Sosyalistler Nerede? Salih İncesoy (Karşı Mahalle)

#1
Günümüz sosyalistlerinin, önceki iki dönemdeki yoldaşlarına göre kafaları net değil; olamaz. Köklü tarihsel değişim süreçlerinin yarattığı bir durum bu. Ezberler, yaşamda karşılık bulmaz, eskiyen pusulalar yön göstermez olur böyle dönemlerde.

Kapitalizmin içinden çıkamadığı büyük bunalım dönemi şu soruyu sordurtuyor: “Sistem, bu bunalımı da atlatabilecek mi?” “Atlatırdı, atlatamazdı” tartışmasını bir yana bırakalım, bu sorunun sistem içerisindeki akıllar tarafından çokça ve kaygıyla dile getirilmesi; kapitalizmin geleceğinin konuşulduğu zirvelerde, sistemin sürdürülebilirliğini tehdit eden risklerin sıralanması; hepsi bir şey anlatıyor: “Sıkıntı büyük; hem de çok büyük!”


Gerçekten de kapitalizmin sıkıntısı çok büyük. Bu yaşlı sistem, insanlığa artık hiçbir konuda gelecek vaat etmiyor. Sistemin hegemonya krizi, hastayı adeta çoklu organ yetmezliği noktasına doğru sürüklüyor. Savaşlar, hakikat-sonrasının sistematik yalanları, sağ popülizm ya da neo-faşizm; hiçbiri günü kurtarmaktan öteye sistemin derdine kalıcı çözüm getirmiyor. Evreni bu hale getiren zekânın yapay olanından ne çıkacak? Bilim ve üretim araçlarının özel mülkiyeti ilişkisi ters yüz edilmediği müddetçe, yapay zekâ meselesi de kimseye umut vermiyor. Öyle ya, kapitalizmin sicilinde, “atom fiziğinin bilimsel sonuçlarının atom bombası üretmek için kullanıldığı” yazıyor…


Çok katmanlı krizin yarattığı ekolojik ve sosyal yıkım, yeni isyan dalgasını da açığa çıkarmış durumda. Bu haliyle yerküre, tarihsel bir dönemi yaşıyor. Çeşitli tonlardaki halk isyanları, giderek öfkesinin yönünü kapitalizme doğru çeviriyor.


Evet, tarihsel bir dönem… Bir tarihsel eşik… İnsanlık tarihinde yeni bir sayfa mı açılıyor? Yine “katı olan her şeyin buharlaşmaya başladığı” günümüzde, bu sorunun sorulması hiç de yersiz değil. Eski ölüyor; yeni henüz doğamıyor… İnsanlığın tarihsel doğum sancısı, her yanı kaplıyor…


Türkiye de doğal olarak bu tabloya dâhil. Kapitalizmin krizi, rejim kriziyle harmanlanmış halde yaşanıyor. Bu yükün altında kalan 17 yıllık siyasi iktidar, bir çözülme sürecinin içerisine yuvarlanıyor.


Krizinin çok boyutluluğuna, şiddetli oluşuna, içinden çıkılamazlığına dair bunca söz söylenen, değerlendirme yapılan sistem kapitalizm. Dolayısıyla, kapitalizme karşı başka bir dünyanın savunucusu sosyalistlerin, tarihsel rollerini oynayacakları koşullar gelişiyor. Dünyada ve Türkiye’de, kriz bu boyuttayken ve halk isyanları yayılıyorken, olan bitenler bir biçimde sosyalist örgütleri güçlendiriyor olmalı. Fakat durum böyle değil. Sosyalist örgütlerin, ne Türkiye’de ne de halk isyanlarının yaşandığı dünyanın diğer ülkelerinde gidişata etkide bulunabilecek güçleri yok. Bir anlamda, kapitalist sistemle birlikte sosyalist örgütler de kriz içerisinde. Yıkılacak olanla yıkacak olan, aynı anda krizde…


Tuhaf bir durum gibi görünüyor fakat aslında bunda yadırganacak bir şey yok. Köklü değişim dönemlerinde, eskiye dair ne varsa değişime direnemez. Ya yenilenir ve tarihin açılan yeni sayfasına kendisini taşımayı becerir, ya da tarih olur. Sosyalistler açısından durum böyle. Eskinin ezberleri, yeniyi izah edemiyor. Aklını, fikrini yenileyemeyen sosyalist örgütler eskiyor, eriyor…


Nasıl çıkılacak bu işin içinden? Çok şey söylenebilir meseleyle ilgili. Öncelikle, “sosyalist kadroların bugün taşıması gereken nitelikler neler olmalıdır” konusu üzerinden bir şeyler söylemeye çalışalım.


Her farklı dönem, sosyalist kadroda bazı niteliklerin ağır basmasını şart koşar. Bu niteliklere en hızlı bürünebilen kadro, o dönemde öne çıkar, önderleşir. Fırtınalı bir değişim sürecinin kadrosu nasıl olmalıdır? Tarihsel doğum sancılarının yaşandığı bilinmezlerle dolu bu zamanlarda, hangi nitelikler ağır basmalıdır?


İki nitelik çok önemli: “Soru sormak ve sürekli otokritik.” Üstelik büyük sorular ve amansız, acımasız bir otokritik. İlki, yeniyi aramak, bulmak, kavramak için şart; diğeri yenilenmek için.


Temel soru; “Sosyalistler nerede?” Bu sorunun yanıtını arama çabası, bir dizi soruyu daha önümüze getiriyor. Yaşanan sosyalizm deneyiminin dersleri ve kapitalizmin yaşadığı değişimin açığa çıkarttığı sonuçlar, sosyalistlerin programında karşılığını nasıl bulacak? Yine kapitalizmin değişiminin, gelişiminin sınıfların yapısındaki yansıması ve bunun sosyalistlerin stratejisindeki karşılığı ne olabilir? Tarihsel değişimin öznesi işçi sınıfı, günümüz isyanlarında neden bu tarihsel rolüne uygun pozisyon almıyor? Bir dönemin sınıf mücadelesinin açığa çıkarttığı örgüt modeli sendikalar, bugüne yanıt üretiyor mu? Sosyalistler, yeni toplumsal hareketlerle nasıl bağ kurabilir? Yeni toplumsal hareketler, sosyalistlerin stratejisinde nasıl yer alabilir? Lenin’in Ne Yapmalı’sında tariflenen Bolşevik Parti tarzındaki öncü örgüt modeli, bir asrı aşkın süre sonunda bugün yine aynı şekilde geçerli mi? Ve bunlara benzer nitelikte daha birçok soru…


Bu dönemin sosyalistleri, kafalarında böylesi büyük soru işaretlerini taşımak zorunda. Türkiye devrimci hareketi tarihinin önceki dönemlerinde bu tarz bir durum yoktu. 1920’lerde başlayan 1. dönemde de, 1960’lardan sonraki 2. dönemde de mücadeleye atılacak sosyalistlerin kafalarında bu düzeydeki teorik problemler dönüp durmuyordu. Aksine onlar, net ve keskin yanıtlarla atıldılar mücadeleye; kimisi kırlara, kimisi fabrikalara…


1. dönemin netliğini sağlayan ana faktör Ekim Devrimi’ydi. Teori, pratikte sınanmış ve doğrulanmıştı. 2. dönemdeyse Çin, Küba, Vietnam Devrimlerinin etkisi büyük oldu. Mevcut pusula, yine şaşmamıştı. Yola koyulacakların yollarını kaybetmemeleri için o pusulaya sıkıca sarılmaları yeterliydi. Kafalar, bu anlamda gayet netti.


Bu noktada, Türkiye’de sosyalist mücadelenin yol açıcılarından Dr. Hikmet Kıvılcımlı için bir parantez açmalıyız. 1. dönemden itibaren mücadelede yer alan Kıvılcımlı’nın, dönemin diğer sosyalistlerinden farklı olarak “soru sorma ve otokritik yapma” nitelikleri oldukça yüksekti. Mücadele yürüteceği bu toprakları derinlemesine kavrama çabası üzerinden sorduğu sorular, onu Marksizm’e de katkı değerini taşıyan Tarih Tezi eserini ortaya koyacak derinleşmeye kadar götürdü. Otokritik yeteneği ise Kıvılcımlı’yı, teorik eserleri kutsal kitaplara çeviren dogmatizmden ve pratikte defalarca yanlışlanan ezberlerin esiri olan taş kafalılıktan uzak tuttu. Bu nitelikleri, günümüz sosyalistleri açısından çok önemli bir örnek gerçekten. Fakat bütün bunlara karşın, temel tezleri yaşamda doğrulanan Marksizm’in ve o tezlerin bir doğrulaması olan Ekim Devrimi’nin parlak ışığıyla Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın kafası da ışıl ışıldı.


Bugün durum hepsinden farklı. Günümüz sosyalistlerinin, önceki iki dönemdeki yoldaşlarına göre kafaları net değil; olamaz. Köklü tarihsel değişim süreçlerinin yarattığı bir durum bu. Ezberler, yaşamda karşılık bulmaz, eskiyen pusulalar yön göstermez olur böyle dönemlerde.


O zaman, bugün mücadeleye atılan militan, aynı zamanda kafasında taşıdığı büyük soruların da yanıtını yaşamın içerisinde aramalı. Ve pusulasını yeni dönemin ayarlarına getirene dek, gerektiğinde pusulasız da yola koyulabilmeli…


Hayatı, mücadele alanlarını laboratuvar ortamı gibi değerlendirmek… Bir bilim insanının taşıdığı o büyük merakla, yaşama her dokunuştan elde edilen verileri sürekli sürekli analiz edebilmek… Atılan her adımı, vakit kaybetmeden teorik sonuçlar da çıkartabilecek derinlikte sıkı bir değerlendirmeye tabi tutmak… Pratiğinin teorisini yapacak, soyutlama yeteneğine sahip olmak… Bugünün sosyalisti, tüm bunları becermek zorunda.


Mücadelede ve yaşamın tam orta yerinde var olmakta ısrar; doğru sorular ve güçlü bir otokritik… Böylesi bir yolculuk, “sosyalistler nerede” sorusunu anlamsız kılacak günlere bizleri belki de çok geç olmadan taşıyacaktır…
 
Moderatör tarafında düzenlendi:
#2
öncelikle hoş geldin.. bu yazını ve bir başka yazını karşı mahalle sitesinde okudum.. önemsediğim yanı.; sorgulayıcı bir yazı olmasıdır.. bu anlamda değer biçerken kendimce ve izninle eleştiriel katkılarda bulunmak isterim..

ilk başta.; kapitalizm ve kriz tanımlamasına değineceğim.. bu tanımlamaya bildim bileli itiraz ederim..
kapitalizm.; bir sistem olarak krizini nasıl yaşar? hangi? nedenler-koşullar ve hangi? karşıtları üzerinden yaşar..
bence.. asıl soru bu olmalıdır ve bu zeminlerden çözümlemeler yapılmalıdır.. kapitalizm bir toplumsal sistem mi? dir.. evet.. toplumsaldır.. çünkü toplum üzerindeki hegemonya sayesinde var olur kendini sürdürebilir.. toplumsal kabul ya da zorunlu rıza diyeyim., azaldıkça sistem kriz yaşar.. bunun dışında yaşadıkları kendi iç gelişim sürecindeki tasfiyeler., düzenlemelerle ilgilidir ve krizi kapitalizmin bazı öğeleri yaşarken bazıları daha fazla palazlanır.. bu anlamda buna sistem krizi demek yanlıştır..
bu arada önemli bir noktaya daha değineyim.. kapitalizm dediğimiz "şey" nedir?.. en büyük hata kapitalizmi sanayileşmek ile tanımlamak.. oysa kapitalizm denilen "şey".; mülkiyet/hegemonyadan başka bir şey değildir ve bu anlamda komünal yaşamın çökmesi ile tarihsel süreci başlar ve süreklidir.. gerek 1800 ler gerek ise günümüz aslınsa 10 binlerce yıldır ortaya çıkan gelişen ve yayılan bir virüsten başkaca bir şey değildir ve tüm süreci bir bütündür.. ve en önemlisi bu süreç.: üretici güçler süreci., tarihsel diyalektik vs değil., bu sistemin kendi öz/özel iradi sürecidir., doğanın ve doğanın içindeki insanın doğal-ortak irade taşıyan bir toplumsal sürecin kendisi de değildir.. adı üzerinde.; kapital yani sermaye sistemi..

bir örnek vereğim....
yeni zellanda taraflarında bir adada doğal bir yaşam sistemi-süreci işliyor.. insanlar oraya geldiklerinde yanlarında karınca getiriyor ve bu karıncalar var olan dengeyi bozuyor..çünkü karıncaları dengeleyecek bir düzen yok.. yine bir başka adada.; çiftçiler tavşanlara karşı getirdikleri hayvan yüzünden adadaki besin anlamında gerekli olan bir hayvan türü azalıyor.. örnekler çoğaltılır.. ortak irade dediğimiz şey., var olan tüm özlerinin iradelerinin yarattığı süreklilik taşıyan bir iradedir.. bu iradeye olumsuz bir müdahale ortak yaşamı bozar.. değişim-ilerleme ortak irade üzerinden olmayıp., iradelerin birinin müdahalesi ve etkin/baskın olması üzerinden oluyor ise ona ilerleme denilmez., bozulmalar başlar ve adına hegemonik sistem denir..

mülkiyetçi toplumsal yaşam(kapitalizm) olmasa teknolojik ilerleme(üretici güçler ilerlemesi) olmaz denilemez.. öyle olsa idi varacağı yer!! denilen komünist topluma gerek olmaz dı.. yok gerek vardı ise.; illaki kapitalizmi neden yaşıyoruz..

demem o ki.... birincil hata budur.. kapitalizmin krizinin tanımlanması......
kapitalizmi sadece ve sadece hegemonyasının erimesi krize sokar.. diğer "görülenler/tarif edilenler ise kendi iç işleyişindeki hegemonya savaşlarıdır.. bu anlamda kapitalizmi krize sokan şeyler bellidir.. köle isyanları., köylüler/serfler isyanları., emekçilerin isyanları ve kurduğu düzenlerin toplumsal itirazlar nedeni ile işletilemez hale gelmesidir..
kapitalizm kriz yaşamış da.. 1. dünya savaşı olmuş.. çok yanlış.. 1. dünya savaşının nedeni nedir? sorsam.; feodal emperyal devletlerin yıkılması gerekliliği denir.. 2. savaş.; pazar hegemonya savaşları denir.. feodal emperyal devletler sanki mülkiyetçi sistem değil., kapitalizmin dışında.. engelsin dediği gibi bir mülkiyetin bir başka mülkiyete el koyması olayı.. engels bunu görmüş ama sistemin bir aşaması olan kapitalizme ayrı anlam yükleme ve misyon biçme hatasında bulunmuş..
pazar savaşları artık devletler ve egemen oldukları toplumsal yapılar ve toprakları üzerinden olmuyor.. üretim-tüketim düzeninin idaresi üzerinden yaşanıyor.. yani.; mülkiyetçi sistem erginleşti ve dünyaya yayılıp., egemen oldu.. şimdi hangi sermaye başat oligark olacak çatışması yaşanıyor.. erginleşti derken.; yaşlanacak ve ölecek gibi kaderci bir anlamda demiyorum.. toplumsal itiraz dinamikleri ve zeminleri üzerindeki etkinliğini düzene soktu demek istiyorum..krize girecek ise yine buradaki bozulma sayesinde girecektir..

İlk İngiltere’de ortaya çıkan, sonrasında Avrupa Kıtası’na yayılan kapitalizm, dünden bugüne olanca dinamizmiyle ayak basmadık coğrafya, girilmedik yaşam alanı bırakmamıştır.
ilk ingilterede çıkan kapitalizm!!!!!! daha önce ne? vardı da ingilterede devrim yada değişim diyelim.. oldu... daha önce feodalizm vardı denir!!.. oysa feodalizm olmasa kapitalizm dediğiniz şey de olamazdı.. yani.. egemenlik-mülkiyet olmasa kapitalizm olamazdı.. ayrıca... ingilterede ortaya çıktığı söylenen şey sanayileşme ise.. ki., bu kastediliyor.. araştırın.. almanya(alsas loren)-fransada(lyon-paris) daha mükemmeli daha önce başlamıştı..
zaten sanayileşme ile kapitalizmin özdeş görülmesi hatadır.. feodalizm dediğiniz şey.; üretim tarzı ise hala var.. eskiden bir egemene ait üretim yapılıyor iken şimdi şirketler egemen onlar yapıyor.. yine.; üretim tarzındaki teknolojik ve pazar için gelişim olayı evet.. tarihsel diyalektik olaydır ama illaki krallar olmadan olmaz değildir.. eskiden kabile reisi/hanedanı vardı gelişti!!.. kral oldu.. gelişti.. devlet-hükümet oldu.. bunun nedeni teknoloji değil., toplumsal itirazlardır.. köle emeğinin ücretli emek olması gibi.. daha az.: zahmetli-masraflı ve rizikolu.. gibi..

Kapitalizmin manüfaktür döneminin ardından yaşanan sanayi kapitalizmi dönemine “işçi sınıfı mücadelesi” damgasını vurmuştur.
manüfaktür dönemine kapitalizm diyorsanız., sanayi kapitalizmi tanımı ne? oluyor.. az sanayi., ilkel sanayi mi?.. öyle ise günümüzdeki kapitalizm hangi sanayi ya da ne?.. hatta öncesi kapitalizm değil mi?.. manüfaktür denilen şey.; lonca sisteminin toplumsal anlamda daraltılmış., özelleştirilmiş halidir.. eskiden beye vergi verirdin.. adı devlete vergi oldu.. eskiden var olduğu toplumsal yapı etkindi sonrasında pazar işleyişi etkin oldu.. eskiden lonca yönetimi vardı şimdi tüsiad ve ona bağlı sanayi bakanlığı var ve artık sanayi değil kapital/mali sermaye söz sahibi..

kısaca.. kapitalizmin yanlış tanımlanması., yanlış misyon biçilmesi., vs. vs. sonrasında yanlış toplumsal mücadele analizleri-önerileri ve süreçleri yaratmış ve sonuçlar ortada..
bu tarz analiz-tespit süreklilik kazanmış genetik hale gelmiştir.. örneğin.;.....
50’li yıllarda kapitalizmin gelişimindeki sıçrama, kırdan kente büyük bir göç dalgası yaratmış, kentlere akan bu yeni nüfus, 60’lı yıllarla birlikte sınıflar savaşını canlandırmıştır. Mücadelenin çok daha canlı ve kitlesel geliştiği 70’li yıllarda strateji tartışmaları devrimci hareketin gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Fakat Türkiye devrimci hareketinin 2. dönemi, önceki dönemin teorik mirasıyla buluşamamış, bu dönemde ortaya çıkan stratejiler 1. dönemin gerisine düşmüştür.
bahsedilen şey aslında 1800 lerde başlamıştı.. elbette.. bu cümlelerdeki mevzu avrupa değil türkiye ama mesele kırdan kentlere göç ise bunun hem tarihsel hem de toplumsal siyasal özü var.. aslında kır ve kent derken bu kelimelere ne anlam yüklüyoruz buna bakmak gerekir..

kır-kırsal.: yerleşim yeri olmayan doğal araziler.. otlaklar.. kent.: yerleşim yeri.. göçebe yaşam yerleşik yaşama geçtiği andan itibaren kır biter kent başlar.. bu durum antik çağda başlamıştır.. bu durum.; gerektoplumsalyapı gerek ise üretim/yaşamsal faliyetlerde kırsal yaşama göre çok farklı değişimlere neden olur.. kent-site-burg-şehir-metropol-taşra vs. bu kelimeler tarihsel süreçiçindeki gelişmelere göre yeniden anlamlandırılmıştır.. zamanın site olan yeri şimdi taşra olmuştur hatta köy olarak kırsal denilir.. ama öz olarak şimdiki metropollerden farklı değildi.. sadece zaman geçti biçim değişti., yani "modernleşti"!!! .. biz.. özü unuttuk sokma mülkiyetçi zihniyete uyduk., anlamlarına da uyuduk..

pazar için üretim.; toplumsal yaşamda yaşamı idame için üretim yerine kapital/sermaye için üretim demektir.. site yaşamı ile birlikte bu bozulma başlar.. 1950 lerde olan da buydu.. kırdan şehire büyük göçler!!! olumlu mu? önce bunu netleştirelim.. bazı komünistlere göre olumlu olması gerekir.. öyle ya.. bu durum avrupada feodalizmin karanlığını yıktı.. sanayi devrimi., işçi sınıfı gelişimi vs. vs. ilerledik!!.. hoş avrupa şimdi bu işleri bıraktı.. sanayisini başka "kırlara" geri kalmış!! ülkelere sallıyor yaşam alanlarını cennete çeviriyor.. göç işleri de bu anlamda değişti.. avrupaya göç sosyal yaşam anlamında önemli ama artık iş için göç sosyal yaşamı berbat da olsa bu ülkelere oluyor.. izin de var..ucuz köle pardon iş gücü demek istedim!!..

cümleyi şuradan ele alayım..
kentlere akan bu yeni nüfus, 60’lı yıllarla birlikte sınıflar savaşını canlandırmıştır. sınıflar değil., sınıf mücadelesi olması gerekir.. çünkü bu anlattığı olay ile işçi sınıfı çoğalmış., köylü sınıfı mücadelesi artmamış.. ne anlamlı!!!. kapitalizm kırsal!! yaşamı tazfiye ediyor ama işe yarıyor.. işçi sınıfı çoğalıyor.. 1300-400 lerde de sevinmeliyiz.. kentlerde başlayan zaanatsal üretim köle ve serf emeği yerine yeni bir sınıfın oluşmasının nüvesi oluyordu.. 1800 lerde bu arttı.. abd de kölelik varken kanada da yoktu.. ve kanadaya bol köle emeği kaçtı/göçtü.. haa aklıma geldi.. 1950-60 larda aynı şey türkiyede de yaşandı.. avrupada ağır işlerde çalışacak ucuz emek bulamayınca türkiyeden köle tranferleri yapıldı.. düşlerine bakıp alırlardı.. celeplerin at alması gibi..

hatalar hataları., yanlışlar yanlışları biriktirir.. ve doğru sandığın şey artık yanlışın yarattığı bir şeydir.. örneğin...
Mücadelenin çok daha canlı ve kitlesel geliştiği 70’li yıllarda strateji tartışmaları devrimci hareketin gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Fakat Türkiye devrimci hareketinin 2. dönemi, önceki dönemin teorik mirasıyla buluşamamış, bu dönemde ortaya çıkan stratejiler 1. dönemin gerisine düşmüştür. tarihe dönüp baktığımızda hiç de böyle bir sonuç çıkmıyor.. 60 lı yıllarla birlikte sınıf mücadelesi canlanmış!!.. yok öyle bir şey.. 70 li yıllarda daha canlı idi.. tkp daha kitlesel., radikal örgütler 68 kuşağından çok fazla ve nitelikli eylemler yapıyor ve kitleseldi.. kapitalizm daha da gelişti.. kentler doldu ama 80 li yıllarla birlikte sınıf-lar mücadelesi düştü.. demek ki kente göçle ilgisi yokmuş... yine örgütlülük ve mücadele.; kırsal denilen alanlarda daha fazla ve kentlerin kırsalı olan varoşlarında daha fazla idi..

bu dönemde ortaya çıkan stratejiler 1. dönemin gerisine düşmüştür. doğru tespit de.. neden? geriye düştü..
İnsanlık, dünyada ve Türkiye’de postmodernizm anormalliğinden normale dönüşün ilk işaretlerini veriyor. bunu hiç anlamam.. post modernizm nedir?.. post dendiğine göre mosernizm sonrası., ötesi anlamına geliyor.. bir şekilde modernizmin aşılması.. olumlu-olumsuz ama aşılması anlamında.. bir de post modern kapitalizm denir.. öncesi kapitalizmden beter bir durum.. dile dolanmış.. postmodern kapitalist sistem vs. vs. anormallikten normale dönmeyi de anlamadım..
Devrimci hareketin de normale dönmesi ve tarihsel rolüne soyunması gerekiyor. Eskiyi aşacak taptaze mücadele kuşağı, umudumuzu da tazeliyor. cümlesi üzerinden anlamaya çalışıyorum.. post anormalliği neydi de normale dönüyor.. açıklanırsa anlarım ..

geleyim hutbenin mevzusuna...

Kapitalizmin içinden çıkamadığı büyük bunalım dönemi şu soruyu sordurtuyor: “Sistem, bu bunalımı da atlatabilecek mi?” “Atlatırdı, atlatamazdı” tartışmasını bir yana bırakalım,
1- kapitalizm ne? zaman bunalıma girdi 2- neden içinden çıkamaz hale geldi., ne? çıkmasını engelliyor.. bu sorulara yanıt bulalım sonra şu soruya yanıt veririz.. “Sistem, bu bunalımı da atlatabilecek mi?..

kapitalizmin bunalım dönemleri tespitleri marks da yoktur.. lenine aittir.. marks ölene kadar kapitalizmin ilerlediğini ve üretici güçlerin ilerlemesine uyumlu olduğunu söyler.. bunalıma girdi diyen lenindir.. üstelik markdan çok sonraları da değil.. marks öngöremedi mi? yoksa bunalım tespiti farklı mı?.. farklı.. hindistan çözümlemelerinde bu görülür.. kapitalizm yayılırken tahribat yapar ama kaçınılmaz olarak tarihsel görevini ifa eder.. yani., hindistanı sömürüyor ama hindistana kapitalizmi yerleştiriyor ve istemese de komünizme giden tarihsel sürecin taşlarını döşüyor der.. yani.: kaptalizm yayılmaktadır.. bu anlamda da tarihsel misyonunu işliyor.. eski sistemi., ani., üretici güçlerin önündeki engelleri kaldırıyor.. bu tespit varken ortada olmuş bir şey yokken kapitalizm bunalıma girdi tespiti marksın ana tezlerinin reddidir.. marks.; kapitalizmin bunalımını sadece sınıf mücadelesine bağlar.. ve bununda tarihsel bir aşaması vardır.. üretici güçlerin geldiği seviye.. ötesi bunalım değildir.. ne rusya da.. ne çin-vietnam ve kübada bu seviyeye gelinmemişti.. anti-sömürgecilik marksda yoktur.. olan ise.: geri halklardır.. yani burjuva devrimini yapabilecek üretici güçler seviyesine gelememiş halklar.. bu işleri sömürgeciler istemeden tamamlayacak..

demem o ki.. cümleler tümden yanlış-hatalı.. elbette içinde doğru kavram-tanım var ama doğru kullanılmıyor.. haliyle türkiye toplumsal mücadelesi de bu anlamda doğru bir çizgi tutturamıyor..

yanlışların üzerine doğru inşa edilemez.. bir yerden patlar..

. Öyle ya, kapitalizmin sicilinde, “atom fiziğinin bilimsel sonuçlarının atom bombası üretmek için kullanıldığı” yazıyor
aynen böyle.. mülkiyetçi sistem asla ilerici olamaz.. teknolojik gelişme olur ama bu ne doğaya ne de doğanın bir parçası insana yararlı olmaz.. nerede kaybettik ise oradan başlayıp., kazanabiliriz.. mülkiyetçi modernitenin sokma aklı ile değil..

 
Üst