Xvı. Yüzyılda osmanlı imparatorluğunda merkezî yönetimin başlıca sorunları

#1
Kurulmakta olan Osmanlı Devleti, büyük Selçuk İmparatorluğundan askerî örgütlenme ile ilgili olarak iki önemli miras almıştır: timar sistemi-ki bütün malî yönetim sistemi buna dayanıyordu- ve devşirme sistemi. Bunların devralınması ve Osmanlı Türklerinin koşullarına uygun olarak kullanılması uzun sürmüşse de, giderek çeşitli yerlerin işgali sırasında ve daha Bizansın işgali ile bile meyvalarını vermiştir. Bununla beraber, o zamanlar Avrupa'ya doğru yayılmağa hazırlanan yeni büyük devletin askeri ve iktisadi gücünü daha da artırması gerekiyordu. Bunu, II. Mehmed, imparatorluğun kuvvetini tüm kendi elinde toplamakla gerçekleştirmek istemiştir.

II. Mehmed, Osmanlı imparatorluğunun merkezi yönetiminin sağlamlaştırılması ve bununla birlikte sultanların tek başlarına hükümdarlık sürmelerinin güven altına alınması için amaca uygun bir çok tedbir almıştır. Seleflerince armağan edilen ve artık çok artmış olan mülklerin büyük bir kısmını ve hattâ vakıfların önemli bir kesimini yeniden hazineye bağlamıştır. Dursun Bey tarihine göre , Padişah 20 binden fazla köy ve mezraanın devletin malı olduğunu ilân etmiş ve sonra bunları, yaptıkları hizmetlere karşılık, tımarlara dağıtmıştır. Bu tedbirleri ile yalnızca askerî ve iktisadî gücünü artırmak istememiş, aynı zamanda sultanın iktidarı sırasında bağımsız bir derebeyi sınıfın ortaya çıkmasını önlemek istemiştir. İmparatorluk içinde bütün kalelerin sultanın malı olduğu ve kullarının bir tek kaleciğe bile temelli sahib olamıyacağı ile ilgili olan Osmanlı hanedanının yazısız kanunu da aynı amacı gütmekteydi.

Devlet örgütünün ve kamu yaşantısının bir çok tartışmalı sorununu düzenliyen Fatihin kanunları herkesçe bilinir. Bu kanunlardaki hükümler arasında çeşitli devlet memuriyetlerinin rütbe sırası ve bu memuriyetlerde bulunanların maaşlarının ne kadar olacağı da yer almaktadır. Vezriâzamın yıllık maaşı 1.200.000 akçe, Beylerbeyinin 1.000.000, Defterdarın 600.000 akçe olarak saptanmıştır. Bununla beraber, nakit para eksikliği çok fazlaydı. Bu bakımdan, gene II. Mehmed'in yukarıda değindiğimiz maaş saptamaları ile ilgili daha sonraki bir hükmü dikkate değer. Buna göre, defterdara yıllık geliri 600.000 akçe olan hasların saptanmasına izin verilmiştir, ama eğer kendisi vergi ve öşürlerin toplatılması ile buna bağlı olarak asker verme gibi sorunlarla uğraşmak istemiyorsa, yıllık maaşının 150 ilâ 240 bin akçeden fazla olamıyacağı da bildirilmiştir.

Hazinede nakit para hep azdı. Çünkü, sultan haslarından sağlanan gelir mültezimler kanalı ile çok yavaş ve düzensiz olarak gelmekte ve çok kez hazineye hiç de ulaşmamaktaydı. İstanbul hapishanesinde uzun bir süre haps edilmiş olan mültezimlerin bir kesimi ile ilgili olarak XVI. yüzyıl başlarında tutulmuş olan bir liste, bize çok bilgi veren verilerle doludur. Bu listede, diğer bir çok örnek arasında, şunlar da bulunmaktadır: Mora vilâyeti tuzhanesi âmili Pavlo Hartvik, hazineye 3 yıl içinde 420.810 akçe teslim etme sorumluluğunu üzerine almıştı. Fakat, bunu yerine getirememiş ve 303.366 akçe borçlu kalmıştı. Hapiste 4 yû 8 ay yatmış ve sonra müslümanlığı kabul edince serbest bırakılmıştır. Kuzey Karadeniz kıyısında bulunan Kilya şehri balıkçılık vergisi âmili Ali bin ibrahim üç yıl içinde, hazineye 740.220 akçe ödemesi gerekiyordu amma 450.587 akçe borçlu kaldığı için, tutulan listeye göre, yedi yıl ve yedi aydır hapiste yatmaktadır. Yugoslavyadaki Ratovo gümrükçüsü Mumcu Yahya 17 yıldan beri hapis yatmaktadır ve kendisi ile ilgili olarak listede şöyle bir kayıt vardır: "Gayri defterde ziyade borcu vardır mufassal yazılmıştır. Ol sebebden bu defterde tefrika bile yazılmadı." . . . Değindiğimiz bu olaylar geneldir. Fakat, göze çarpıcı bir örnek de verilebilir; iki mültezim 22'şer yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Listenin sonunda hatırlatıldığına göre, 12 âmil ile iki kefil serbest bırakılmıştır. Borçlarının tutarı 3.272.096 akçe idi. Bu tutar, 1925 yeniçerinin bir yıllık maaşını tüm karşılıyabilirdi.

Nakit paranın hazineye bu kadar zorlukla gelmesi II. Mehmed'in defterdarın (ve vüzeranın) maaşını neden zatî olarak, haslarda ödemeği yeğ tuttuğunu, bizim için daha anlaşılır bir hale getirmektedir. Bu nakit para eksikliği, II. Mehmed'i bir çok tedbir almağa zorlamıştır. El konan mülklerden ko nulan tımarlardan gelen gelirle sayısı artan ordunun masraflarmı karşılamak istemesi de, bu tedbirlerin bir nedenidir. İmparatorluğun gelir kaynakları, daha sonraları da gittikçe artan asker mevaciplerinin gerektirdiği çapta çoğalmamıştır. İmparatorluğun 1527/28 yılı gelir ve gider hesablarına göre, Anadolu ve Rumeli şehirlerinde görevde bulunan 32.351 asker arasında, 9.234 kişi nakit para yerine (ortalama bir hesabla yılda 1.500 akçe gelir sağlıyan) tımar toprağı almıştır. Bu tımar sistemiyle yaşıyan askerler ve çeşitli rütbedeki memurlarla ilgili olarak kendilerinin hazinenin küçük mültezimleri olduklarını iddia etmek istemiyoruz. Kendileri, her şeyden önce, askerî sorumluluk taşırdı. Bununla beraber, kendilerine verilen hazine gelirlerinin toplanması sırasında askeri güçlerine baş vurdukları da olurdu. Özellikle, kendilerine sınır köylerinde tımar verildiğinde . . . Bu köyler, öyle yerlerde bulunurdu ki, vilâyet Tahrir Defterleri hazırlanırken muharrirler, buralara gitmeğe cesaret edemez ve beklenen hazine gelirini "ber-vech-î tahmin" kaydederlerdi.


Her ne kadar Mısır'ın işgali ve malî yönetiminin iyi bir biçimde örgtülenmesi ile imparatorluğun geliri artmışsa da, daha sonraları, bu fazlalığı Macaristan'daki harpler tümünü eritmiştir.

Budin hazinesinin 1559-1560 yılı bütçe defterlerinden açıkça öğrendiğimize göre, Budin eyaletindeki askerlerin sayısı 10.328 idi. Bu kadar büyük bir orduyu ve bundan başka tımar sahihlerini, Macaristan'ın Türk yönetimindeki kesimi besleyemezdi. Budin eyâletinde, tımarların gelirini hesaba katmazsak, hazinenin dolayısız geliri yılda 7-8 milyon akçe idi. Buna karşılık kalelerdeki muhafızlara yılda 23 milyon akçe ödemek gerekiyordu. Bu açığı karşılamak üzere - Budin hazinesi bütçe defterlerine göre - altın para (hasene) olarak her yıl İstanbul'dan 17-18 milyon akçe yollanırdı. Peçevî'nin yazdığına göre ,bu para zengin Mısır'dan alınan vergi idi ve para sandıkları hiç açılmadan doğrudan doğruya Budin'e gönderilirdi.

Malî yönetim tümü merkezîleştirilmişse de imparatorluğun iç eyâletlerinde olduğu gibi Macaristan'daki bölgelerde de çok kötü işlemekteydi. Budin'deki hazineye de çeşitli vergiler ve rüsumlar eksik olarak gelmekteydi. Oysa, burada da mültezimler hapsedilirdi. Buradaki mali durumu, 1574'de Budin beylerbeyisine yollanmış olan bir hüküm gayet iyi göstermektedir. Hükümde şöyle denmektedir: Havâss-i hümayuna ait şehir ve köy halkları, mültezimlerin zulmü ve eziyeti yüzünden dağılmıştır. Hazinenin bir zararı daha vardır; mültezimler üzerlerine aldıkları ödevleri yerine getirmemiştir. Servetleri satılmış ve kendileri Budin'de hapsedilmişse de hazinede yüz binlerce akçe açık vardır. Merkez hükümet ise, bura halkına çok yüklenilmesini istemiyordu; zamanın kayıtlarının verdiği bilgiye göre, daha 1570 yıllarında bile her yıl İstanbul'dan Budin'e 150 yük akçe gönderilirdi.' Bütün bu yükler, gittikçe artan bir büyüklükte, imparatorluğun merkezine zorluklar çıkartıyordu.

II. Mehmed, merkezîleştirme çabalarını yalnızca imparatorluğun maliyesini düzenlerken değil, mutlakiyete uygun olarak planlaştırılan devlet yönetiminin yeni yönetici tabakasının kurulduğu sırada da sürdürmüş; zengin ve etkili Türk ailelerinin gücünü kırmış ve seçme esir çocuklarının sarayda yetiştirilerek devlet makamlarında gittikçe yüksek görevler verebilecek hale getirilmelerini desteklemiştir.

Eski Türk ailelerinin etkisini, bunların en önemli temsilcisi olan Çandarlı ailesine yaptığı baskı ile kırmıştır. Kaldıki, Çandarlı ailesine karşı eski kişisel bir kırgınlığı da vardı. Daha 1446 yılındaki Edirne yeniçeri ayaklanması sırasında II. Murad'ın çağrısı üzerine veziriazam Çandarh Halil paşa, o zama henüz küçük olan II. Mehmed'i tahttan uzaklaştırmıştı. Bunu unutmıyan II. Mehmed, sonraları, 1453'de fırsatını bulunca iftiralarla dolu ithamlara dayanarak Çandarlızadeyi idam ettirmiştir.

Çandarlı ailesi ise, yüzyıldan daha uzun bir zamandır Osmanlı hanedanına, sadakatle hizmet etmekteydi. Ailenin ilk tanınmış atası Çandarlı Kara Halil paşa idi. Kendisini, daha Orhan Gazi kendi başkenti olan Bursa kadılığına atamıştı. I. Murad ise, bütün kadıların üstünde yeni bir makam olan Kaziaskerliği kurunca, Kara Halil paşayı bu makama getirmiş ve daha sonra veziriazam yapmıştır. Çandarlı Kara Halil paşanın çocukları ve torunları arasından çokları vezir olmuştur. 1453'de idam edilen Çandarlızade Halil paşanın oğlu îbrahimi, II. Bayezid ilkin kadıasker ve sonra veziriazam yapmıştır. Fakat ondan sonra aileden hiç kimse böyle bir makama yükselememiştir. 15-ci yüzyılın ikinci yarısından XVI. yüzyılın sonuna dek 38 veziriazam atanmıştır. Bunlardan 34'ü sarayda yetiştirilmiş seçme esir çocuklarıdır.

Osmanlı imparatorluğunun bu yönde merkezîleştirilmesi, henüz, devşirme yetiştirilmelerinin bir toplumsal-siyasal zafer elde ettikleri anlamına gelmez. Çünki, devşirme sisteminde yetişmiş ve yüksek makamlara çıkmış olanlar, ancak ender hallerde merkez hükümetin gerçek yöneticileri olmuştur. Çoğunluk ise, merkez hükümetin sadık bir hizmetkâri olarak kalmıştır. Buna iyi bir örnek, devşirme sisteminin en tanınmış temsilcilerinden veziriazam Sokollu Mehmed paşadır. Kendisi Türk ordularının Kıbrıs'ın işgalini engellemek istemişse de, olayların yöneticisi olabilecek iktidara sahip olamamıştır. Kendisine düşen rol; efendisinin Lepanto'da darmadağın edilen donanmasını bir an önce yeniden kurmak olmuştur.

imparatorluk başkentinden uzak eyaletlerin başında hizmet eden beylerbeyleri, padişahın merkezî iktidarının yönetim aygıtına daha'da bağlı bir biçimde ödev görmekteydiler. Oysa, yalnızca görünüşe bakanlar beylerbeyinin küçük bir kıral gibi yaşadığını ve eyaleti yönettiğini sanırlardı. Gerçekte ise, iktidarlarını merkezî hükümet çok sınırlandırmıştı. Eyâletin defterdarı ve kadısı beylerbeyine sorulmadan, istanbul'dan atanırdı. Demekki, bunlar beylerbeyinin tam güvenilir adamları olamazdı. Kendilerinin işlerinin yürütülmesine - eğer bu işler yolunda gidiyorsa - karışamazdı. Çünki, bunlar tüm merkez hükümet organlarının yönetimi altında idi. Bununla beraber, kendilerini denetleme hakkı vardı ve görevlerini kötü yaptıkları zaman yakmada bulunabilirdi. Böyle bir şey ihmal ettiğinde ise, ihtar alırdı. Bundan başka, defterdarın ve kadının ölümü halinde, istanbul'da yenisi atanana dek, yerlerine birisini getirmek hakkı da vardı. Beylerbeyi emri altındaki sancakbeylerini bile atıyamazdı. Oysa, bunlar koşulsuz eslek olma zorunda idiler, amma beylerbeyi, ancak olağanüstü durumlarda, kendilerini geçici, olarak işten uzaklaştırabilirdi.

Önemli görülen sorunları beylerbeyi, divanında, kendi emri altındaki yöneticiler ve yüksek rütbeli memurlarla görüşmek zorunda idi. Bununla beraber, bu görüşmelerde eyaletin ancak pek az yönetimle ilgili sorunu gündeme girerdi. Çünki, eyâletin resmi organları ve bunların işleyişi, hemen de en küçük ayrıntılarına dek, İstanbuldan gelen emirlerle yönetilirdi. Öylesine ki, bir kalenin en küçük onarılma giderleri için merkez hükümetten izin almak gerektiği gibi izin olmadan bir yeniçerinin bir günlük ulufesine ödül olarak bir akçe bile eklenemezdi. Beylerbeyi defterdara bu anlamda, herhangi bir mali yönerge veremezdi. Eğer, defterdar keyfi olarak davranırsa beylerbeyi de ihtar alırdı. Bunun nedeni; gereken denetlemede bulunmamış olmasıdır. Örneğin, 1572 temmuzunda İstanbul'a yollanan mevacib defterinin incelenmesinden sonra Budin beylerbeyisi Sokollu Mustafa paşaya şunlar yazılmıştır:

"İptida Budun'a yeniçeri yazıldıkta ulufeleri beşer akçeden ziyade olmaya deyü ferman olunmuş iken bilfiil yirmi yedi nefer kimesneler altışar akçelu bulunmağın büyürdüm ki vardukta minba'd Budun yeniçerilerinin ulufeleri beşten ziyade olmayub külli hizmetleri ve yoldaşlıkları zahir oldukta tımara arz olunub terakki arz olunmaya." Demekki, beylerbeyinin divanında böyle sorunlar esaslı olarak görüşülmezdi, çünki, bu konuda karar veremezlerdi.

Beylerbeyinin Divanı, çok kez, ufak tefek işlerde bile kesin karar veremezdi. Bu durumlarda Divan-î hümâyunun görüşünü sormak gerekirdi. Bu durumu Budin beylerbeyisi Sokollu Mustafa paşanın gönderdiği mektup ile ona cevap olarak 1573 temmuzunda yollanan aşağıdaki hüküm gayet iyi göstermektedir: "Budun beylerbeyisine hüküm ki: mektup gönderüp feth-i hakanîden berü mahrusa-ı Buduna nöbetçilik tarikiyle gelüp gidüp derkah-ı âli yeniçerileri ve ağaları ve bu serhad muhafazası içün vaz' olunan yeniçeri ve ağaları şimdiyedek beğlerbeğisi divanında seferde ve sair durmak ve oturmak lâzım gelen yerlerde beğlerbeğinin sağ canibinda oturup durmak âdet-i kadimeleri iken hâlâ zuamâ ve sair erbab-i divan asitane-î saadette sol kul yeçerinindir, bunda dahi öyle olmak gerekdir deyü mabeynlerinde niza olduğun bildirmişsin. İmdi kadimden ilâ heza elan ne vechle oturup durmuşlar ise girü üslûb-i sabık üzere oturup durmak emr edüp büyürdüm ki vusul buldukta emrim üzere kadimden ne vechle oturup duragelmişler ise girü üslûb-i sabık üzere oturup durup kimesneye emr-i şerifime muhalif iş ettirmeyesin." O zaman, Mustafa paşa yedi yıldır Budin'de, padişahı temsil ediyordu ve buna karşın sağında kimlerin solunda kimlerin oturacağına bile karar verme hakkı yoktu.


Kocaman imparatorluğun her yanından böyle ufak tefek sorular yığını İstanbul'u akar ve çözümü için sıra beklerdi. Çünki, son söz ancak orada söylenirdi. Demekki, devlet yönetimi gerektiğinden çok merkezîleştirilmişti. Tımar sistemi ise, yönetimin üzerinde, zaten büyük bir yüktü: Osmanh İmparatorluğunun büyümesi ile tımarların, zeametlerin ve hasların durmadan değişen gelirlerinin ve bunların gene çok kez değişen sahiplerinin merkezdeki kayıtlan çok artmıştı. Bütün bunlar, o denli geniş merkezî bir örgüt gerektiriyordu ki, işlemesini, ödevlerini aksaksız olarak yerine getirmesini ancak güçlü sultanlann iktidarı sağlıyabilirdi. Bunun eksikliği ise, kamu işleri yönetiminin gevşemesinin, çözülmiyen devlet işlerinin çıkmaza girmesinin nedeni olmuştur. Merkezî devlet yönetiminin işlemesini, belirli çağlarda tutulmuş önemli kayıtların niceliği de gayet iyi yansıtmaktadır. Örnek olarak Mühimme Defterlerinin XVII. yüzyıl ciltlerine bakalım; bunlar XVI. yüzyıldakilerin yarısı yada üçte biri kalınlığında bulunuyorlar. XVII. yüzyıl Tahrir Defterlerini ise, boşuna arıyoruz. Bulmadığımızın nedeni, hemende hiç tutulmamış olmalarıdır. Bunun sonucunda, XVII. yüzyıl sonlarında çok kez XVI. yüzyılda tutulmuş Tahrir Defterlerine göre, tımarlar dağıtılmıştır…


Selçuk İmparatorluğundan miras alman tımar sistemi ile devşirme sistemi, o zamanki Avrupa koşulları içinde, Osmanlı İmparatorluğunun büyük bir devlet olmasında, kuşkusuz, etkili bir rol oynamıştır. Bununla beraber, Osmanlı imparatorluğu, bir zamanın Selçuk İmparatorluğunun çerçevesini aşınca devlet örgütünün temeli olan, abartmalı bir merkezî yönetim gerektiren tımar sistemi ile devşirme sistemi, daha sonraki gelişmeye engel olmuştur.

(ALINTI)

saygı ve dostlukla
 
#2
Örnek olarak Mühimme Defterlerinin XVII. yüzyıl ciltlerine bakalım; bunlar XVI. yüzyıldakilerin yarısı yada üçte biri kalınlığında bulunuyorlar. XVII. yüzyıl Tahrir Defterlerini ise, boşuna arıyoruz. Bulmadığımızın nedeni, hemende hiç tutulmamış olmalarıdır. Bunun sonucunda, XVII. yüzyıl sonlarında çok kez XVI. yüzyılda tutulmuş Tahrir Defterlerine göre, tımarlar dağıtılmıştır…

Bu bölüm yazının tümüyle çelişkili gibi duruyor.Benim bildiğim osmanlı her ne kadar bir hanedanlık (ki tüm islam imparatorluklarında imparatorluğun ismi hanedanlığın soy kimliğiyle anılır.) isede 3.cü Roma İmparatorluğu olarak kendini görür.Ve tüm ulusal-uluslararası ilişikilerini buna göre düzenler.Bu nedenle müthiş bir burokrasisi ve o bürokrasiye dayanan kırtasiyeciliği sıradan bir memurun bile nerdeyse eşine aldığı bir hediyeyi kayıt altına alırdı.Koca bir dönemin kayıtsız geçmesi ,bir önceki yüzyılın kaydıyla işlem görmesi bana biraz olanaksız gibi geldi ...)

Bu çalışmayı yapan tarihçi kim üstad, varsa ismini verirseniz memnun oluruz :)
 
#3
Örnek olarak Mühimme Defterlerinin XVII. yüzyıl ciltlerine bakalım; bunlar XVI. yüzyıldakilerin yarısı yada üçte biri kalınlığında bulunuyorlar. XVII. yüzyıl Tahrir Defterlerini ise, boşuna arıyoruz. Bulmadığımızın nedeni, hemende hiç tutulmamış olmalarıdır. Bunun sonucunda, XVII. yüzyıl sonlarında çok kez XVI. yüzyılda tutulmuş Tahrir Defterlerine göre, tımarlar dağıtılmıştır…

Bu bölüm yazının tümüyle çelişkili gibi duruyor.Benim bildiğim osmanlı her ne kadar bir hanedanlık (ki tüm islam imparatorluklarında imparatorluğun ismi hanedanlığın soy kimliğiyle anılır.) isede 3.cü Roma İmparatorluğu olarak kendini görür.Ve tüm ulusal-uluslararası ilişikilerini buna göre düzenler.Bu nedenle müthiş bir burokrasisi ve o bürokrasiye dayanan kırtasiyeciliği sıradan bir memurun bile nerdeyse eşine aldığı bir hediyeyi kayıt altına alırdı.Koca bir dönemin kayıtsız geçmesi ,bir önceki yüzyılın kaydıyla işlem görmesi bana biraz olanaksız gibi geldi ...)

Bu çalışmayı yapan tarihçi kim üstad, varsa ismini verirseniz memnun oluruz :)
Değerli maviiada öncelikle,ayrıntıdaki şeytanı enselediğin için teşekkür ederim:)

tAHRİR DEFTERİ;Osmanlının bir bölgeyi ele geçirdiği zaman,o bölgede yaşayan insanlardan tutunda,canlı hayvanlara(koyun,at,deve vs yararlı mahiyetteki hayvanlar),Derbent bölgelerine,köprülere vs hemen herşeyi kaydeden defterlerdir ki,sende bunu belirtmişsin değerli yoldaş.Lakin yazarın bahs ettiği dönem olan 17.Yy Tahrir Defterlerinin olmaması,hiç yok anlamında değildir.Bu dönem tahrirlerin tutulmamasının nedenlerinin başında yatan ana neden ise,16.yüzyıl sonları ve bilhassa 17.yüzyılın hemen başlarında ortaya çıkan isyanlardır ki,bu isyanların genel adlandırması da seninde takdir edeceğin gibi Celali İsyanları olarak geçmektedir.Bu tarihlerde bilhassa Anadoludaki kırsal alanlar ıssızlaşmış denebilir.Burada ayrı bir not eklemek gerekirse,Tahrir Defterleri nin kayıt altına alınma tarihleri 20 yıl (minumum)lıktır.2o yılda bir farklı defterler tutulur,buna göre gelirlerin hesabı yapılırdı.

17.Yy boyunca Celali İsyanları (bilhassa 17.yy ortasına değin) Tahrirlerin tutulmasını imkansızlaştırmış,bununla birlikte ve de önemli bir sebep,İltizam uslünün 16.yüzyılın ortalarından itibaren çok büyük bir alana yayılmış olmasıdır.İltizam usülü,her ne kadar biraz daha eski dönemlerde de görülmüş ise de,asli yapısını 16.yy ve 17 yy. da almıştır.Tüm bunları üst üste koyduğumuzda,Tahrir Defterlerinin 17.yy için çok fazla olmadığını söyleyebiliriz ki,benimde üniversite yıllarımda bir konu hakkında çalışma yaparken bana d lazım olmuştu (belli bir dönemi) ama bulamadığımda,acaba neden yok diye düşünmüştüm ve sonradan 17.yüzyılın o konjoktörel ortamını irdelediğimde,neden yok sorusununda cevabını bulmuştum.

Ek bir not daha belirtirsem,Osmanlı İmparatorluğu,elinde bulunan her coğrafyayı Tahrire tabi tutmuyordu.Bunda,dini bölgeler yer yer özerk bölgeler ilk sırada gelmekte,lakin bu demek değildirki Osmanlı buraları sömürmüyor.

Amerika da,vergi meuru ile azrail! yan yna geldiğinde,bir kişi memurdan daha korkarmış,Osmanlıda bu noktada yani vergi noktasında,azrailden bir farkı yoktur:)


Diğer noktadaki tespitin (3.roma hükümdarı) doğru ki bu yine padişahların söylemlerinde de,bilhassa Fatih'te kendini göstermektedir.Lakin yine 17.yüzyılın başlarından itibaran Avrupa da Almanların ve Fransızların (roma ya sahiplenleri Kutsal Roma germen imp...Bunun tarihi daha eskiye de götürülebilir) tabiri caizse Roma'nın mirasını sahiplenmeleri ve yine Osmanlının siyasi olarak zayıflaması (örneğin;Avusturya imparatoru daha önce sadrazam düzeyinde görülürken,bu tarihten itibaren yine padişah-hükümdar konumunda görülmeside etkendir) da,Roma rüyasının bitmesinde etkili olmuştur denebilir.

Son bir ilave eklersem,Osmanlı imparatorluğunda 17. yy ve 18.yy bir noktaya kadar ''karanlık asırlar''dır ki,günümüze kadar bu dönem hakkında çok fazla (diğer dönemlerle kıyaslama) çalışma yapılamamıştır.Bunda biraz da,arşivlerin toparlanamamsıda neden dir.


Bu makaleyi kaleme alan kişi;''Gy Kâldy-NAGY'' adında bir araştırmacıdır.genelde cd şeklindedir dokümanlarım lakin ayrıca pc de bir kopyaları var ama oldukça dağınık bir şekilde:)Pc deki kopyada isim geçmiyordu,lakin cd de varmış ama bayağı bir arama yapmak zorunda kaldım bulmak için.Gece gece spor yapmadım değil,kulakların çınlamıştır diye düşünüyorum:)

saygı ve dostlukla
 
#4
öncelikle yazı için teşekkürler..
konu başlığı.. Xvı. Yüzyılda osmanlı imparatorluğunda merkezî yönetimin başlıca sorunları
olarak yer alıyor.. ve vergi-gelir toplama anlamında devam ediyor..
vergi-gelir toplama konusundan önce siyasi-yönetsel yani iktidar merkezileşmesi olgusunun ele alınması gerekir diye düşünüyorum..
bu "merkezileşme" olgusu..; sürekli farklı zeminlerde ele alınmıştır.. avrupa imparatorlukları merkezi olamamakla tanımlanırken.., doğu imparatorluklarında merkezi yapının ağır bastığı söylenir.. bu neye göre tanımlanır ben çözemedim..
* iktidarın tek elde ve bir merkezde toplanması olarak ise..;
roma da sezar.. 16. yy da şarlken, kraliçe elizabeth vs.. bu dönemlere bakıldığında gayet merkezi ve tek elde toplanmış bir iktidar sözkonusudur.. yani aynı dönemdeki osmanlıdan farksızdır..
* mülkiyet anlamında mülkün iktidarın olması ise..; bu durum kağıt üzerinde mülkiyet hakkının osmanlıda olmasını gösterse de.. kullanım ve yetki anlamında osmanlı padişahı nezdinde bunun çok rahat kullanılamadığı da bilinir.. özellikle preferi anlamında elinde tuttuğu alanlarda denetimi ve mülkiyet hakkı sadece gücü oranındaydı.. ve yerel erk dikkate alınmadan değişim yaşatılamazdı..
bence merkezileşme.., asıl olarak sistemsel işleyişin kurumsallaşması ve bu kurumlar aracılığı ile toplumsal yapılar üzerinde resmi-sistemli işlerlik kazanması olmalıdır.. bu anlamda.., merkezileşme.., modern devlete giden her adım ile açıklanmalıdır yani devlet organizasyonunun komplike ve denetimsel araç olarak da askeri "zor" yerine kurumsal-hukuksal araçları yaratması olmalıdır..

sermaye sistemlerinin işleyişi ve gelişimi ve de küresel ilişkilerin artması oranında bu gelişmeler yaşanmıştır..
avrupa ile doğunun süreçleri zamandaş olmayabilir.., aynı biçimler altında da sürmemiş olabilir ama.., bir çok noktada.., hem zamandaş hemde biçimsel zeminler anlamında aynıdır..
* avrupa kıta yapıları ve bağlantılı olarak ingiltere 16.yy da sermayesel-hukuksal ve toplumsal organizasyon(devlet) olarak atılım yaşamışlardır.. osmanlıda da aynı dönemlere denk düşer.. süleyman ve fatih dönemleri de aynı mantalite altında yaşanmıştır..
burada padişahın "gücü" yetkisi vs. ele alınacak ise avrupadaki krallarda aynı durumda idi..
* siyasi anlamda merkezileşme tek elde yetki değildi.. devletin tüm etki alanlarına ve toplumun yerel işleyişine müdahale idi.. dinden kültüre sosyal yaşamdan üretime kadar bir çok kanun ve uygulama anlamında da araçları(kurumlar) yaratıldı.. ve güçler dağılımı yerleşmeye başladı(askeri yapı-bürokratik yapı-enderun-kilise vs. alanları ayrıştı sistemleştirildi) (1)

gelecekteki modern kapitalist ulus-devletin önünü açan bu yapılaşmalar aynı zamanda devletin belirli alanlarda yerleşmesinin ve kalıcılaşmasınında ilk adımları idi.. bu anlamda merkezi ilişkilerin oturtulmadığı alanlar sonraları ayrı devletler olarak ortaya çıkmıştır.. şu veya bu şekilde..


17.Yy boyunca Celali İsyanları (bilhassa 17.yy ortasına değin) Tahrirlerin tutulmasını imkansızlaştırmış,bu nunla birlikte ve de önemli bir sebep,İltizam uslünün 16.yüzyılın ortalarından itibaren çok büyük bir alana yayılmış olmasıdır.İltizam usülü,her ne kadar biraz daha eski dönemlerde de görülmüş ise de,asli yapısını 16.yy ve 17 yy. da almıştır.
bir diğer dikkat çeken olguda bu konuda yatmaktadır..
aynı şekilde avrupada da vergi toplama usulleri.. ile osmanlı da olanlarda farklı değildir..
tımar sistemi baz alınacak olunursa.. bu tarz antik çağlardan beri vardır.. toprak sahibi egemen.., mülkiyeti oranında asker beslerdi.. bunlar suvariler olurdu ve elinin altındaki köylüler(sef) ise piyade(hoplit) olarak var olurdu.
elbette bu sistem.. bazı yerlerde yerel egemenlerin erkinde bazı yerlerde ise merkezden atanan egemenler eli ile olabiliyordu.. hatta bu atananlar sonradan oranın kalıcı hanedanı da olabiliyordu (2)
merkezi yapı adına siyasi yerel erk olan bu işleyiş aynı zamanda vergi toplardı.. bu anlamda bazı bölgelerde.., ciddi güç haline geliyorlardı.. yada yerelden gelen bir erk ise ayaklanabiliyordu.. merkez değiştirebiliyordu..

iltizam sistemi bir yanı ile bu anlamda devreye girmiştir.. yine 1400 ler sonrası dolaşıma başlayan mali-sermaye güçleri bu yerlere yerleşmeye başlamışlardır.. aynı zamanda dönemin topraklar(ülkeler) arası ticaretini de bunlar yapıyordu.. merkezi denetimi korumak yada yeni alanlara el koymak adına yapılacak seferler için gerekli nakit bunlar eli ile alınıyordu.. toplanmadan ödenen vergi geliri anlayışı diyeyim..
bir anekdot düşeyim..; celali yada sipahi ayaklanmalarının da bir nedeni budur.. iltizamlar eli ile vergi toplama işlevi buradaki tımar sahiplerini devre dışı bırakmaktaydı aynı zamanda siayala etkilerini de sınırlıyor merkezle ilişki bunlar eli ile saplanıyordu..

kısaca.. ve aslında..; yerinden yönetim sayılabilecek bu işleyişlerin tarihsel sonunun gelmesi anlamında yaklaşmak zorundayız..
ingiltere ve almanyada bu süreç farklı işledi.. yerel erk ile merkezi erk bir şekilde ortak kurallarla anlaştı.. (mağna carta abartılsa da buna temel olmuştur)
almanya uzun savaşlar sonucu bir ulusal birlik sürecine girdi.. ama yerel yönetim ve erk noktası hala sürmektedir.. alman ulus-devlet yapısına karşın gevşek eyalet sistemi hala vardır..
fransa konumundan dolayı bu olguyu siyasi anlamda ciddi çatışmalı yaşadı.. bu yüzdende üniter yapısı hala ağır basar..

osmanlıda ise.. duran bir çark misali bitkisel yaşama girmişti.. devlet sürüyor ama parça parça koparılıyordu.. kalan üzerinde bir modern devletleşme süreçleri..; hanedan ile bürokrasi-sermaye erk çatışmaları ve sermaye bloklarının kendi iç çatışmaları şeklinde yükselirken.. avrupa merkezli başlayan kapitalist ulus-devletlerin sermayesel yönelimleri de bu olgularla ilişkilenmekteydi..

yazdıklarım bir anlamda.., kalıpcı ve bilinen bakışların dışında bir tarz ve mantık ile yaklaşıma örnek olsun diyedir.. tartışmaya açık yanları olabileceği gibi eksik-hatalı yanları da olabilir..

dostlukla

suat



dip not.. (1) sanırım kanuni sunni 4 mezhebi toplamış ve 4 medrese açarak bunları devletin kontrolü altında tutmak istemişti..başkaca uygulamalarda vardı sanırım esnaf-zaanatkar-ticaret alanlarında..,gümrük-vergi uygulamaları vs.
(2) makedonya kıyısında bir kentden gelen(devşirme) ve mısıra hidiv olan kavalalı m.ali paşa gibi..
 
#5
Değerli maviiada öncelikle,ayrıntıdak i şeytanı enselediğin için teşekkür ederim


Bu makaleyi kaleme alan kişi;''Gy Kâldy-NAGY'' adında bir araştırmacıdır.genel de cd şeklindedir dokümanlarım lakin ayrıca pc de bir kopyaları var ama oldukça dağınık bir şekildePc deki kopyada isim geçmiyordu,lakin cd de varmış ama bayağı bir arama yapmak zorunda kaldım bulmak için.Gece gece spor yapmadım değil,kulakların çınlamıştır diye düşünüyorum
Düşünsel.

Sevgili yoldaşım;

Ayrıntıdaki şeytan işi bazen günlük hayatımdada başıma iş açmıyor değil,sanırım bu birazda geçmişten kaynaklanan birşey ,herşeye kuşkuyla bakmak ve kuşkularını ayrıntıyla tamamlama ikna olduktan sonra bir iş oluşum veya olaya dahil olma gibi bir tavrın ürünü olsa gerek.Ama bu gereklilik bazen karşımdaki muhatabımıda yorduğunu biliyorum,tıpkı dün gece size verdiğim eziyet gibi ,ve ben bunun için sizden hem özür diler ,hemde bir eksiklik gibi görünen kısmı doldurduğunuz için minnet duyarım.

Yazımdaki karakter ve dil ,aşina olduğum bir dil olmadığı için yazarını merak ettim.Bilirsin bizim yerliler egemen tarih yapıcılarının birazda çıraklığını yaptığı için ,hem tarih metodojisinde, hemde dilde ceplerindeki kelimelerini genellikle kilitli tutarlar.Bunun kilidi nerde diye sorduğundada "ne bileyim yahu o kadarda kurcalama" gibisinden verilen yanıtların ,kiyafetsizliğiyle karşılaşıldığında ister istemez "acabalarımız" çoğalıyor.:)

Ayrıca suat abiye de teşekkürlerimi iletirim.Katkılarından dolayı.

Tarihi önemsiyorum.Özellikle 2.ci Mehmedle birlikte başlayan ve "Gazi" likten çıkıp merkezileşen bir Osmanlının tanzimata ve çöküşü olan meşrütiyete varan yolunu bilmek öğrenmek hem bu günümüzü daha iyi anlamada hemde geleceğe yönelik doğru politikalar üretmek adına ,Cumhurrtiyetin inkarcı,dayatmacı faşizan heyyulalar içinde üretilimiş ideolojik tarihinede bir son vermenin yolu olarak görüyorum.

Saygıyla yoldaşça..
 
#6
bence merkezileşme.., asıl olarak sistemsel işleyişin kurumsallaşması ve bu kurumlar aracılığı ile toplumsal yapılar üzerinde resmi-sistemli işlerlik kazanması olmalıdır.. bu anlamda.., merkezileşme.., modern devlete giden her adım ile açıklanmalıdır yani devlet organizasyonunun komplike ve denetimsel araç olarak da askeri "zor" yerine kurumsal-hukuksal araçları yaratması olmalıdır..

Merkezileşme,benim açımdan da buna yakın bir resimdir.Kurumsallaşma Osmanlının İstanbulu almasıyla birlikte (genel çerçevede) ortaya çıkan bir realitedir ki bunun en bariz göstergelerinden biri ''Hukuksal'' normların,belli bir objeye (kanunname) yerleştirilmesinde görülmektedir.Fatih'in kanunnamesi,hali hazır da o döneme kadar padişahların verdikleri kararların belli bir çerçevede genel-geçer bir işleyişe bağlanmasıdır.1450 lere kadar ki süreçte,gerçek anlamda bir ''bağımsız'' devlet mekanizmasından da söz etmek oldukça zordur ki,1410 lı yıllarda bile Osmanlı,İlhanlı-moğol devletine bağlı bir devlet olduğunu bizzat 1.Mehmet'in ağzından deklare etmiştir.Bu durum politik bir manevra olarakda düşünülebilir lakin Fatih öncesi Osmanlı kamusallığına bakmak,hali hazırda Osmanlının ''merkezileşme''sini büyük bir ölçekte açıklamaktadır.Burada bir parantez açarsak;Kurumsallaşma=merkezileşme,güç ile bağlantılı olmak ile birlikte,bir geçmiş birikiminde olmasını gerektirir.Lakin Osmanlı'nın 1453 öncesi,yine aynı tarihin sonrasına göre çok geri bir durumdadır.Bu durum Osmanlıda kurumsallaşmanın olmadığı anlamına gelmemelidir.İşte bu tarihten sonraki kurumsallaşmanın birdenbire sıçrama yapması ile Bizans kurumlarının Osmanlıya yansıması,bir mihenklik arzetmektedir.

Kurumsallaşma,Osmanlıda hali hazırda belli bir sınıfın (yöneten) tüm gücü hiyerarşik olarak ele geçirmesidir,bir yönüylede...Vakıflar,mir araziler,vergiden muafiyet vs gibi ekonomik her türlü obje,yöneten tabakanın tekelindedir.Bu konu ayrı bir başlık altında tartışılabilecek denli büyük ve girifith bir konudur ki,müsadere olayı-vakıf ilişkisi bu bağlamda öne çıkacak objelerdir.(günümüz vakıf döngüsüde bu bağlamda-mülkiyet)


iltizam sistemi bir yanı ile bu anlamda devreye girmiştir.. yine 1400 ler sonrası dolaşıma başlayan mali-sermaye güçleri bu yerlere yerleşmeye başlamışlardır.. aynı zamanda dönemin topraklar(ülkeler) arası ticaretini de bunlar yapıyordu.. merkezi denetimi korumak yada yeni alanlara el koymak adına yapılacak seferler için gerekli nakit bunlar eli ile alınıyordu.. toplanmadan ödenen vergi geliri anlayışı diyeyim.. bir anekdot düşeyim..; celali yada sipahi ayaklanmalarının da bir nedeni budur.. iltizamlar eli ile vergi toplama işlevi buradaki tımar sahiplerini devre dışı bırakmaktaydı aynı zamanda siayala etkilerini de sınırlıyor merkezle ilişki bunlar eli ile saplanıyordu..

Toplanmadan ödenen vergi=İltizam usülü...Hükümdarlar,belli bir bölgeyi bir şahsa verir ve ordan yıllık belli bir ücret alırdı.Bu şahış,vergiyi peşinen öder,ama daha istediği gibi oradaki yönetilenleri(proleter de denebilir) sömürürdü ki,Osmanlıda Tımarlara karşı isyanlar olmuş ise de,kitlesel olarak halkın isyanı İltizam usülü devreye girdikten sonra ortaya çıkmıştır.

1400 lü yıllar sonrası dolaşıma başlayan mali sermayenin Osmanlıdaki etkileri bağlamında bir bakış açısı ile bakıldığında,İngiltere’nin Osmanlı piyasasını ele geçirmesi bu noktada üzerinde durulması gereken bir noktadır.Resmi tarih olarak Fransızlara Kapitülasyonların verildiği ve Fransızların bundan çok kazançlı çıktıkları söylenilse bile,asıl olarak İngilizler amiyane tabirle parsayı toplamışlardır.Ki İngilizlere dair ilk imtiyazlar 1550 li yıllarda verilmiş ve 16.yy ve 17.yy zarfında İngilizler yüzde 3 vergi verirken Fransızlar yüzde 5 vergi vermeleri (ticarette) bu durumu somutlayan bir gerçekliktir.Osmanlıya İspanyol gümüşünün 16. yy da girmesi ve fiatlardaki artış ile İspanyolların düşmanı olan Osmanlının o dönem zarfında İngiliz tüccarlarına-mali sermayeye daha fazla rağbet göstermeside yine bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Kurumsallaşma,hali hazırda ‘’gazi’’lik olgusundan çıkmaktır ki maviiada bunu vurgulamış.Osmanlının yükselme dönemi diye adlandıracağımız dönemdeki (15-16 yy) daki kurumsallaşması ile 19.yy lın ortalarından itibaren kurumsallaşmasındaki farklılıklar,aslında ulus devlet formatına bir geçiş evresi teşkil etmektedir.İroni ama polis teşkilatının-jandarma teşkilatının kurulması ile bunların halen devam etmesi bu minvalde ilginçtir.Yeni kurulan Cumhuriyet,aslında 19.yy kurumsallaşmasının bir sonucudur.


(1) sanırım kanuni sunni 4 mezhebi toplamış ve 4 medrese açarak bunları devletin kontrolü altında tutmak istemişti..başkaca uygulamalarda vardı sanırım esnaf-zaanatkar-ticaret alanlarında..,gümrük-vergi uygulamaları vs.


Kanuni devrinde ''vakıf'' objesi alabildiğince ilerlemiş bir olgudur ve medreseler hali hazırda vakıf sahibi kişiler tarafından desteklenmektedir.Bu yönüyle bakıldığında medreseler hali hazırda oligarşinin sınırları içinde hapsolunmak istenmiştir ki bunun diğer bir anlatım şeklide kurumsallaşma olarak da adlandırılabilir.Bunun yanında Kanuni döneminde heteredoks inançlara karşı çok büyük bir şiddet uygulanması ve bunun içinde diğer mezheblerin ortak bir çatı etrafında toplanması ile Kanuni'nin bu tarz bir medrese kurması arasında da dolaylı bir bağıntı bulunmaktadır.Bu bağlamda medrese öğrencilerinin (suhta) neden isyan ettikleride önem kazanmaktadır.Salt ekonomik nedenlerden mi yoksa dini nedenlerden mi?Günümüzdeki yök ile Kanuni dönemindeki suhye ayaklanmaları arasında çok büyük benzerlikler olması tarihin ilginçliğini ortaya koymakta!


(2) makedonya kıyısında bir kentden gelen(devşirme) ve mısıra hidiv olan kavalalı m.ali paşa gibi..


Mısır'ın Tımar sisteminin uygulanmadığı bir bölge olması ile birlikte Kahire'nin Osmanlı devletinin en büyük-ekonomik ilk 3 şehrinden biri olmasıda,yukardaki önermeyle aynı düzlemde yer almaktadır...


saygı ve dostlukla...
 
Üst