen, hemen hemen hiçbir sanatsal faaliyet olmamıştır; bu kültürün kendiliğinden bir karakteri olup, üretim sürecine katılan herkesi içine alıyordu. Av ve savaş dansı, çalışma türküleri ve dansları, herkesce yapılıyordu. Mithos, efsane ve menkıbeler kadar, el işlerinin de söylenip yapılışına herkes katılıyor, onu devam ettiriyordu. Sanatın, toplumsal yaşam faaliyetinin en önemli biçimlerinden biri haline gelmesini sağlayacak şekilde, toplumun bütün üyelerinin yaratıcılık yeteneği bu yoldan gelişmiş bulunuyordu. Sanat, geneli ilgilendiren ve toplumsal önemde bir içerikle doluydu.” [5]
“ilkel toplum” yerine “sınıflı toplum öncesi sınıfsız toplum” denmelidir. Bu toplumlar da devlet, bürokrasi, işbölümü, şef, lider yoktu. Aşamalı bir mantıkla ‘birinci tip sanatsal kültür’, ‘ikinci tip sanatsal kültür’, ‘üçüncü tip sanatsal kültür’ hareket edilmiş olmaktadır. Böyle anlatmak yerine sınıflı toplum öncesi sınıfsız toplumda sanat nasıldı ve sanat var mıydı?
“Toplumsal iş bölümünün ortaya çıkışıyla birlikte, toplumdaki sanatsal gelişme de altüst olmuştu. İkinci tip sanatsal kültür başlamıştı. Sanatsal yaratımın, toplumsal iş bölümü çerçevesi içinde yer alışı; meslekî, özel bir insan faaliyeti alanına dönüşmüş olması ve bu arada, toplumun üyelerinin büyük bir bölümünün, sanatsal değer tüketicileri durumuna düşmüş, <<müstehlik>> haline gelmiş olması, bu sanatsal kültürün özelliklerindendi. Bu arada, Marx ve Engels’in belirttikleri gibi, <<sanatsal yetinin tek tek kişilerde yoğalımı ve bununla birlikte, geniş kitlelerin ezilmesi>> olayı ortaya çıkmıştı; öyle ki, bu kişiler, yaşamca gerekli malların üretimiyle uğraşmakta, gördükleri bu işle, profesyonel sanatçıların varoluşunu güvence altına almaktaydılar.

Maddi ve sanatsal üretimin kökenindeki birliğin bu şekilde, bozularak parçalanması, ki bu sanat –tarihsel gelişmedeki diyalektik mantığın bir başka yönüdür, sanatın gelişmesi üstünde yalnız olumsuz değil, ama aynı zamanda olumlu bir etki de yaratmıştır. Şöyle ki, sanatsal yaratımın meslekî olarak yürütülüşü, sanatın ileriye doğru gelişmesinin de bir itici gücü olmuştur.
Doğal istidata sahip kişilerin, sanatsal faaliyetle baş başa kalarak, maddi üretime katılmaktan kurtulmaları, sanatsal yaratımın gittikçe yetkinleşmesi için gerekli koşulları da birlikte getirmişti. Böylesine bir sanatsal yaratım, gittikçe meslekten usta sanatçı olmaya başlayan, tüm faaliyetini buna ayırabilen yetili insanların gücünü ve enerjisini soğurmuş; kitlelere kapalı duran uygarlığın başarılarını tanıyıp öğrenme olanağına sahip sanatçıların yüksek düzeyde kültürel ve entelektüel bir gelişme göstermelerini sağlamıştı.” [6]

Aydın – entelektüel – sanatçı olarak kabul görenler, tam da görmüş oldukları bu özel eğitim nedeniyle içinde bulundukları toplumlarda statüleri bakımından itibarlı bir pozisyona sahip olmuşlar ve hemen her bakımdan ayrıcalıklı bir yaşam sürmüşler, sürmektedirler.
“İsimlerin önünde profesör, doçent, doktor, mühendis, mimar, gazeteci, yazar, araştırmacı, şair, edebiyatçı, sanatçı, tarihçi, uzman, bilirkişi vs. vs. gibi çeşitli unvanların olması, ayrıcalıklı parçası oldukları düzene toplumsal bir meşruiyet kazandırmak, ezilen ve sömürülenlerin bilinçlerini dumura uğratarak egemenlere biat etmelerini sağlamak ve egemenlerin düzeni için gerekli olan asıl işlevlerini gizlemek, dahası yalanı gizlemek içindir.
Ne zaman haksız bir durum yaşanmışsa, o zaman mutlaka bir yalana da ihtiyaç duyulmuştur. İnsanlığın sınıflı tarihi, egemen sınıfın çıkarlarını gözeten, amaçlı ve sistemli yalanının da tarihidir. Ama tüm toplumu ilgilendiren meselelerde yalancılık öyle herkesin yapabileceği bir iş değil, özel bir iştir. Zira kapitalist kültürle ve ahlakla biçimlenmiş bugünkü toplumda özel itibarı olmayan herhangi birinin söylediği yalana inanılmaz, dahası rasgele birinin söylediği yalan inandırıcı olmaz. Yalanı söyleyenin inandırıcı olabilmesi için, dahası yalanın toplum üzerinde etkili olabilmesi için, onun söyleyenin öncelikle içinde bulunduğu toplumda, o topluma egemen olan değerlerle itibar ve ayrıcalık kazanmış birisi olması gerektir.
Kısacası, sınıflı toplumlarda toplumu ilgilendiren şeylerle ilgili yalan işi, özel nitelikler kazanmışların, uzmanlaşmışların işidir. Bu nedenle kapitalizm yalan üreten uzmanlar, yalanı organize eden ve yaygınlaştıran mekanizmalar olmadan kendisini var edemez. Bunlar kapitalizmin ideologları ve ideolojik aygıtlarıdır.” [7]

“Özetlersek, sanatsal üretimin toplumsal işbölümü ve mübadele sistemi içindeki yeri, sanatı, ayrıcalıklı kesimlerin siyasal, dinsel, etiksel ve estetiksel taleplerine göre bağlı kılıyordu” [8]

“Toplumsal üretim sisteminin toplumca düzende uğradığı değişim, sanatsal üretimin tarihsel yazgısı üstünde geniş bir etki bulunmuştur. Böylece, yeni, üçüncü bir sanatsal kültür tipi oluşmaya başlamıştır. Bunu ana çizgileriyle şöylece gösterebiliriz. Birincisi: Toplumcu üretimde başlıca amaç, artı-değer’in elde edilmesi değil, toplumun bütün üyelerinin maddi ve manevi gereksinimlerinin karşılanması olduğu için, sanatsal üretim, nesnelde, aynı başlıca amacı, yani, tüm toplumun fikirsel-estetiksel gereksinimlerinin karşılanması amacını üstlenir. İkincisi: Toplumcu düzende, sanatçı, piyasadan bağımsız olup, sanatçının emeği, kâr getirme ölçüsüne göre değil, yaratılan ürünün fikirsel – sanatsal nitelikleri’ne, göre ölçülür.
Üçüncüsü: emeğin yeni toplumsal örgütlenişinden doğan ideoloji, sanatçı aydınları, uzun yıllardır yitip gitmiş olan, toplumla birlik bilincini yeniden edinmeye; sanatta, toplumun fiilen neyi harekete geçirdiğinden, neyin acısını çektiğinden ve ne gibi özlemler içinde olduğundan söz etmeye götürür. Dördüncüsü: Halk sanatlarında ve amatörce yaratımlardaki atılımlar, meslekten sanat ile halk kitlesi arasında salt tüketim çıkarlarına dayanan ilişki düzeyini, ortak-yaratıcı sanat algısı ve alımı ile kendinde etkin yaratım arasında yer alan bir ilişki düzeyine çıkaracak şekilde, meslekten sanat ile halk kitlesi arasında büyük bir yakınlaşmanın doğması’na yol açar.” [9]

Sanatta Ne Demeli?
İnsanlık tarihinde, sınıflı toplumda ve kapitalizmde sanatı araştırırken “ilerici” ve “gerici” kavramlarını kullanmamalıyız. Bunlar aşamacı ve ilerlemeci, Batı Merkezli ideolojinin ve kültürün etkilerini taşımaktadır. Bunlarla ezilenlerin hikâyeleri anlatılamaz ve onların yaptıkları şeyleri net bir şekilde ortaya koyamaz.
Kapitalist düzen de sanatçılar kapitalizmin değerlerini korumak üzerine faaliyet yürütürler. Onu aşmak ve yerine başka bir şey koymak için değil.
Sınıftı toplum da sanat kimin için üretiliyordu, kime hizmet ediyordu. Sınıfsız toplumda nasıl olacaktır şeklinde ifade edilebilirdi ve bu konu da bilgi verilebilirdi. İlerlemeci anlayış insanlık tarihi tarafından mahkûm edilmiş ama ifadelerde, analizlerde ve açıklamalarda yine de ilerlemeci, aşamacı, evrimci, kendiliğindenci, Batı merkezli, Batı merkezli ideoloji, Batı merkezli kültür bulunmaktadır. Yapılması gereken bunları eleştirip yerine anti ilerlemeci, anti aşamacı, anti evrimci, anti kendiliğindenci, anti Batı merkezli, anti Batı merkezli ideoloji, anti batı merkezli kültür ve bütün kültürler sorgulanmalı ve eleştirilmelidir.
Sanat kendi başına soyut bir şey değildir. İdeoloji ile bağlantılıdır, toplumun sınıflı yapısı ile alakalıdır. Sanat kimin için yapılıyor, egemen sınıfın ihtiyaçları veya dönemsel çıkarları için üretiliyor veya yok sayılıp başka şeylere geçiyorlar. Amacı kitleleri kandırmak, korkutmak, entegre etmektir.

Açıklayıcı Notlar
[1] Güzellik bilimi olarak estetik ve sanat – Moissej Kagan – Altın kitapları yayınları – sayfa 506
[2] Küreselleşme ve Enternasyonalizm – Michael Löwy
[3] Aynı kitap sayfa 511, 512
[4] Aynı kitap sayfa 515
[5] Aynı kitap sayfa 515
[6] Aynı kitap sayfa 517
[7] Komünist Zemin Dergisi, sayı 13, sayfa 20
[8] Aynı kitap sayfa 518
[9] Aynı kitap sayfa 521, 522

Aykut Şahin

Yeryüzündeki Tembel Karıncalar: Sanat “İlerici” Veya “Gerici” Olur Mu?
 
Üst