Tarih nedir ?

#2
benim bi lafım vardı bu mevzuda ama, tarihe karıştı :) en iyisi babil sormuş borga da varsa bi fikri deyiversin.

afrikada bi atasözü varmış, zamanında fikret başkayadan duyduydum, hoşuma gitmişti.

hikayeyi şimdiye kadar hep avcılar anlattı. bir de aslanlardan dinlesek nasıl olurdu bu hikaye acaba.
böyle bir şeydi. şahsım adına söylersem, ilgi alanlarımdan biridir mazlumların tarihi. gel görki hem kirletilmiş hem de karanlıkta kalmış. ve borgaya göre zalımların kanıyla yıkanmadığı müddetçe de ne temizlenebilir ne de gün ışığına çıkabilir.

hal böyle olunca zoraki onların tarih dediği şey tarih olmuş oluyor. yazıyı başlangıç sayıyor, çünki, haramiler çalışmaz üretmez. eline 10 bin yıllık bi alet edavat versen, hakkında ne yazılmış onu bilmek ister. o alet edavatı okumayı bilmez. bir kelimeden, bir topluluğun ruh haline eremez. bir davranış türünden bir hayat tarzı bütünleyemez. zaten zalimin böyle dertleri yoktur. yere batasıca soyunun derdine düşer orda da kalır. meraklısına da tarihini yazdırır. bunlar ellerinden gelse çocuklarını bile kendileri doğurmuyacak. doğurtmadıklarını biliyoz da buna çare buldular mı borganın bilgisi dışında.

insan evladı nedendir bilmem, istikrarı pek beğenir ve özenir. özellikle güzel şeyin istikrarına meftundur. bu nedenle hareket kabiliyeti bu güne oranla çok daha düşükken, güneşin hep aynı yerden doğmasına hep aynı yerden batmasına hayrandır. o güneş ki çekilince zor oluyor bir çok şey. tarihe bakıp anlıyoruz ki insan evladı gececi değil, gündüzcü bir tabiata sahip. karanlıkta hüzünleniyor. güneş tutulunca korkuyor bile. hayatın kaynağı kesilecek mi zannediyor nedir.

tarihimizde güneş bizi bi başka etkiliyormuş. bugün aynı etkiyi özellikle şehirlerde yapamıyor. kaybetti kudretini. galiba tarihimiz güneşle başladı.
 
Son düzenleme:
#3
galiba tarihimiz güneşle başladı. BORGA

Evet tarih güneşle başladı kaygusuz ve hatta birzada mevhum.Ondandır ki tarihe dair bir yargı koyacaksak ,o yargının önce zihnimizde kendimizi yargılamasına izin vermeliyiz.Aksi takdirde onu hiçbir zaman aslanların dilinden dinleme olanağına sahip olmayacağız.Gecenin o baskın kudretinden korkup,gündüzün berraklığında haramilerin ,zalimlerin, bilcumle kepazeliğin yanılsatan kahredici çekiciliğine hayran kalacağız.Kimi sezar olmuş,kimi iskender,kimi sultan olmuş ,kimi fatih,kimi kral olmuş,kimi padişah hadi gelin takmayalım, biz hamaklarımızı ,beşiklerimizi, ideolojilerin -felsfelerin gölgesinden kurtarıp gecenin ay/aydınlılığından sabahın alacakaranlığına (güneşin doğumundan önceki aydınlığa) taşıyalım.

Düşünsel yoldaşın konuyla ilgili yazmından sonra devam edeceğim.
 
#4
anlamak aşmaktır.anlamak içinde tarihi tanımlamak lazım?bilimmi değilmi?alt disiplinmi?yöntemi bilim olan bir formasyonmu?ideolojilerin çarpışma alanımı?marksın dediği gibi tek başına bir fenomenmi?resmi hurafe üretme merkezimi?antagonist sınıflar arasında bir çarpışma alanımı? vs. çoğaltılabilir.marks bilim ideojiler ve tarih hakkında farklı düşünüyor.marks üretim ilişkileri dışındaki tüm kategoriler ve alt disiplinlere ideoloji olabilir şüphesiyle bakıyor.bunun dışında herşeyin tarihi bilinebilir,iktisadın,dinlerin,felsefenin tarihi bilineblir ama bu onların ilmini anladığı anlamına gelmez.yazılar yazılsın,arkadaşlar fikir belirtsin bunun üstüne bizde sokaktan gelenler olarak bir tasnif yapalım
 
Son düzenleme:
#5
anlamak aşmaktır.anlamak içinde tarihi tanımlamak lazım?bilimmi değilmi?alt disiplinmi?yöntemi bilim olan bir formasyonmu?ideolojilerin çarpışma alanımı?marksın dediği gibi tek başına bir fenomenmi?resmi hurafe üretme merkezimi?antagonist sınıflar arasında bir çarpışma alanımı? vs. çoğaltılabilir.marks bilim ideojiler ve tarih hakkında farklı düşünüyor.marks üretim ilişkileri dışındaki tüm kategoriler ve alt disiplinlere ideoloji olabilir şüphesiyle bakıyor.bunun dışında herşeyin tarihi bilinebilir,iktisadın,dinlerin,felsefenin tarihi bilineblir ama bu onların ilmini anladığı anlamına gelmez.yazılar yazılsın,arkadaşlar fikir belirtsin bunun üstüne bizde sokaktan gelenler olarak bir tasnif yapalım
Anlamak ve aşmak ...belkide tarihin kendi tarihseliğidir.Onu "tanımlamak" yerine ,anlamak ona yapabileceğimiz en iyi iyiliğin olabileceğini düşünüyorum ,marksın dediği doğrudur "fenomen" fenomeni tanımlamak güç iştir.Göz önundedir,algılanabilir, bir çok olgusal / kavramasal içeriğe sahip olması onu nesnelleştirir.Ancak nesnelliğin algılanmasıda nedensellikler içerir,işte bu nedensellik tarihi algılama onu olaylar ,zamanlar ve mekanlar içinde gerçekleşen eylemlelikleriyle sürekliliği kapsar.

Sorulması gereken soru şu olmalı; Tarih gerçekten eylemin kendisi mi ,yoksa onun bir yan ürünümüdür.Eğer eylemin kendisi olarak algılıyorsak onun metafizik boyutunuda inmemiz gerekiyor.Yani evrenin ,dünyanın,doğanın ve onun besin zincirindeki atomlarına kadar inmemiz gerekiyor.Bu Hegelci felsfenin temelidir.Mutlak ide ve özgür bilinç.Çünkü ona göre tarih " Mükemmelliğin rasyonel bir tarzı olarak gelişmektedir" ve "Dünya tarihi özgürlük bilincinin ilerlemesidir.

Marks tarihi koşullayarak buna itiraz eder der ki "Tarihte her ne olduysa,başka türlü olamaycağı için öyle olmuştur" bunun nedeni tarihin doğal etkileşimi ve toplumsal karakteridir.Çünkü ona göre mutlak ide ve özgür bilinç ancak egemenliğin kutsanması ve tarihi egemen gücün aracı haline getirmektir.Oysa tarih üretici güçlerin çatışması sonucu farklı bir gelişimin ve onun yan ürünü olan "artık değerin" ortaya çıkmasıyla yepyeni bir ivme kazanmış ortaya çıkan yeni insan prototipi ve sınıflar savaşımıdır.

Marksın "Tarihsel maddecilik" yada "Tarihsel materyalizm felsefesi" nin dayanağını oluşturan bu yasa ve disiplin tarihin bir doğa bilimi olduğu kadar,toplumsal verinin (olayların/olguların ) tarihin esas belirleyicisi olduğunu söyler. Nedeni şudur. Alman ideolojisinin "tarihsel" tezine getirdiği eleştirisinde Marks "Biz tek bir bilim tanıyoruz oda tarih bilimidir.Tarihi doğa ve insan tarihi olarak ikiye ayırabliriz.Bununla birlikte bu iki yön biribirinden ayrılmazlar.İnsanlar var oldukça ,insanlığın tarihi ve doğa tarihi birbirini koşullar.Doğa tarihi yani "doğa bilimi" ile belirtilen şey bizi ilgilendirmez.Buna karşın insan tarihi ile ayrıntılı ilgilenmemiz gerek.."

Yukardaki paragraflardaki pasajlardan da anlaşılabilceği üzre koşullu ve birazda determist yaklaşımlar hem Marks,hemde Hegelin tarih ideolojisinde kendi kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır.Bu koyuş aslında tarihin bilinebilirliğini de kendisiyle birlikte getirmekte tarihin sonu marksta kendini yeryüzü cenneti olan "Komünizm" ,Hegelde ,sonsuz güç yani "mutlak ide" olarak ifade eder.

Bu her iki bakış ideolojik felsefik bakıştır.Biz birazda bunun sınırlarını aşmak ,zinciri kırmak için uğraş vereceğiz.Bu başlığın edindiği amaçta bu ...
 
Son düzenleme:
#6
Annales Okulu'nun savunduğu tarih anlayışının temel özellikleri nedir? Annales Okulu, tarihi öteki toplum bilimleri arasında merkezî bir konuma yerleştirmek isterken aslında bilimselleştirme çabalarını ifade
ediyordu. Önlerindeki sorun, bilimin kuramı zorunlu kılmasıydı. Kuram içinse doğrudan gözlem yapabilmek ve varsayımları deneye tabi tutarak öngörüde bulunabilmek gerekiyordu. Oysa tarih doğası gereği tüm bunlara olanak sağlayamıyordu. Annales Okulu bu olanaksızlıkları ortadan kaldırmakla işe başladı. Bloch'a göre, arkeoloji, coğrafya, dilbilim, siyaset bilimi, ekonomi, sosyal psikoloji, demografi vb. disiplinler geliştikçe, tarihçinin geçmişle doğrudan bağlantı kurması ve doğrudan gözlem yapabilmesi olanaklı hale geliyordu. Ayrıca, tarihçi için laboratuarda deney yapması olanaksızsa da, karşılaştırma yönteminin yardımıyla öngörüde bulunmak olasıydı17. Dolayısıyla, tarihçi bir sorunla yola çıkmalı, çeşitli disiplinlerin yardımıyla gözlem yapmalı ve karşılaştırma yöntemiyle varsayımlarını sınamalı ve öngörüde bulunmalıydı.


Bloch'a göre, tarih zaman içindeki insanın bilimidir. Tarihçinin ayırıcı özelliği geçmişteki insanı incelemesidir. Bu, iki yönlü inceleme sonucunda mümkün olmaktadır. Regressif (geriye doğru) yöntem olarak adlandırılan yöntemin özü, geçmişi şimdiyle şimdiyi de geçmişle anlamak biçiminde
özetlenebilir. Geçmişi şimdiyle anlamak sorunsal tarihin doğal sonucudur. Bugünü gözlemek ve kavramak, doğru soruyla işe başlamanın ilk koşuludur. İnceleme bugünden, yani daha iyi bilinenden geçmişe, yani daha az iyi bilinene doğru yapılacak tersine bir okumadır.


Bugünden soru sorarak yola çıkıp zaman içindeki yaşamının bilgisine ulaşmaya çalışılan insan ise, birbirinden ayıramayacağımız çeşitli öğelerden oluşan karmaşık bir yapı içinde yer almaktadır ve kendisi de karmaşık bir yapıya sahiptir. İnsanın gerçek bilgisine, bu yapıların bütüncül bir yaklaşımla ele alınıp, çözümlenmesi sonucunda ulaşılabilecektir. Bu nedenle, insanı, "... homo economicus, philosophicus, juridicus gibi hayaletlere bölmek anlamsızdır'." İnsan, tüm bunların bileşkesidir. Bu denli karmaşık bir olgunun tek başına tarihçi tarafından açıklanması olanaklı değildir. Annales Okulu'nun insanı tüm yönleriyle incelemek temeline oturttuğu bütüncül tarih anlayışının zorunlu kıldığı yöntem disiplinler arası
ortak çalışmadır. Madem ki, insanın bilgisine ulaşmak tüm toplum bilimlerinin ortak amacıdır, o halde disiplinler arasındaki yapay engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. İnsanın tüm yönleriyle incelenmesi, anlaşılması ve açıklanması böyle bir işbirliğini ve bütüncül yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Bu gelişmenin doğal sonucu ise, tarih tüm toplum bilimlerinin geçmişe projeksiyonu olduğuna göre, öteki toplum bilimlerinin tarihin potasında erimesi olacaktır.


Annales Okulu'nun ilk kuşak temsilcilerinin çabaları bütüncül tarih ve disiplinler arası işbirliği anlayışını yerleştirdi ama öteki toplum bilimlerini tarihin potasında eritmeyi başaramadı. Hatta kısa bir süre sonra,
toplumbilimciler yapılan çalışmaların esas olarak tarih değil, sosyoloji çalışmaları olduğunu ileri sürmeye başladılar. Tarihin ayırıcı özelliğini belirginleştirmek, ikinci kuşak Annales Okulu tarihçilerinden olan ve
1946'da derginin başına getirilen Fernand Braudel'e kaldı. Braudel 1958 yılında yayınladığı "Tarih ve Sosyal Bilimler: Uzun Dönem" başlıklı makalesinde23, tarihi öteki toplum bilimlerinden ayıran temel özelliğin zaman olduğunu belirtmiş ve dinamik tarihin temellerini atmıştır. Bütüncül bir yaklaşımla geçmişteki insanı inceleyen tarihçinin çeşitli kronolojik sistemler arasında tercih yaptığını söyleyen Braudel zamanı kısa dönem, orta dönem (konjonktür) ve uzun dönem olarak ele alır ve bütüncül ve dinamik tarihin, geçmişi bu üç dönemde ve tüm yönleriyle incelemesi gerektiğini ileri sürer. Dönemlerin en aldatıcısı ve en kaprislisi olan kısa dönemde olayların ve kişilerin başat olduğunu, orta dönemde ekonomik ve toplumsal hareketlerin ve kurumların ele alınması gerektiğini belirten Braudel, en çok uzun dönemin üzerinde durmaktadır. Bu, yapıların incelendiği dönemdir. Bireyin hapsolduğu yapı, zamanın bozamadığı bir gerçekliktir. Üstelik tam ters bir oluşum da söz konusu olabilir. Yani, yapılar tarihin akışını
etkileyebilir. Tarihin anlaşılmasında ve açıklanmasında en sağlıklı çözümlemeler, uzun dönemi ele alan çalışmalarda yapılabilir. Bu dönem, tarihi öteki toplum bilimlerine yaklaştırdığı gibi, öteki toplum bilimlerinin de karşılaştırma yöntemini kullanmalarına olanak tanır. Bireyi yapıların içine hapseden bu anlayışın siyasal izdüşümlerine baktığımızda, dünyanın anlaşılmasıyla yetinilmesi gerektiğini dolayısıyla değiştirilmesinin yapıların ve zamanın işi olduğunu görürüz. Bu anlamda Marksizm de dahil 19. yüzyılla mutlak bir kopuş yaşandığını görürüz.

Alıntı

Not;post modernist tarih düşüncesini bir yana bırakıp sadece 20.yy la damgasını vuran bir ekolle tarihi irdelemek,konuya bir katkı yapmak istedim;yaşadığımız tarih ortamında…


saygı ve dostlukla
 
#7
Siyasi tarih disiplininin ortaya çıkışı ve gelişimi, bir anlamda, tarihin19. yüzyıldan bu yana yaşadığı bilimselleşme serüveninin öyküsüdür.(Siyasi tarih,revaçta olduğundan böyle bir yerden giriş yaptım). Nietzche'nin de belirttiği gibi, insanı hayvandan ayıran temel özellik anımsamak, insan toplumlarını hayvan sürüsünden ayıran temel özellik de "kolektif hafıza" adı verilen tarihtir. Aynı zamanda insanın hayvanla kıyaslandığında mutsuzluğunun nedeni de olan bu geçmişi anımsama, merak etme ve öğrenip aktarma gerekliliği ilk insandan bu yana çeşitli biçimler altında insan yaşamının öykülenmesi sonucunu doğurmuştur. Başlangıçta mitoloji olarak ortaya çıkan insanın geçmişini öyküleme gereksinimi, "istoria" sözcüğünü ilk kullanan kişi olan Herodot'la birlikte ilk kez bugünkü tarih anlayışımıza yakın bir anlam kazanmaya başladı: İnsan topluluklarının başından geçenleri kaydetme yoluyla edinilen bilgi yani tanık olunan ve haber alınan şeylerin anlatılması. Böylece Eski Yunan'dan itibaren gerçekte yaşanmış olan, mitolojiden ayrılmaya başladı. Thukidides'le birlikte tarih yalnızca bir kaydetme ve aktarma işi olmaktan çıktı, bununla birlikte geçmişte kalan insanî ve toplumsal olayları yorumlama, nedenlerini açıklama işi olarak da anlaşılmaya başladı. Gerçeklik üzerine vurgu yapan tarih artık mitolojiden ayrılmakla birlikte, yine de hakiki bilgi olan felsefenin içinde yer almaz. İnsanî ve rastlantısala ait olduğu için çokluğun bilgisidir ve akıl yoluyla ulaşılabilecek genellemelere varamaz. Bu nedenle de felsefenin karşıtıdır, olsa olsa edebiyatın bir alt dalıdır! Belkide felsefenin kendisidir! İlerideki öngörülerin gerçekleşmesi,nasıl ki bilimi haklı çıkartabiliyorsa,tarih hakkındaki önermelerde bir noktada bilimi haklı çıkarır ve bilimle felsefe arasındaki etkileşimde dikkate alınacak olursa,o zaman tarihi bir felsefe olarak görmemiz çok aykırı olmayacaktır.

Günümüze yakın bir perspektiften tarihe baktığımızda,ilk önce Aydınlanma Dönemi bu konuda oldukça önemli verileri,ileriye,beklide tarihe taşımaktadır…

Aydınlanma çağının insan aklını öne çıkaran ve "bilimsel" yöntemlerle doğaya egemen olma anlayışının sanayi devrimiyle birlikte olağanüstü başarıya ulaşması, genel olarak sosyal bilimleri etkilemekten de geri kalmadı. Madem ki doğanın işleyiş yasaları olguların gözlemlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştı ve bu sayede insanlar çevrelerindeki doğaya egemen olmaya başlamışlardı, o halde aynı bilimsel yöntemleri kullanıp, yani olguları gözlemleyerek bulunacak neden-sonuç ilişkisiyle yasalılığa ulaşmak ve böylece toplumların ilerleme yasalarını keşfederek toplumu dönüştürmek neden mümkün olmasındı? Yeni çağın parlayan yıldızı sosyoloji olmakla birlikte, tarihçiler de bu sürecin dışında kalmadılar. Dönemin tarihçileri, doğa bilimlerinin başarısının gölgesinde, aynı yöntemleri izleyerek kendi araştırma dallarına da bilimsel sıfatını kazandırma uğraşma giriştiler. Bilimsel çalışmanın, olguların gözlemlenmesi ve gözlemlenebilen düzenliliklerden yasaların çıkarılması biçiminde iki aşamadan oluştuğu kabul edildiğinden, tarihçiler ilk iş olarak olgu avına çıktılar.Ama burada tarihçileri ve tarih tanımını bekleyen bir tuzaktanda habersizdiler.Ki Aydınlanma döneminde ‘’akıl’’ şüphe edilerek ortaya çıkarılacak bir olgu olarak görülmüş,ileri yıllarda aklın rasyonelleştirilmesi neticesinde,herkesin şüphe ederek-özgür iradesiyle doğruya ulaşamayacağı varsayılarak ,doğruyu-bilimi ancak belli başlı bir takım beyinler ortaya çıkartabilir anlayışı egemen olmuş,buda pozitivizmin kaba bir noktaya gelmesine neden olmuştur…

Bu durumun uzantıları,tarihi tanımlamada da izdüşümlerine kavuşmuştur ki,tarih,büyük devletlerin-büyük insanların yarattığı bir olgu olarak gösterilmesi bu sürecin (öncesiyle birlikte bir yanıyla) bir sonucudur.Tıpkı tarihin ana sorunsallarından olan determinizm(neden-sonuç) de olduğu gibi…Tarih bir neden-sonuç ilişkisi içinde erken dönem pozitivizminde yer almış (çok daha eskilerede götürülebilir) ve buna göre bir anlayış ortaya çıkmıştır.Olasılık noktası ya da diğer bir deyişe insan iradesi bu dönemde bir noktaya kadar yok sayılmış (eğitimden,felsefeye,sosyo-siyasala ve tarihe) tek kıstas determinizm olarak kabul edilmiştir.İşte tam bu noktada Nietzsche’nin tarih hakkındaki düşünceleri,büyük devletler-büyük olaylar-büyük insanların tarihinde (yazımında-düşüncesinde) bir gedik açmış bu gedik 20.yy’ın ilk yarısından itibaren Annales Okulu adı verilen bir ekolün,tarih evreninde bir kapı ya da çığır açmasına neden olmuştur.Annales ekolüne kadar,bireyin tarihteki yeri,sanatın,ekonominin ve yine özellikle kişinin yok sayılması ortadan kalkmış modern ve ‘gerçek’ bir tarih anlayışının ortaya çıkmasına vesile olmuştur.Annales ekolü öncesi tarih,ana hatlarıyla ‘’doğru’’ yu aramakta ve buna göre tarihi değerlendirmekteydi Ki bu durum günümüzde halen daha gerçekliğini korumaktadır belli çevreler-toplumlar tarafından….Annales ekolüyle birlikte tarihte ‘’doğru’’yu aramak (Nietzsche’nin Tarih anlayışında da kısmi olarak bu nokta görülmektedir) yerine ‘’gerçeği’’ ortaya koymak baskın bir düşünce olmuştur.Tarih,neyi verir?Ya da Bloch’un çocuğunun sorusunu yöneltelim;Tarih ne işe yarar baba? Tarih,değiştirilemez bir ‘’doğru’’ortaya koyar cevabı,tarih değil,olsa olsa siyaset ya da politika olurdu.Çünkü tarih net bir ‘’doğru’’ yu bulmaz bulamaz…O sadece var olan ‘’gerçekliği’’ gösterir.Gerçekliği kendine göre bir düşünce çerçevesi içinde etüt etmek,kişisel ya da toplumsal bir ‘’doğru’’ yu ortaya çıkarır.Peki ama bu ‘gerçek’ bir ‘doğru’mudur…Cevap bana göre hayırdır…Tarih,bir doğru aramaz,doğru aradığı an,o tarih olmaktan-bilim olmaktan çıkar.Ki bilimde net bir ‘’doğru’’ yu bulamamıştır.Şayet buna cevap hayır,tarih bir bilim ve doğruyu gösteren yegane ‘gerçek’ ise,o zaman kaba pozitivizm içinde,tarihi ve bir yönüyle de bilimi ‘’dogma’’ haline getirmiş olmaz mıyız? Ve bunu yaptığımız an tüm var olan ‘’gerçekliği’’ kendimize göre biçimlendirmiş olmaz mıyız! Ya da kendi ideolojimize göre…Böyle bir tarih anlayışı,iradeyi yok sayar ve tek genel-geçer ‘doğru’ olarak determinizmi kabul eder,geçmişin geleceği belirleyeceğini ileri sürer ve bunun mutlak surette böyle olacağını iddia eder-savunur…Ama her geçmiş eylem bir sonraki eylemi çıkartabildiği gibi,tam tersi bir durum da ortaya çıkabilir ki işte tam bu nokta ‘irade’nin kalbine işaret eder…Bununla birlikte,tarihte kesin bir ‘’doğru’’ aramak için yollara düşmek,tarihin ‘gerçeğini’’ kendine göre biçimlendirmek ve bu biçimlendirmeyi de kendi zamanı ölçüsünde belirlemektir. Diğer bir deyişle bugünün değer yargılarıyla geçmişi düşünmek (Anakronizm) ve geçmişi kendine göre biçimlendirmektir.İşte bu durum ‘’gerçek’’ ile ‘’doğru’’ arasındaki en önemli çizgidir.Şayet tarih bize bir ‘’doğru’’ vermiş olsaydı,tüm insanlık şu an tek bir yerde olmaz mıydı?Ya da tek bir yerde olmak için,illaki bir ‘doğru’ya mı ihtiyaç var? Bu bağlamda,tarihteki her şeyin irdelenmesi (örneğin bir konu-bir kesit hakkında) bize sadece bir öngörü ve geleceğe dair bir düşünce oluşturur…Fazlasını değil…


Bir örnek olarak evreni göz önüne getirelim;çok eskiden sadece ay-güneş biliniyordu.Bundan birkaç yıl önce en büyük gezegen olarak bildiğimiz gezegenden daha büyüğünü görebiliyoruz ama yarın bunuda değiştirebiliriz.Tarihte böyledir;geçmişe doğru gidildiğinde evren kadar büyük bir oluşum ortaya çıkar;bugün bildiğimiz yarın değişebilirse,burada kesin bir ‘’doğru’’dan bahsedebilir miyiz?Belki görece günümüzden daha yakın tarihler hakkında bazı öngörüler ‘’doğru’’ olarak görülebilir ama daha eski zamanlar hakkında bunu söylemek çok zor.Şimdi bu noktada karşımıza yeni bir problematik çıkmakta;bugüne yakın tarihler hakkında bizim öngörülerimiz,birkaç asır sonra bizim düşüncemizden daha farklı bir öngörüye geçebilecekse,o zaman bugün bizim öngörülerimiz farklı bir noktaya işaret eder.Ki buda bizi ‘’zaman’’ kavramına götürür.(bu konu ilerleyen tartışmalarda kendiliğinden gelecektir!)

Konu başlığındaki soruyu şöyle cevaplayabilirim;Tarih kesinlikle ideolojilerin değil,fiziğin de ürünü değil !

Saygı ve dostlukla
 
#8
evet..marksizm tarihi bilim olarak kabul etmez,yöntemi bilim olan alt disiplin olarak kabul eder,biz b,ir tek bilim tanıoruz o da tarih bilimi dedikten sonra buna şerh düşmüş herşeyin tarihini bilmek tarihi bilim yapmaz çünkü tarih herşeyin bilimini,özünü açıklayamaz çünkü tarih sadece olay ve olguları belli verili kurallara göre açıklayan pedogojik formasyon olarak görür.tarihi bilim yapanlara engelse yazdığı mektupta alaya alır insanoğlu tarihi çok sever çünkü dedikodu insanın fıtratında var der:) yukarda sağlosun bazı arkadaşlar bazı tarih ekollerini yazmışlar,tarih bu tarih ekollerini ekseri idealist okuldan saymıştır.tarihin bir disiplin olarak doğuşu sümer ülkesinin analları,firavunun masalları,staocuların darb-ı meselleri,brunonun hegelci tarihi,ortaçağın vakanüvistleri hepsi tarihi yönetici sınıfların cephesinden değerlendirmişleridir..sayısız dipnotla örnekleyebiliriz.tarihte dipnot,tasnif,tahlil,tenkid,terkib,tasnif,1.ve 2.el kaynak gibi yöntemler tüm tarihçilerin olay ve olguları determine etme yönteleridir bu ayrı bir tartışmanın konusu..gelelim öze.marks öncesi tarih anlayışı,materyalistlerde dahil idelaist-metafizik tarih anlayışıdır..tarih disiplini marksla sistematik bir bütünlüğe kavuşmuş,toplum ve doğa olayları materyalist ama diyalektik bir yöntenle irdelenmiş ve bu yöntem artık genel geçer inceleme metoduna dönüşmüştür...gelelim marksın tarih yazıcılığı serüvenine,burda tarihsel materyalizmi anlatmayacağım inanıyorum ki burdaki arkadaşlar bunun elifbasını yazmışlardır.başka birşeye değineceğim.Marks Ranke gibi en seçkin alman tarihçileri hakkında bile tarihi "sevimli anektod tüccarlığına indirgemiş" ve tüm büyük olayları küçük ve ortalama nedenlere bağlamış bir "martaval üreten küçük kök eşeleyicisi" türünden aşağılayıcı tavırlar takınmayı sürdürmüştü.alman olmayanlar arasında ingiliz devrimi hakkıında ki bir çalışması ve bu devrimin 1789 ile olan yakınlıklarını görmesiyle guizot,marksı ilk etkileyenlerdendir ancak marks,guizotnun konuyu özellikle son derece dar ufuklu bir siyasal çerçevede ele alışındaki hataları bulmakta gecikmişti.çünkü marks henüz sol hegelciydi ve bunu materyalizm sanıyordu.hem tarih yazımıyla hemde tarihin nasıl yazılması gerektiğinin kuramıyla ilgilenmiş olan engels marksa göre daha doğuştan tarihçiydi.tarihsel sürece derinlemesine nüfuz edememiş olmak engelsin dühringte bulduğu eksiklerden biriydi.dühringi tarihte sadece cehaletin,barabarlığın,şiddetin tiksindirici kayıtlarını görmekle ve "sahnedeki nu gürültücü olayların" gerisindeki saklı devrimi gözardı etmekle suçlamıştı.aynı kitapta engels siyasal İKtisadın bir "tarihsel bilim" olarak görülmesi gerektiğini çünkü,bu bilimin sürekli olarak değişen materyalle ilgilendiğinde ısrar etmişti.bazı tarihçiler örneğin ingilterede engelsin mehringe yazmış olduğu mektubunda yakındığı ve tarihi,dinsel,hukuksal,siyasal ve benzeri bölümler halinde,sanki bunların tümü ayrı alanlarmışcasına parçalamak biçimindeki kötü alışkanlıklarının farkına varmaya başlamışlardı.enegelsin kendisine yönelttiği eleştirilerden biri,almanyadaki 1524-25 köylü savaşı üzerine kendi yapıtında yaptığı türden bir çalışmayı düzenlemeye kalkışırken hakikati orijinal araştırma yoluyla aramaktan çok,önceden belirlenmiş bir tezi destekleyecek öğeleri daha önceki yayınlardan çıkarmak yoluna gitmiş olmasıydı.sonraki yıllarada bu basit yöntemlerin tehlikesinin farkına varmıştı eserlerini gözden geçrimeye bile karar vermişti.dikkatli bir hazırlığı önemsemeyen çok kötü bir eğitim alan melun:) kautsky genç yaşta engelsin öğrencisi oldu.1885de bebele kautskynin "bilimsel çalışmanın ne demek olduğu hakkında kesinlikle hiçbir fikri yoktu" diye yazmıştı.engelsin derslerinden yararlanan kautsky daha sonraları önemli katkılar yapmayı sürdürdü.kautsky tarihsel bilginin olaylar üzerinde herşeyden önce de askeri olaylarda büyük pratik etkisinin olduğunu vurgulamıştı.marksist olmayanlar tarafından yazılmış tarih hakkında keskin eleştiriler yapmıştı.mommsenin 1848den,paris işçilerinin ayaklanışından bir kaç yıl sonra özellikle almanyada bir çook liberalin 3.napolyonu toplumun kurtarıcısı olarak yüceltildiği bir dönemde 1854de yayınlanmış olan hayranlık dolu sezar tasviri,kautskynin işaret ettiğine göre bir jül sezar kültü oluşturmaya yardımcı oluyordu..rusyada lenin gibi önde gelen sosyalistler tarihi daha
az ciddiye alıyor değillerdi,dilerseniz başka bir zaman leninin tarih yazıcılığı serüvenine değinebilirim:)
 
Son düzenleme:
#9
marksizm tarihi bilim olarak kabul etmez,yöntemi bilim olan alt disiplin olarak kabul eder,biz b,ir tek bilim tanıoruz o da tarih bilimi dedikten sonra buna şerh düşmüş herşeyin tarihini bilmek tarihi bilim yapmaz çünkü tarih herşeyin bilimini,özünü açıklayamaz çünkü tarih sadece olay ve olguları belli verili kurallara göre açıklayan pedogojik formasyon olarak görür.tarihi bilim yapanlara engelse yazdığı mektupta alaya alır insanoğlu tarihi çok sever çünkü dedikodu insanın fıtratında var der

sayın vakanüvis

Madeci tarih anlayışı Marks (öncesiyle birlikte) ile başlamışsa da Tarih konusu binlerce yıldan bu yana ve sizinde vurgunuzda olduğu üzere uzun bir zamandır bir 'gerçek' olarak zamandaki yerini almıştır.Yukarıda yazdığım bir mesajda dünyada halen daha önemli bir yeri olan ve tarih noktasında bir dönem noktası teşkil eden Annales Tarih anlayışını vermem,salt 'idealist' bir açıdan değil,tarih noktasındaki tartışmaların derinliğine olması içindir.Ki bu noktada bu ekolün eksik-yanlış yönleri olsa bile,genel olarak ''egemenliğin tarihi'' noktasından oldukça uzak bir perspektifte olmuştur kendi nazarımda...Zaten amacımızda bu noktada tartışmak olmalı,tarih nedir,mekanizkmi,sistematik mi,bilim mi,doğru mu gerçek mi,didaktik mi...

Bu bağlamda ben Marksist tarih anlayışının kendimce katılmadığım noktalarına sizin vesilenizle vurguda bulunmak isterim;

“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder… Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşer. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder… İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar… Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir — bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratır. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.”(Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz (1859))


eski toplumun bağrında çiçek açmadan,bu noktada olaylar ve olgular belli bir verili kurala göre oluşuyorsa,burada bir farklılık var;çünkü burdaki önerme,bir verili kurala göre tam ters bir durum.Kapitalizmin ilerlemesi (tarih bağlamında) aslında Feodalizm içindeki filizler-nüvelerle ilgilidir ve bunlar sonucunda ortaya çıkar gibi bir durum söz konusu.Şayet ben yanlış anlamlandırıyorsam düzeltirsiniz.Peki ama Feodalizm içinde kapitalizm var ise,tarihin dialektik sürecini burda nasıl izah edebileceğiz?Bu önermeye göre,tarihsel ilerleme yasası,yine bu noktada bir ''kopma'' mı gösteriyor?Üretici güçlerin yapısallığı (tarihsel bağlamda) ile üretim ilişkisi tarihi ortaya çıkartıyorsa ve tüm toplumların bu yasaya göre bir tarihsel seyir izlmesi zorunluluğu bulunuyorsa,feodal düzen içinde kapitalizmin olması,bu noktada bu önermeye karşı çıkar.Ki,o zaman tüm toplumları belli bir mekanikliğe indirger ve mutlakıyet bir tarih noktasına evriltir.Ve böyle olduğu an,bir yönüyle tarih sıkışır kalır.Örneğin asya despotluklarındaki toplumlar,ne tarihin önünde ne de ilerisinde bir yerlere skışıp kalmışlardır önermesine bizleri götürür.ama yine bu bağlamda,bu tarz toplumlarda (bu adlandırmaya karşıyım) şayet kapitalizmin nüveleri var ise,yine gelişim yasasında bir sorunsallık arz eder.Şayet yok ise;maddeci tarih anlayışını kökten yok sayar...Bu bağlamda;kapitalizmin Batı Avrupa’da üretici güçlerin gelişimindeki sıçrama ile değil de İngiltere’de toprak sahipleri ile köylülerin kendilerini yeniden üretme mücadelesi
sırasında istemsiz olarak ortaya çıktığını var saymak (tam doğru demiyorum) maddeci tarih anlayışı noktasında nereye koyulmalıdır?

Tarih bana göre, kesin bir ''doğru'' yu aradığında,bilim olmaktan çıkar.Gerçi bilimde tek geçer bir ''doğru'' aradığında bilim olmaz.Yinelersem,tarih 'doğru'ları ortaya çıkarmaz,sadece ''gerçekleri'' gösterir.Bu gerçekleri bizlerin nasıl algıladığı bir yönüyle mantıklı ama diğer yönüylede tutarsızlığıda içinde barındırır.Örneğin binlerce yıldan bu yana Yahudilerin bazı kesimleri arasında var olan bir yaşam biçimi olarak Kibbutzların,sosyalizme çok yakın bir oluşum olduğunu,tarihsel bir gerçeklik olarak nasıl değerlendirmek gerek? Ya da Carlo Ginzburg'un,Peynir ve Kurtlar adlı eserindeki fakir değirmencinin 1500 lü yılların İtalyasındaki düşüncelerini nerden öğrendiği konusu...Kesin bir doğrudan bahsedemeyiz lakin var olan bir gerçeklikten çok rahat bahsedebiliriz kendi namıma...Tıpkı İngilteredeki üretim-üretici çerçevenin Hindistandaki üretimi-üretici nasıl etkilediği örneğinde olduğu gibi....


saygı ve dostlukla
 
#10
Tarih bana göre, kesin bir ''doğru'' yu aradığında,bilim olmaktan çıkar.Gerçi bilimde tek geçer bir ''doğru'' aradığında bilim olmaz.Yinelersem, tarih 'doğru'ları ortaya çıkarmaz,sadece ''gerçekleri'' gösterir.Bu gerçekleri bizlerin nasıl algıladığı bir yönüyle mantıklı ama diğer yönüylede tutarsızlığıda içinde barındırır.

tanımlar ve onlara yüklenen anlamlar..!!!

tanımlar..; var olan somut(nesne-olgu-olay-fenomen-vs) "şey"leri.., kişilerin algıları sonucu bilincinde yarattığı etki ile yüklediği algı kodlandırmasıdır.. .. yani o "şey"i kendince anlamlı kılmasıdır.. burada gerçek olan tanımlar değil.. tanımları oluşturn "şey"dir..

çünkü.., her "şey"e bir başka toplum başka anlamlarla bir tanım yüklemiştir.. hatta bir toplum olumlu yaratıcı işlevsel anlam yüklediğinden ona uygun tanımlamıştır.. yada tersi olmuştur. ve binlerce yıl sürecinde o "şey"e hangi anlamla tanım yüklemiş ise.., tüm yaşamını ve yaşam sürecini de bu biçimde şekillendirmiştir.. yaşanan bu sürece tarih denilir.. tarih böyle bir şeydir..

her toplum.., yaşadığı doğal ortama göre ilgi-algı gelişimi yaşamıştır.. karasal ortamdaki toplumlar.. bitki-hayvan-toprak üzerine ve doğa olayları(yağmur-kuraklık-sel vs) üzerine düşünceler üretmiştir.. deniz-göl kıyısında yaşayanlar ise buna göre.. yüksek platolarda yaşayanlar buna göre.. vs.

ve yine tarihin her aşamasında içinde bulundukları koşullara göre algı ve tanımlamaları oluşmuştur.. yani değişmiştir..

bize aktarılan tanımlar.. ve onlara yüklenen içerikler(anlamlar) üzerinden tarih okumaya kalkarsak.. bir mahsuru yoktur ve zorunluluktur ama.., bunu da kesin doğrulara bağlamaya kalkarsak yanılırız..

tarihin bilim olması onun içinde kesin ve mutlak doğruların olmasını gerektirmez.. .. düşünsel vurgulamış.. fiziki bilimlerde bile bu iddia edilemez..

bu anlamda.., marksist bilim.. denebilinir.. ama tarihsel materyalizm tek doğru yöntemdir denilemez..
tarihsel materyalizm.. bir nesne değildir.. bir tarz-yöntem..,
algılar sonucu oluşan tanımlamalarla yaratılmış bir tarih okumasıdır.. ve tartışmaya açık olmalıdır..

Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder… Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşer. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder… İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar… Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirle r. Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir — bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratır. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.”(Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz (1859))

Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar;
bu cümle her canlı için geçerli olabilirken insanlar olarak ayrıştırılmış.. kurt-aslan-fil-şempanze-goril .., bitki grupları(orman-koru-savan-bataklık-ova-vs.) bunlarda zorunlu olarak kendi aralarında belirli ilişkiler kurmuşlardır.. hatta bu ilişkilerini diğer tür canlılarla da ortaklaştırmışlardır.. örneğin.., kuşlar-böcekler.., hayvan dışkıları olmadan bitki döllenmeleri olamaz..

yok.. bundan bahsedilmiyor.. konu.., insanların topluluk olarak bir araya gelip yarattıkları denilecek ise.. bu aleni iradi bir şeydir..
yada.., diğer canlıların maddi yaşam üretimleri sıkı kurallar ve değişmez sınırlara bağlı olduğundan hep aynı kalırken insan bu noktada(Varlıklarının toplumsal üretiminde) değişmeye-gelişmeye özgür "kılınmış-izin verilmiş bir canlı türümü oluyor.. yani tevrattaki seçilmiş topluluk yada öncesinden özel yaratılmış adem gibi..

görüldüğü üzere..;

topluluk oluşturma.. iradi değil nesnel ise.., bunun işleyiş biçimleri de iradi olmamaktadır.. terside söylenebilir.. insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kuruyorlar ise.., bu ilişkileri tanımlayan toplulukları da irade dışı oluşmuştur.. tüm tarih bir irade dışı işleyiştir..
burada yok sayılan canlı-insan "irade"si yerine tarihi belirleyen "irade" ne?? olmaktadır..

bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder…
bu..,önceki cümlede geçen.. insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar;
anlatımındaki.., belirli ilişkiler.. sanırım üretim ilişkileri olmaktadır.. ve bunları belirleyen asıl irade de..,
bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder…
bu cümlede netleşir.. maddi üretici güçleri ...

Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşer. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar.
toplumsal devrim yada değişiminin bir üst biçime geçişin zorunlu yasası diyeyim..: irade dışı olan.., toplumun maddi üretici güçleri..nin.., kendi nesnel ilerlemesi içinde.., var olan toplumsal yapıdaki.., üretim ilişkilerinden rahatsız olmasına bağlıdır..
marks burada.., üretim ilişkilerinin iradi olup-olmadığını tam belirtmemiş ama kesin olan bir şey bellidir.. üretim ilişkileri üretici güçlere göre.. yani ona uyuma göre.., var olur yada değişmek zorundadır..
insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar;
bu cümleye göre de.., üretim ilişkileri de iradi bir şey değildir..
kısaca..,
iradi olmayan ve üretici güçlere göre var olan ilerleyen üretim ilişkileri toplumu tanımlıyor.. bu tanımlanan toplumunda değişmesini asıl irade olan üretici güçler belirliyor.. burada insan ve insan yaratımı iradesi yoktur..
haliyle de.., tarih burada irade dışı oluşup gelişen bir "şey"dir.. içindeki bazı işleyişlere iradi tanımlar yüklesek bile ne fayda.. yani parti-örgüt iktidar.. vs. ne anlam taşır ki??
üretici güçler.., tamam abbas vakit geldi demedi ise.. olanaksız.. çünkü var olan üretim ilişkileri.., üretici güçlerin gelişmişlik seviyesine uygun ise yaşananları yaşamak zorundayız.. tarihi değiştiremeyiz..
köle olarak yaşayıp.., serf olarak "gelişecek".., oradan da ücretli köle(proleter) olacağız.. yani tüm bu tarihsel süreçler içinde "zor"unlu olarak üretici güçlerin gelişme süreçlerini takip edeceğiz..
marksın sunduğu tarih insanlığın tarihi değildir.. üretici güçlerin tarihidir..
buradan şu da çıkartılmasın.. marks külliyen yanlış..
bu noktada bana göre idealizmden kopamamıştır.. materyalist bir idealizm yaratmıştır.. ama tarih okuma konusunda da bir çok değerli bilgi ve yöntem de sunmuştur..
1800 lerin içinde ve 1700 lerin "bilim"sel etkisinde yarattıkları bunlardır.. sorun bunlara takılı kalmakta yarat..

gelecek tepkileri şimdiden duyuyorum.. ama bu tarih anlayışının günümüzdeki yansımasını da bizzat ben yaşıyorum kürtler yaşıyor aleviler yaşıyor kadınlar yaşıyor doğa yaşıyor.. yani.., 5.000 yıllık sömürü sistemine müdahalelerdeki iradeleri örseliyor..
ilk çağlarda bunu "zor" örseliyordu.. orta çağlarda.., buna inançlar da katılarak örselendi.. yakın çağda ise.. bunların yanına "felsefe ve tarih" anlayışları katıldı(aydınlanma-pozitivizm-modernizm)

madem tarih konuşuyoruz..,
biz tarihe ne zaman insanlık ve doğa çıkarına el koyabiliriz.. irade sunabiliriz..??
marksa göre bunun bir zamanı var.. belirleyeni var.. var ise haliyle bunun da bir biçimi var.. işte sorun da buradadır..

İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz;
bu cümleyi açımlarsak.. ve marksı biliyorsak.. bunun kapitalizmden önce olması olanaksızdır.. yani.., sömürücü sistem.., İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce,... asla yok olmaz;
marks.., insanlığın kaderine kapitalizme kadar ipotek koymuştur.. değişmez değiştirilmez demiştir.. sadece İçerebildiği bütün üretici güçler in gelişmesine hizmet edilir demiştir..
spartaküs-börklüce.. munzer mazdek vs..1848 ve 1871 deneyimlerine sahip çıkılsa da bunlar beyhude çabalardır.. ve bizlerde bunları tarihimiz! diye ele alıyoruz.. tarihi neye göre okuyoruz ortada..

yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar…
yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri nedir..?? bunların maddi varlık koşulları nedir?? tarihi ya buna göre okuyacağız ve müdahil olacağız yada.. tarih okumayı ve yöntemini gözden geçireceğiz..
tarih bu ise.., irade koymayı değil.., nesnel akışı ele alacağız.. algılarımız buna göre oluşacak.. oluşunca da.. yanı başımızda yaşanan bir halk gerçekliğine ona göre bakacağız.. binlerce yıldır kadın ona göre bakacağız.. doğaya ona göre müdahale edeceğiz..

tarih..; bir ilizyondur.. ve buda iradi olarak insana yansıtılır.. sorgulama, araştırma ve sürekli aşma.., ilizyon etkisinden kurtulma çabalarıdır..

kendini marksist sayanların.. yaşadıkları bu ilizyonist konum aşılmadan tarih okumaları ve tarih yazmaları olanaksızdır..
Tıpkı İngilteredeki üretim-üretici çerçevenin Hindistandaki üretimi-üretici nasıl etkilediği örneğinde olduğu gibi....
hindistan halkları gibi tarihsel ve irade dışı olarak...,yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları..nın üretici güçleri "geliştirmesini" beklemek zorundayız.. sanırım hala beklemede kalmak zorundalar..
 
#11
gelecek tepkileri şimdiden duyuyorum.. ama bu tarih anlayışının günümüzdeki yansımasını da bizzat ben yaşıyorum kürtler yaşıyor aleviler yaşıyor kadınlar yaşıyor doğa yaşıyor.. yani.., 5.000 yıllık sömürü sistemine müdahalelerdeki iradeleri örseliyor..suat

"Bu her iki bakış ideolojik felsefik bakıştır.Biz birazda bunun sınırlarını aşmak ,zinciri kırmak için uğraş vereceğiz.Bu başlığın edindiği amaçta bu ... BABİL."

Sevgili suat abi ;
Eger tarih sorunsallığını ideolojik kaygılar güderek başlığı açmış olsaydım "gelecek tepkilerin" muhtavsının ne olabileceğine dair yukarda edinmek istediğim amcımı dile getirmez onu karşıt fikirlerin mücadelesi olarak ele alır kendi ideolojik perspektifimden değerlendiridim.Buradaki amacım birilerini yada kendimizi birileri karşısında sınamakda değil.Onun için çekingesiz ve özgürce tartışmayı ,birlikte yaratmayı hedefledim.Tarihin ne olması kadar ,ne olmaması sorusunuda sormak istedim.


Bu anlamda isteyen istediği tepkiyi koymakta özgürdür.Önemli olan okuyucunun yazılanları okuyup kendi meşrebince değerlendirmesi,düşünce sistematiğinin süzgecinden geçirmesidir.Tartışmanın seyri giderek şiddetlenebilir ,19 yy.dan günümüze efsaneleri menkıbeleri aşmış ,sözün yazıya döküldğü vakayınameler,kroniklerden diyaletik bilimsel tezlere kadar olan dönüşümün belkide disiplinlerinin ne olduğunu göreceğiz.

Saygılarımla..
 
#12
sanırsam derdimi ve anlatmak istediklerimi anlatamadım.sevgili düşünsel ben tarihsel materyalizmin metodolıjik incelemelerine mutabıkım.ben marksist tarih yazıcılığının geliştirilmesi gerektiğini anlatmaya çalıştım.marks ve engels bu konuda çok birşey yapamamışlardır.engels ilgilenmiş ama yetersiz dedim marksın ve engelsin etkilendiği tarihçiler ise hepsi idealist okuldan.tek tek isim olarak bakarsanız üretim ilişklerinin dışında siyasal tarihçiler.gelelim konumuza..

buharinin tarih yazıcılığında ve diğer sosyal bilimlerde gördüğü geçmişi tanrının insanı yönlendirişinin kayıtları olarak kavrayan bossuetten herşeyi "katı mistisizm veya ahmaklıklar ile bulanıklaştıran lessing,fichte,schelling ve hegele kadar uzanan idealizm hakkında çok şey söylemişti.1917 devriminden sonra tarihçilerdende yararlanıldı ama bu tarihçileri marksist görüş açısına göre güdülemeye çabaladılar.1925de içinde eski bolşevik ve tarihçi pokrovskynin bilginler ile resmi görevliler arasında aracılık ederek önde gelen bir role sahip olduğu sahip olduğu bir marksist tarihçiler topluluğu kuruldu.işe marksist olanla olmayanı bir arada tutarak başladı ama 1928e gelindiğinde iş zorlaştı.stalinin zalimce davranışı sovyet tarih yazıcılığını daha yolun başında bitirdi.stalinin desteğindeki bolşevik tarihi "stalinist mitlerin o acayip ve kaba saba özeti" model olarak kabul edildi.

deutscher üretim ilişkileriyle daha az ilgilenmiş "esasta kurumları ve politikaları" incelemiş olsa da sovyet rejimin ilk gerçek tarihçisi e.h carr demiştir.sovyet sözcüleri soğuk savaş yıllarında amerikanın tarihi çarpıtma propagandasına karşılık veremedi.bu saldırılardan biri sovyet uluslar poltikası idi.sovyetler ukrayna,orta asya türklere zulüm etmiş olması ve kazakistanın hububat üretimine açılması gibi olaylarda SÖMÜRGELEŞTİRMEYLE suçlanmıştı ve bunun aksini hiçbir sovyet tarihçisi ıspet edemedi.amerikanın batısında yerli halka yapılanda aynısı olmasına rağmen mantıklı bir savunma yapılamadı.bir bilimsel disiplin olaral sovyet tarihçiliği hala çocukluk çağındaydı.

arkadaşlar daha fazla sıkmamak için marksitler ve weberciler arasındaki tartışmalara girmiyorum bile.şimdi tarihsel materyalizmi iyi bildiğiniz için türkiyedeki serüvenine kısaca bir değinelim..
 
#13
tarihsel maddeciğin kurucuları olan marks ve engelsin teorik çalışmalrının odağı felsefeden tarih ve sosyolojiye oradanda ekonomiye doğru bir değişme eğilimi gösterir.marxın 11.tezinden sonra felsefden yavaş yavaş kopmuştur.dünyayı değiştirmek için onu açıklamak nesnel hereket yasalarını bilmek gerekiyordu.bu yasalar ise TOPLUMBİLİMLERİN LABORATUVARI OLAN TARİHTEN çıkarılabilirdi.

tarihin incelenmesi ise kendiside son tahlilde toplumsal üretici güçlerin gelişme düzeyine göre belirlenen maddi üretim ilişkilerinin kısaca ekonominin tüm toplumsal yapının üzerinde yükseldiği temel olduğunu gösteriyordu.modern toplumun ekonomi temelini karekterize eden genelleşmiş meta üretiminin yasalarını,sermeya birikiminin yasalarını bilmek gerekiyordu.ancak marksın işi zordu çünkü insablık tarihiin büyük bir bölümünde meta üretimi yoktu.marx ve engelsin oluşturduğu tarihsel maddecilik teorisi yüzlerce bilim adamının ve kuşağın inşa etmesi gerekn bir duvardı.

bizzat kapital marksın yazmayı planladığı kitabın çok küçük bir bölümüydü.modern kapitalist toplumun bütün alanlarına,üstyapılara[devlet,partiler,ideolojiler,sanat,din] henüz girilememişti.sadece geçerayak söylenmiş değerli değinmeler vardı.

sonra gelen marksist kuşaklar inşa edilemeyi bekleyen tarihsel maddecilik yapısını bizzat bu bilimsel disiplinin kendi ihtiyaçlarından hareketle geliştirmediler,kendi sosyal pratiklerinden doğan ihtiyaç ve zorunluluklardan belli alanlarda yoğunlaştılar.engels toplumsal ihtiyaçlar bilimlerin gelişmesine yüz üniveristeden daha fazla etkide bulunurlar demişti.

marxtan sonraki tarihsel maddeciler kuşağı işçi sınıfının tarihsel görevini nasıl yapabileceği sorunu üzerinde yoğunlaştırdılar.böylece starateji,taktik,örgütsel sorunları tartıştılar.felsefeden konuşurken bile politiktiler.

1920leriin ortalarından sonra ise ekim devriminin tecrid olması ve yozlaşmaya başlaması ve batı avrupadaki devrimlerin yenilgileriyle birlikte işçi hareketine sosyal demokrat ve stalinist partilerin egemen olduğu,günümüze kadar gelen dönem başlar.bu dönemde yaratıcı eleştirel sosyalist aydınlar partileriyle ters düşmemek için felsefe ve sanat alanında yoğunlaştılar yine tarihsel maddecilikten uzak durdular.marskın yukarda yazdığım yolunu tersinden katettiler.bir zamanlar cılız alman burjuvazisinin radikal bir eleştiriyi ancak felsefe ve müzik aracılığyla dile getirebilmesi gibi...

torçkistler bu alanda gerçekten yaratıcı eserler vermelerine rağmen,geleneği sürdürmeleri ve uzlaşmazlıklarından dolayı aydınlardan ve işçi hareketinden soyutlandılar.

tarihsel maddeci teorisyen kuşaklarının ilgi alanlarının ve değişimleri şunu gösterir:çalışmalarını tümüyle modern kapitalist batı avrupa alanında yoğunlaştırmışlar,kapitalizm öncesi tarih ve avrupa dışının hemen hiç gündeme alınmamış,yapısal bakımdan ise modern felsefe ve sanat alanıyla sınırlı kalınmıştır.din,devletin göreli özerkliği,modern üretim biçimiyle sınıfların konumlanması ve kaynaşması,üretim biçimlerinin eklemlenmesi ilginin dışındadır.


işte dr.hikmet kıvılcımlının katkıları ve önemi batı marksizmin dışında kalan bu alanlarda ortaya çıkar.bu konuya da başka bir zamam değineceğim.yanlış anlaşılmasın benim kıvılcımlının parti ve devrim anlayışıyla uzaktan yakından ilgim yoktur ama o tarihsel maddeciliğe türkiye özgülünde büyük teorik katkılarda bulunmuştur..
 
Üst